Güzel, hoş bir bölüm. Başlarda Serhat için oha ne kadar güzel konuşuyor falan diyebilirsiniz merak etmeyin sonlara doğru 'bu insan evladı ne anlatıyor ya' diye krize giriyoruz.
Keyifli okumalar :)
23 Ekim Salı, 2018
Kendimi avutacak bir şeyler arıyordum, pes ediyordum, direnmeyi öğrenmeye çalışıyordum ama hiçbir şekilde yolun sonunu göremiyordum.
Evde durmak istemiyordum, hiçbir şeye hevesimin kalmadığının farkındaydım, okulumu da sevmiyordum ama orası en azından kötünün iyisiydi.
İçimde her şeyi o kadar sıkıntı ediyordum ki ciddi anlamda kalbimde ağrı hissediyordum, bedenimde büyük bir kitle varmış gibi çok ağır hissediyordum.
Dışlandığım o okul olmasaydı baskılandığım ve sıkışıp kaldığım bu evden dışarı çıkmaya bahanem olmayacaktı.
Bazen diyordum ki evet, Siyah Maskeli Adamlar’ı terslemeyi bırak ve onlara uy, her şeyi yarım bırak ve yeni başlangıçlar yapmaktan da çekinme ucunda ölüm olsa bile çünkü öteki türlü de ruhunun ölüşünü ellerin bağlı seyrediyorsun.
Uyanmıştım ve sıkıntılıydım, bir şeyler yemiştim ama tatsızdı, hazırlanmıştım ve hevessizdim.
Aynı saatlerde uyanmama rağmen havaların her geçen gün kararmaya başladığını fark edebiliyordum. Üzerimde siyah bir tişört vardı ve siyah ceketime sarılmıştım.
Otobüs durağında yine tanıdık simaları gördüğümde bu sefer ifadem çirkinleşmemişti hatta sevinmiştim, bu insanlarla her gün karşılaşıyorduk ve zihnimde yer ediniyorlardı.
Otobüsün arkasında o mavi gözlü ve dimdik duran genç ile duruyorduk, telefonuna bir şeyler yazan o abla bile buradaydı.
Hiç tanımadığın insanlara anlamlar yükleyebilirdin bu hayatta. Mesela biriyle tanışmaya çalışsan terslemezlerdi seni ama samimi olup bu aileyi, arkadaşlığı ve dostluğu anımsatan ortamı bozmaya gerek yoktu.
Sıfırdan bir mutluluk mümkün değildi demişti Serhat. Sıfırdan bir mutluluk bizim için gerçekten de mümkün değildi.
Zihnime düştüğünde mesaj kutusuna girdim birden ve Serhat’ın bana mesaj atmış olduğunu fark ettim. Uyku sersemi olduğumdan tam hatırlayamamıştım gece ve fark edememiştim ama şu an görüyordum.
Gecenin iki buçuğunda ne yaptın demişti, saat dört gibi halledemedim yazmıştım ve beşi yirmi üç geçe bir mesaj daha atmıştı.
Ben uyuyup ara ara uyanmıştım ama o hiç uyumamış gibiydi; kalbim acımıştı, anlamlandıramadığım bir biçimde merhametim ve saygım vardı ona.
Serhat: Bana güven demiyorum ama bana öyle bir inan ki işlerin rayında ilerleyeceğine dair çünkü gerçekten de halledeceğiz.
Ekranda takılı kalmıştım, hem şaşkın bakıyordum hem de sırıtıyordum. Onun bir şeylere el atmasına gerek yoktu sadece bu şekilde destekçi düşünse bile yeterdi.
Bir mesaja mutlu olmuştum şu an, gerçekten de insanları gülümsetmek bu kadar kolaydı. Keyfim yerine gelmişti ve bir şeylere karşı olan inancım da tamamen yıkılmamıştı.
Otobüsten inerken yüzüme çarpan serinlikle beraber daha da bir gülümsemiştim. Hayat şaka gibiydi.
Sınıfa girdiğimde, sevmediğim insanları gördüğümde ve dışlandığımın farkında olmam bile moralimi düşüremiyordu şu an.
İngilizce dersine girdik, dersi dinlemedim bile sonra teneffüs olduğunda kimya defterimi ve kitabımı sıraya koyup sınıftan tek başıma ayrıldım. Tek başıma dolaşmam utanç verici bir durum değildi, bunu fark edebilmiştim.
Bahçeye çıktığımda tek başıma oturabileceğim bir yer arıyordum sonra binalardan birinin duvarına, altımdaki gri eşofmanın kirlenmesini umursamadan çöktüm.
İnsanları izledim, herkes kahkaha atıyordu. Atılan bu kahkahaların mutlu bir hayat yaşadıklarını göstermediğini biliyordum çünkü dışarıdan bakan bir göz dün o çardakta oturan Hira’nın da mutlu bir hayatının ve kalabalık bir arkadaş grubunun olduğunu düşünürdü. Asıl mesele her zaman derinlerde yatardı.
Serhat’ın mesajına bir yanıt vermek istiyordum ama aklıma hiçbir şey gelmiyordu, beni görse buralarda bir yerlerde telefonun elinde, mesajı görmeme gibi bir ihtimalin yok neden yanıt vermiyorsun diye sorsa hiçbir şey diyemezdim. Sırf görüldü olmasın diye mesajın bildirimini üstte tutuyordum.
Gözlerim Serhat’ı arıyordu ama sabahtan dersi olmayabilirdi de.
Bir duvarın dibinde, yerde tek başıma oturup hiçbir şekilde utanmadan kalabalık insan topluluklarını seyredebiliyordum. Ne ara bu seviyeye gelmiştim bilmiyordum ama bu durum utandığımdan ötürü sınıftan dışarı tek başıma çıkamadığım dönemlerimden daha özgüvenli hissettirmişti.
Telefonum titrediğinde heyecanla mesaja baktım, Serhat’tan olabilir demiştim ama bilinmeyen bir numaraydı yine.
Bilinmeyen Numara: Büyüdüğümü anladığım ilk an yanımda herhangi biri olmadan da bir şeyleri gerçekleştirebileceğimi anladığım bir zamana aitti.
AR
Reddetmeyecektim onları, bir şeyler değişsin istiyordum. Amaçlarını bilmiyordum ama işin içine dahil olmadan da öğrenemezdim. Mesaj attım.
İnsanlar sosyal hayvanlardır.
Geri dönüşleri sadece bir gülümsemeydi.
Bilinmeyen Numara: :)
İşler karmaşıklaşmaya başlıyor gibiydi ama ben Hira’ydım, kafamı biraz toparladıktan sonra her şeyi halledebilirdim. Aile, okul, Maskeli Adamlar ve daha ne olduğumuzu bile bilmediğim o çardak grubu. Hepsini halledecektim.
Düşüncelere dalıp yine kendimi üzdüğüm bir zaman aralığında sol tarafıma bir ağırlık çöktü, bakışlarımı yönlendirdiğimde bu kişinin Anıl olduğunu gördüm.
“Oturmak için o kadar yer varken madde kullanan tayfanın gittiği yarım kalan inşaatlara benzeyen bu tarafı mı tercih ettin gerçekten?”
Anıl’ın samimiyetine gülümsediğimde başımı salladım.
“Ne yapıyorsun burada?”
“Oturuyorum.”
“Onun ben de farkındayım.” Nefesini verdi. “Neden burada ve tek başına oturuyorsun onu sordum.”
Dudaklarımı yaladım, halledecektim, kimse bana acımayacaktı. “İnsanları uzaktan izlemek istedim. Nasıl göründüklerine ve neler yaptıklarına bakıyordum.”
“İlginçmiş,” dediğinde dudaklarını da büzmüştü. “Aynısını yapmaya geldim o zaman ben de.”
Anıl niyeyse şu an beni terslemiyordu, nedenini bilmiyordum ama tuhaf da karşılayamamıştım fakat yanımıza başkaları gelse bana yine ters davranır gibiydi.
Lacivert kot pantolonuna rağmen bağdaş kurabilmişti, gerçi pantolonu ve beyaz tişörtü bol olduğu için rahatsız oturduğunu zannetmiyordum. Kahve saçları karanlıkta siyah gibi dururken güneş ışığında daha açık bir kahve oluyordu. Kahverengi gözleri ise siyah göz bebeğiyle beraber kahverengi yaprakları olan imkânsız bir çiçeği andırıyordu Anıl’ın.
“Nasılsın, Hira?” diye sordu bana.
Derin bir nefes aldım, her şeyi kendi içimde halledecektim. “İyiyim Anıl, her şey aynı.”
“Benim hiç keyfim yok ama, biliyor musun?” dedi Anıl yumuşak bir sesle ve bacaklarını ileriye uzattı.
Tamamen ona doğru dönerek bağdaş kurdum. “Neden ki?”
“Çünkü annem ve babam dün yine tartıştılar.”
Kaşlarımı çattığımda duraksamıştım. Farkındalıklarımla dürüstçe sordum. “Aile içindeki tartışmalarını açık bir şekilde söyleyebiliyor musun insanlara?”
Kahve gözleri grimsi gözlerimi buldu. “Bunda utanılacak bir durum yok, herkesin başına gelebilir bir durum sonuçta ve kavga eden de ben değilim. Bu olayda utanması gereken sadece iki kişi var.”
Aynı şekilde Anıl’a, dün bizim evde de tartışma çıktığını anlatabilirdim ama bunu rahat bir şekilde yapamıyordum niyeyse. Neyin gururuydu bilmiyordum. Neden mükemmel bir ailede olduğumun imajını çizmeye çalışıyordum gerçekten bilmiyordum.
Dün annemin ve babamın tartışmalarına binaen Serhatları düşünmüştüm, böyle bir ev ortamında olsalardı nasıl davranırlardı diye ve bunu sormak için uygun bir zaman dilimindeydim.
“Onlar tartışırken nasıl hissettin ve ne yaptın peki?”
Beni yine hiç terslemedi ve gözleri belli bir noktayı keserken konuştu: “Kafam bozulmasın diye dışarı çıktım, biraz alkol aldım ve Serhat’ın evinde uyudum.”
Onun göremeyeceği bir şekilde kolumu çemkirdim, gözlerimin dolmasını ise engellemeye çalıştım. İşte bunlar benim sahip olamadığım bir yaşamdı. Ben dün gece nefes alamadığım halde hava almak için o evden dışarıya bile çıkamamıştım. Ağlamamaya çalıştım, gerçekten ağlamamaya çalıştım.
“İyiymiş,” diyebildiğimde Anıl’ın baktığı yeri seçmeye çalıştım. Bir kızı kesiyordu. Nefesimi verdim sadece.
“Senin çözümün ne olurdu peki böyle bir durumda, Hira?”
Tercihen alkol kullanmıyorum, evinde kalabileceğim bir arkadaşım yok üstelik ben zaten gece vakti evden dışarıya da çıkamıyorum, tartışma esnalarında dilimi yutuyorum ve bütün sıkıntılarımı kendi içimde sindirebilmeyi bekliyorum. Bütün bu stresin çöküntüsü de iletişim becerilerimi köreltiyor, insanlara kendimden bir şeyler anlatmakta zorlanıyorum hatta bu durumu bilmiyorum bile.
“Anıl,” dedim Anıl’ın baktığı noktaya odaklanarak, benim de aynı şekilde o kıza baktığımı fark ettiğinde neyi kastettiğimi anlamıştı. “Sen sevgiyi dışarıda arıyorsun,” dediğimde hiçbir tepki vermedi. “Ben ise sadece kendimi sevmeyi öğrenmeye çalışıyorum. Aradaki farkı anlayabiliyor musun?”
Tepkisiz duruyor olabilirdi ama bakışları değişmişti, belki de bir farkındalık yaşamıştı kendi içinde.
“Sen sevgiyi dışarıda arıyorsun, ben ise kendimi sevmeyi öğrenmeye çalışıyorum,” diye mırıldandı kendi kendine Anıl sonra bir kez daha dudaklarını vay be dercesine büzdü. “Kitap gibi konuştun, Hira.”
Biraz sessiz kaldık, Anıl çevreyi düşünceyle seyretmeye devam ederken ben de teneffüsün bitmesine ne kadar kaldığına bakmak için telefonumdan saate bakıyordum.
“Bölmüyorumdur umarım,” diye bir ses girdi aramıza ve insanın içini ferahlatan ada çayı kokusunu soluduğumda elimdeki telefonla öylece kalakaldım. Başıma gelmesinden korktuğum şey başıma gelmişti. Şimdi neden mesajımı yanıtlamıyorsun dese haklıydı.
Ben dudağımı dişlediğimde Anıl rahat bir ifadeyle Serhat’a baktı.
Serhat da aynı bizim gibi yere çömeldi fakat sırtını insan topluluğuna dönmüştü, odağı sadece bizdik şu an.
“Siz neden zırt pırt ikizler gibi giyiniyorsunuz?”
Serhat’ı incelediğimde onun da siyah bol bir tişört ve gri bir eşofman altı giydiğini fark ettim. Beyaz çorabı ve beyaz spor ayakkabısı ayağındaydı. Koyu kumral saçları dağınıktı, neon yeşili gözleri her zamanki gibi uykusuz duruşuna rağmen mükemmeldi.
“Telepatik olarak gelişmişiz herhalde. Birbirimizden habersiz bu kadar uyumlu giyinebiliyorsak haberleşerek kim bilir nasıl giyiniriz?” Nefesini verdiğinde özellikle Anıl’a gözlerini kısarak baktı. “Üstelik ikizler gibi değil çiftler gibi giyiniyoruz.”
Ben gülümsediğimde Anıl gözlerini devirmişti. “Benim olmayan kıskançlık damarım oluştu ve kabarıyor galiba.”
Serhat ile aynı anda kahkaha attık Anıl’a.
Anıl telefonundan saate baktığında “Ananı sikeyim,” dedi ve bir anda ayağa kalktı. “Derse geç kalmışım ya ben?” Arkasını silkelediğinde eş zamanlı eliyle asker selamı verdi. “Allah’a emanet yoldaşlar.”
Serhat ile baş başa kaldığımızda dudaklarımı yaladım ve onun yeşil gözlerine bakamadım. Bana kızmasını ve bana verdiği değerin boşa gideceğini belirteceği bir konuşma bekliyordum.
“Nasılsın görüşmeyeli?”
Anıl aile içindeki tartışmaları utanmadan anlatabiliyordu fakat ben yine de yapamıyordum, neden mükemmel bir ailede büyüdüğüme dair bir imaj çizmeye çalıştığımı gerçekten anlayamıyordum.
“İyiyim,” dediğimde bakışlarımı saçma sapan yerlere yönlendiriyordum ve hala benden hesap sormasını bekliyordum.
“Dün konuşup yaptığımız planı iptal etmedik, değil mi?”
Hafif şaşkın bir vaziyette ona döndüm. Bana olumsuz bir şey söylemediği halde dün yaptığımız plandan bahsediyordu. “Hayır,” dedim yumuşak bir sesle ve başımı salladım. “Unutmadım.” Aslında aklıma getirmeye bile fırsatım olmamıştı evdeki can sıkıcı durumlardan ötürü.
“Güzel,” dediğinde içten bir şekilde gülümsedi. “İki saatlik kimya dersin kaldı yanılmıyorsam, ondan sonra da bendesin o halde?”
O çok anlayışlı, ne istediğini bilen olgun bir adamdı, gerçekten bunu fark edebiliyordum.
Ne yapacağımızı bilmiyordum, nereye gideceğimizi ve kimlere yakalanıp sonunda neler olacağını da ama benimki de heyecan aramaktı işte ve babamın baskılayıcı tavrına bir inat oluşturuyordum kendi içimde.
Başımı salladığımda “Tam olarak o dediğinden,” dedim ve ayağa kalktım. Derse geç kalmamak için yürüdüğümde arkamı silkeledim fakat Serhat hala olduğu yerde bekliyordu ve karşısındaki duvara bakıyordu.
Kendimi açıklama isteğim çok baskındı. “Seni bu şekilde tek başına bırakıyormuşum gibi oldu ama derse gitmem lazım.”
“Bu şekilde davranarak beni yarı yolda bırakıyormuşsun gibi mi hissettin?” dediğinde sargısı çıkmış sol kolunu, hayır, bir dövmesinin üzerini kaşıdı.
Dürüst olmak gerekirse ona karşı bir nankörlük etmek istemiyordum. “Tavrımın öyle anlaşılmasını istemedim bir de benimle ayağa kalkmadığını görünce de açıklama yapma gereği duydum.”
“Anladım.”
Niyeyse vicdan yapıyordum. “Gitmem gerekiyor ve senin burada tek başına oturmanı istemiyorum, Serhat. Ayağa kalkar mısın sen de?”
Depresif modundan çıkıp nefesini vererek güldüğünde ayağa kalktı, devasa boyuna şaşırdım ve arkasını silkeledi. Bakışları alışılmışın dışındaydı, geçmişten geliyordu sanki.
“Yapacak hiçbir şeyim yok şu an biliyor musun? Bugün dersimiz iptal edildiği halde okula geldim safi can sıkıntısından.”
Onun gözlerine bakmaya devam ettim, bakışıyorduk şu an, onunla bakışmak bana zor geliyordu ama bakışlarını kaçıran ilk kişi olacağımın da farkındaydım.
Hiçbir şey söyleyemediğimde “Neyse,” dedi ve bir sıkıntı yokmuş dercesine gözlerini kapatıp açtı, eş zamanlı gülümsemişti. “Günümü sana ayırmıştım, senin haricinde kimseyle muhatap olmak istemiyorum şu an ve derslerin bitene kadar da ben takılırım öyle etrafta. Bir markete girerim, bir şeyler alırım dolaşırım falan vakit geçer.”
Ben bir kez daha bir şeyler söyleyemediğimde sırıtmamı dengelemeye çalışıyordum. Neydi bu hissin adı? Değerli hissetmek miydi? İnanılmazdı. Bana şu an bir önem verilmişti, bütün sıkıntılarım ise çok önemsizleşmişti. İyileşmek bu kadar kolay mıydı? Yoksa bu tarz sevindirici hisler belli bir süreye mi tabiydi?
“Haberleşiriz yine, Hira.”
Başımı salladım olumlu anlamda.
Normalde, evde çıkan her kavga sonrası zamanın büyük bir bölümünü somurtarak geçirirdim ama bugün farklıydı. Sevincim tavırlarıma da yansımıştı çünkü iletişim kurmaya çalıştığım yeni kimyacımız Elif Hoca ile sohbet edebilmiştim. Soruyu çözebildiğimi fark ettiğinde beni adımla tahtaya kaldırmıştı. Adımı söylememiştim ama ben söylemeden önce adımı bilmesiydi bütün mesele.
Tahtadayken heyecanlanıyordum ama başaramayacağım ve atlatamayacağım bir durum değildi. Tahta kalemini tutarken ellerimin titremesini gizlemeyi başarırsam gerisi kendiliğinden çözülüyordu.
Birkaç saniyeliğine de olsa hocamızla bir iletişimim ve sınıfla bir bağlantım olmuştu. Mutlu hissediyordum. Kısa ve net.
İkinci dersin de sonuna geldiğimizde gün bitmişti bizim için. Biyoloji hocamız yoktu, öğle arası bir zaman kaybıydı ve sosyal etkinlik dersi de boş geçiyordu.
Bu sefer pasif durmadım ve Serhat’a mesajı ben attım.
Nerede buluşuyoruz?
Siyah sırt çantamı sırtıma taktığımda merdivenlerden indim, bahçeye çıktım ve bir banka oturdum.
Serhat çok normal insanlar gibiydi sanal alemde. Mesajlara anında dönmüyordu ve çok geç de bakmıyordu.
Serhat: Güvenliğin oradayım.
Gülümsedim, ayağa kalktım ve kalp çarpıntımla yürümeye başladım.
Güvenliğin orada onu göremediğimde kampüsten çıkış yaptım ve kararsız adımlarla ilerlemeye devam ettiğimde onu bir kaldırımda otururken buldum.
O çok normaldi ve aynı zamanda da çok anormal biriydi. Görünüşü çok farklıydı mesela kendisini dövmeye boğmamıştı sol kolu dışında ama öyle izleri vardı ki kusurlu yüz dedikleri onun yüzü olmalıydı.
Tipi hoşuma gidiyordu, bunu inkâr etmiyordum. Yeşil gözleri gerçekten bakabilen birinin kafasını karıştırabilirdi.
Kaldırıma çökmüştü, alnı dizlerindeydi ve yorgun olduğuna emindim. Ona bakmayı öğrenmiştim ve yorgunluğunu onu seyrederken hissedebiliyordum fakat geldiğimi haber ettiğimde sanki hiç yorgun hissetmiyormuş gibi çok güçlü hareketler sergileyeceğine de emindim.
Kollarımı göğsümde bağladığımda önüne geçtim hatta ayakkabımın ucu ayakkabısının ucuna çarptı.
Telefonundan bir şarkı çalıyordu.
Nefesini vererek gülümsedi, başını kaldırıp bana baktığında alnı kırışmıştı ve neon yeşili gözleriyle çok etkileyici görünüyordu. “Güvenliğin oradan buraya altmış yedi adımda geldin.”
Dudaklarımı araladığım halde bir cevap veremediğimde içimden yine aynı şeyi yapıyor diye geçirmiştim. Ne kadar bitkin olursa olsun asla düşünmekten kendini geri tutmuyor, gözleri kapalı olsa bile dış dünyayı görmeye çalışıyor, sağır olsa bile dudak okumaya çalışır.
Hiçbir şey söylemedim ve bakışmaya devam ettik, bilindik bir şekilde bakışlarını kaçıran ilk ben olmuştum ama niyeyse, herhalde bu duruma alıştığım için artık gurur yapmıyordum.
Serhat çöktüğü yerden ayağa kalktığında bir adım geri kaydım çünkü boyu beni fazlasıyla aşıyordu.
Pasif olmak ya da pasif görünmek istemiyordum, her ne kadar içten içe çekincelerim olsa da bunu yansıtmayacaktım ve gerekirse de rol yapacaktım. Ellerimi birbirine sürttüm, hevesten ya da rolden. “Ne yapıyoruz şimdi.”
Baş ve işaret parmağını birleştirdi. “İlk önce ulaşımımızı kolaylaştırıyoruz.”
Başıyla yolu işaret ettiğinde yan yana yürümeye koyulduk. O benim sağımdaydı, ikimiz de ilerimize bakıyorduk ve sol elim sırtımdaki çantanın askısını omzumdan tutarken sağ elimde telefonum vardı.
Serhat’ın telefonundan daha önce bilmediğim bir şarkı sürekli çalıyordu ama sese bakılırsa şarkı Motive’ye aitti.
“Arabayı caddenin önünde bırakmıştım,” dediğinde yürüdüğümüz kaldırımda bir sürü karınca vardı, ikimiz de yürüyüşümüzü ona göre şekillendirmiştik.
Düşünüyordum, küçücüklerdi ve ayakkabımızın altında ölenler oluyordu, canları belki de değersiz gibi görünebilirdi ama onların tek çabası artıkları toplamaktı.
“Bir insan, ömrü boyunca hayatına girip çıkan insan sayısından belki de daha fazla karınca öldürür.” Senden bahsetmemiştin, en büyük tehlike senken diye bir söz geçti şarkıda. “Yolda yürürken bir karıncayı ezemeyecek kadar merhametliydim ama can çekişen bir böcek gördüğümde böceği ayakkabımla tekte ezip geçecek kadar da vicdansızdım,” diye mırıldandı Serhat kendi kendine.
Can çekişen bir böceğin can çekişmesine engel olmak belki de vicdanının olduğunu gösteriyordur diyebilirdim fakat ben nedense yine susmayı tercih ediyordum.
Nefesini verdi, bu bir kafa toparlama aşamasıydı.
“Ellerin tutunacak bir yer arıyordu, çantanı omzundan tutuyordun diye senden almadım fakat bence alışmak için yeterince zaman geçti.” Bana baktı kaşlarını kaldırdığında. “Çantanı taşıyabilir miyim?”
Neden bilmiyordum ama Serhat’ın karşısında suspus oluyordum, verecek bir cevabım olmuyordu. Düşün, Hira. Düşün. Çarşının bir kenarında onun arabasını gördüm. “Arabaya binmemize az kaldı ya, kalsın sırtımda.”
Bir anda karşıma geçtiğinde adımlarımı durdurdum ve kısılan gözlerine baktım. “Sen ona çantadan başka tutunacak bir yerim olmadığından çantamı vermek istemiyorum desene, Hira.”
Başımı olumsuz anlamda salladığımda tuhaf bir şekilde sırıttım ve onu sollayıp yürümeye devam ettim. Kahkaha atarak arkamdan geldiğinde arabasının yanına ulaşmıştık. Etraf kalabalıktı, güneş tepemizdeydi ve ışıktan gözlerimiz kısıktı.
Rahat davranmaya çalıştığım için arka kapıyı açtım ve sırt çantamı koltuğa bıraktım daha sonra arabanın yan taraflarından birbirimize baktık.
Deminden beri aynı şarkı çalıyordu telefonundan ve insanların arasından geçerken bile kapatmamıştı şarkıyı, o çekincesiz bir insandı.
Aynı anda arabaya geçtiğimizde telefonundan çalan şarkıyı kapattı, motoru çalıştırdı ve aynı şarkıyı bu sefer de arabadan açtı ama daha kısık bir sesle. Ekranda Motive’nin Kala Kal şarkısını görüyordum. Deminden beri dinlediğimiz şarkı buydu demek.
“Evet,” dedim rahat bir şekilde otururken hatta abarttım ve sırtımı cama yasladım, safi Serhat’ı ve Serhat’ın hareketlerini izleyebilmek için. “Ne yapıyoruz şimdi?”
Gülümseyip geriye yaslandı ve sinyal verip arabayı hareket ettirdi. “İlk önce kırtasiyeye sonra da küçük bir alışverişe.”
“Markete uğradığını sanmıştım.”
Dudaklarını yaladı. “Uğradım ama kendim içindi, ufak bir alışveriş yaptım, bize daha büyük bir alışveriş lazım. Ben pek anlamıyorum o yüzden alışverişi sana yaptıracağım dürüst olmak gerekirse.”
İkimiz de kahkaha attığımızda bir şeyleri anlayıp anlamamak şu an umurumda bile değildi. Ben şu an sadece iyi zaman geçirmeye çalışıyordum.
Bir anda aklıma düştüğünde “Bu arada,” dedim ve kemer takmadığım için rahat bir şekilde arka koltuğa yöneldim, çantamın fermuarını açtığımda koltuğun üzerinde siyah bir poşet gördüm fakat hiç kurcalamadım. “Dün şapkanı benden almadın.” Bekledim. “Ya da ben sana şapkanı vermeyi unuttum. Bilemedim.”
Siyah şapkasını ona uzattığımda bir bana bir şapkaya bir de yola baktı ardından arabayı sürmeye devam ederken bana doğru eğildi ve torpidodan başka bir siyah şapka çıkarttı.
“Siyah şapkalardan bende bir sürü var,” dediğinde aldığı şapkayı kafasına geçirdi ama bu sefer tersten takmıştı. Şapkayı tersten takmak onu daha bir karizmatik göstermişti. “O da senin olsun, hatta şimdi tak ki Anıl’ın tabiriyle tam ikiz olalım.”
Gülümseyip şapkayı tersten taktığımda kısa saçlarımı düzelttim ve ona döndüm. “Oldu mu?”
“Çok yakıştı.” Şapkaya değil de daha çok kısa saçlarıma baktı. Bu hareketi ana kapılmak yerine yeniden içime dönmeme neden oldu.
“Kırtasiyede ne işimiz var?” diye sordum yine de çünkü kendimi zorlamam gerekiyordu, pasif durmak istemiyordum. Sürekli aynı kalamazdık, değişmeliydik, insanların değişelim diye verdiği çabayı görmezden gelmek yerine aynı emeği kendimize de vermemiz gerekiyordu. Serhat’ın üzerimdeki çabasını anlayabiliyordum ve yapmaya çalıştığı şeye destek olmalıydım.
“Bizim sitede oturan birkaç çocuğun ihtiyaçlarını karşılamam gerekiyor, bunu dün yapacaktım ama sen bugün müsaittin. Ben de iyiliği erteleyip seni beklemeyi tercih ettim.”
Cümlelerini öyle bir kuruyordu ki yanlışlıkla kendimi önemli veya onun için değerli biri gibi görecektim.
“Anladım,” dediğimde yutkundum ve başımı salladım.
Işıklarda durduğumuzda bir kamyon sağ taraftan girdi ve dümdüz ilerledi. O sırada arkaya bir yazı yazdırmıştı. Bu çok bilindik ve sık kullanılan bir cümleydi.
Annemin Duası Babamın Gölgesi
Işıklarda yeşil yandığında Serhat’ın gözleri kamyonun arkasındaki yazıdayken sıkıntılı bir nefes eşliğinde ara gaz vererek hareket ettirdi arabayı. Hayat hikayesini bilmiyordum ama dikkatimi çekiyordu, bir gün dinlemek isterdim fakat dile getirmedim.
Bir kırtasiyecinin önünde durduğumuzda şarkıyı kapattı Serhat sonra kendi telefonunu çıkarttı cebinden, belki de durmadan dönüp duran şarkıyı yine açacaktı ama sabretmeye çalıştı şarkıyı dinlememe konusunda ve arabadan indik.
İçeriye girdiğimizde hiç beklemediğim bir anda beni arkadan omuzlarımdan tuttu ve test kitaplarının olduğu tarafa yönlendirdi. Şaşırmıştım ve gülmüştüm de, aynı şekilde o da gülümsediğinde beş saniyelik temas sona ermişti.
“Şimdi,” dedi uzatarak sonra telefonunu çıkarttı, sanki bir listeye bakıyordu.
Benim bir şey yapmama gerek kalmamıştı, telefonuna bakıyordu ve alıyordu sadece.
Yedinci sınıflar için on iki tane kitap almıştı mesela, liseye yönelik beş tane ve ilkokullular için de altı kitap bir de güzel yazı defterlerinden almıştı. Aynı sitede oturduğu bu kadar çocuğu araştırdığına inanamadığımda şüpheyle “Zenginsin herhalde?” diye konuştum. Doğru soru koca sitedeki o çocukları nasıl araştırabildiğiydi.
“Hayır, sadece parayı önemsemiyorum.”
Kasaya geçtik, bayağı bir para ödedi ardından da dışarıya çıktık.
Kitap dolu poşetleri arabaya yerleştirdiğinde onu seyrediyordum, görüntüsünden kesinlikle böyle bir sonuç çıkmazdı ama onun kalbinin temizliği hareketlerinden belli oluyordu. O şu an iyilik yapıyordu ve ben de buna şahit oluyordum.
Yeniden arabaya bindiğimizde Yazıbaşı’nın içine girdi Serhat, ben düz gider sanmıştım oysaki.
“Burası,” dedi Serhat, Yazıbaşı’nı kastederek. “Bana küçüklüğümü anımsatıyor. Adana’dayken aynı buradaki evler gibi müstakil bir evde kalıyorduk.” Sessiz bir şekilde devam cümlesi bekledim ama o susmuştu.
Mevlâna Sokağı tabelasını gördüğümde iki zincir marketi karşılıklı gördüm, arabayı metruk bir evin önüne park etmiştik.
“Buranın harabeliği hoşuma gidiyor,” dedi bana. “Bu tarz mahalleleri severim.”
Onu dinlemek hoşuma gidiyordu, üstüne bir laf da söylemek istemiyordum.
Karşılıklı iki zincir market vardı ve hangisine gireceğimizi bilmediğim için Serhat’ın adımlamasını bekliyordum. O ilerlediğinde arkasındaydım.
“Karşı karşıya kapışıyorlar işte şu şekil hırslı olacaksın ve kaybetmekten de korkmayacaksın.”
Sırıttığımda açtığı kapıdan ilk benim girmemi beklemişti.
“Sen ailenle yaşıyorsun,” dedi bana, ne demek istediğini anlamadığım için devam etmesini bekledim ve o ise bir poşet alıp ekmek koydu içine. “Bir ev düşün, hiç malzemen yok ve yemek yapacaksın. Neler alınması gerekirdi? Benim aklıma sadece ekmek, tuz ve salça geliyor da çünkü.”
Sanırım anlamıştım ve direkt alışveriş arabasına yöneldim.
Uzun bir süredir sadece Serhat konuşuyordu ve ben de dinliyordum, arada bir gülümseyip bazen de sabit kalıyordum ve o bunu hiç sorun ediyormuş gibi durmuyordu.
“Ben küçükken hiç alışveriş arabasına bindirmediler beni,” dedim bir anda. “Şimdi büyüdüm ve istesem de bacaklarım o yerlerden geçmezler.” Bir anda kurmuştum böyle bir cümleyi, düşünmeden çıkmıştı ağzımdan her şey. Bu bilinçsiz bir bilinçlilikle kendini anlatma ve içini dökebilme yetisi kazanma aşamasından biri sayılır mıydı?
Bir bana baktı sonra önümdeki alışveriş arabasına ve en son da gözlerime. “Sen de geniş yerine girmeyi denersin.”
Bir an bana çok ciddi baktığında beni kaldırıp arabanın içine koyacak sandım ve utandığımdan ise hemen ilerleyip onu arkamda bırakarak alışverişe devam ettim.
“Makarna, pirinç, tavuk eti, ketçap ve mayonez de alalım,” diye konuşuyordum ve ben ne alırsam arkamdan aldıklarımın aynısını birer kez daha alıyordu. Baharatları bile sıfırdan almıştık. Poşetlere beraber sebze ve meyve de doldurmuştuk. En son sıvı yağ ve şeker de aldığımızda kasaya gitmeden önce Serhat kaşlarını çatıp düşünceyle bir iki adım gerileyip dönerek abur cubur almaya gitti.
Harcama yaparken hiçbir şekilde gözünden gelmiyordu.
Ben hafif poşetlerden taşıyacaktım fakat bana hiçbir şey bırakmadan bütün poşetleri kendisi taşıdığında yaptığım tek şey hem marketin kapısını hem de arabanın bagajını açmak olmuştu.
“Şimdi ne yapıyoruz?” diye sorduğumda arabadaydık.
Ara sokaklardan ilerlemeye devam ettik. Kasislerden dolayı bir hızlanıp bir yavaşlıyorduk. “Şimdi bizim siteye gidiyoruz.”
Yazıbaşı’nın sokaklarından ilerlemeye devam ettik, bazen Serhat yolları uzatıyordu yüksek ihtimalle bilerek çünkü onun hoşuna giden eski evlerin önünden geçiyorduk.
Her kasise denk gelişimizde sıkıntılı nefesler veriyordum çünkü dur kalk yapmaktan bıkmıştım.
“Bizler doğaya uymak yerine yolları kendimize göre değiştiriyoruz oysaki herkes hız kurallarına uysaydı kasis diye bir şey olmazdı.”
Sessiz kaldığımda yolu seyrettim. Arabada Kala Kal şarkısı çalmaya devam ediyordu hâlâ, dinlemekten asla vazgeçmiyordu. Ben de bir şarkıyı yeni keşfettiğimde üst üste dinlerdim ama Serhat bunu şu an takıntı etmiş gibiydi.
Girilmesi gereken yola girmediğinde “Başka bir yere daha mı uğrayacağız?” diye sordum.
Başını olumsuz anlamda salladığında yokuş çıkıyorduk arabayla ve onun bakışları değişmişti. Arabayı yokuşun ortasında durdurdu.
Kaşlarım çatık bir halde onu seyrediyordum, ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalıştığımda bağıran motor sesiyle arabayı yokuşta geriye kaydırmadan ilerletti.
“Neden bunu yapmaya çalıştın?” dedim bir anlam veremeyerek. Yokuştayken arabayı geriye kaydırmadan nasıl hareket ettirdiklerini hep merak etmiştim ama asıl soru bu değildi.
“Çok uykusuz olduğum bir ara yaşlı bir adamı hastaneye yetiştirmeye çalışıyordum, yokuştayken falan doğru düzgün süremedim ve şimdi de deneyesim geldi sadece.”
“Yaşlı bir adamı hastaneye yetiştirmek?” diye tekrar ettim.
“Evet,” dedi bomboş bir sesle ya da umursamaz görünmeye çalışıyordu. “Pek başarılı olduğum söylenemezdi ama, hastanede vefat etti.”
Bir kez daha girmemiz gereken yola girmediğimizde bir petrol ofisinde durduk ve motoru kapattığında onu ince bir merakla seyreden suratıma baktı.
“Adamı hastaneye yetiştirmeye çalışırken ertelediğim bir durumdu bu, bundan ötürür arabanın yakıtı varken bile buraya uğramayı alışkanlık haline getirmeye çalışıyorum. Kritik zamanlarda benzin almayla uğraşıp vakit kaybetmek istemem artık.”
Bakışlarından anlayabiliyordum, asla açık konuşmazdı ama şu an açık konuşması bir tercihti. Onun parayı camdan adama uzatmasını seyrettim ve kendisini insanüstü bir yaratığa dönüştürme çabasına bir anlam veremedim.
“O adamı hastaneye götürürken aklına hiç bu durumdan şikâyet etmek geçmemiş bile, uykusuz ve yorgun olduğun halde hiç erinmemişsin.” Dudaklarımı yaladım, bir şeylere farkındalık yaşamasını isterdim. “Kendini suçlayamazsın çünkü hepimiz insanız, anlıyor musun? Kimse geleceği görmüyor, Serhat.”
Serhat’ın durmadan dinlediği bu şarkıya odaklandık bir anda.
Kala kal, kala kal. - Ölümünün kapıda oluşunu kımıldayamadan seyret.
Karanlık ağır ağır yaralar. - Ölümün nefesi ensendeyken gizli saklı günahların, heves edip de yapamadıkların ve heves edenlerin de yapamamasını sağlayışın kalbini yaralasın.
Anlamadan hava kararır. - Tenini ürperten toprağın altında oluşunu idrak et. Artık körsün, karanlığı bile görmüyorsun.
Beton bu yollar daralır. “Etrafını çevreleyen beyaz mermerin bedenini sıkıştırdığını ve canını yaktığını düşün.” Serhat inanılmaz bir psikolojideydi ve bunu bana yansıtışının bir tercih olduğunu yüz ifadesinden bir kez daha anlayabiliyordum. Bilerek bu şekilde konuşuyordu. “Ömrünün sonunda mermerden ve topraktan oluşan bir kafesin içinde bulunuyorsun.”
Ona asla bir şeyler söyleyemiyordum, konuşmak istesem ne konuşacağımı bile bilemeyeceğim bir zamandaydım. Sadece son sözlerini tekrar ettim, o asla boş bir insan değildi. “Ömrünün sonunda mermerden ve topraktan oluşan bir kafesin içindesin.”
Yol boyu şarkıyı hiç değiştirmedik.
Storia Konakları’na yaklaştığımızda yanağımı dişliyordum fakat bunu Serhat’a yansıtmamaya çalışıyordum, gizli gerginliğimin sebebi aile üyelerimden birinin beni görme ihtimalineydi fakat sitenin içine girdiğimizde bu gerginliğim de yok oldu.
Arabayı park edip motoru durdurduğunda “Test kitaplarının acelesi yok,” diye konuştu, şarkı kapanmıştı ve belki de telefonundan açıp dinlememek için zor duruyordu. “Ama yiyeceklerin acelesi var, onları verelim.”
Arabadan indiğimizde Serhat kafasının içini görmeye çalışıyordu ve ben ise ona yaşını hiç sormadığımın nedenini hatırlamaya çalışıyordum. Bir tahminde bulunabilseydim yirmi altı derdim.
Arabanın arkasında durduğumuzda elini eşofmanının cebine attı ve bagajını açtıktan sonra arabanın anahtarlarını bana uzattı.
“Bu erzakların hepsini bir kişiye mi vereceğiz?”
Poşetlerin hepsini taşıdığında “Evet,” dedi ve geriye yürüdüğünde arabanın bagajını ben kapatmıştım hatta anahtarla arabayı kilitlemiştim bile.
Sitenin içindeki apartmanlardan birine yan yana yürüyorduk. “Bir kadın var,” diye konuştuğunda ona apartmanın kapısını açmıştım. “Üç çocuk sahibi ve eşinden boşanmış. Hatta biliyor musun çocuklarından en küçüğü on bir aylık bir bebek.”
İlgiyle onu dinlediğimde asansöre bindik ve Serhat aynadan kendisine bakmadı bu sefer, direkt aynaya sırtını yasladı ve beni seyrediyordu.
“Bebeğinden ötürü bir işe girip çalışamıyor, ailesi tarafından reddedilmiş ve ilk iki çocuğu da ilkokula gidiyor.”
“Kiradalar mı?” dedim kaşlarım çatıkken.
“Evet ama kirasını dolaylı yoldan ödeyen birkaç adam var. Ev sahibi de istekleri yerine geldiği müddetçe müsamaha gösteriyor.”
Başımı anlamayarak omzuma doğru eğdiğimde “Yani işte, birliktelikler yaşıyor evin kirasını aradan çıkartmak için,” diye konuştu sıfır çekinceyle.
Ben bunları duyduğumda sessizleşmiştim ve sadece Serhat’ın gözlerine odaklandım çünkü onun bu konuda ne düşündüğünü merak ediyordum. Neon yeşili gözlerine haddinden fazla odaklandığımı fark ettiğinde asansör durdu, daha fazla ona bakamadım ve asansörün kapısını açtığımda “O sadece evini geçindirmeye uğraşıp çocuklarını yetiştirmeye çalışan bir anne,” dedi sessiz bir tonda.
Kalbim Serhat’a karşı o kadar sıcaktı ki ve onun merhameti ve bakış açısı beni ona o kadar çekiyordu ki ona kapılmaktan bile korkmama gerek olmadığını fark ettim.
Cam tarafından bir dairenin önünde durduğumuzda ben kadına görünmemek için kapının yan tarafında duruyordum. Apartman ise istediğim aydınlıkta değildi, sadece camdan içeriye giren günışığı vardı.
Serhat elindekileri yere bırakıp zile bastı ardından da omzumu duvara yaslamış olan bana döndü. “Bütün bloklar olarak apartmanlardaki lambaların sensörlerinin bakımlarını bekliyoruz.”
Zile ısrarcı basmak yerine sadece bir kez basmıştı ve biz hala kapının açılmasını beklemeye devam ediyorduk. Kapıya değil de bana bakıyordu ama enteresan bir şekilde benimle göz kontağı kurarken bile soğuktu. Dümdüz ve sabit bakıyordu.
Bana nasıl bakarsa baksın yine de ona karşı olan düşüncelerim değişmezdi, bana o şekilde bakarken illaki bir sebebe dayanarak o şekilde bakmıştır diye düşünürdüm çünkü onun içini, kalbini az da olsa anlayabilmiştim.
İçerdeki hareketli seslere rağmen kapı açılmadı, Serhat ise inadına zile bir kez daha basmadı ve en sonunda kapı açıldığında sessizliğim daha bir sessizleşmişti.
Serhat anlayışla gülümsedi ve yerdeki poşetleri yeniden kaldırıp içeriye doğru uzattı. “Merhabalar.”
Kadının kapıyı sonuna kadar açmadığını biliyordum ve ayaklarının önüne serilen poşetlere garipseyerek baktığına emindim. “Merhaba.” Kadının ince ses tonunun sonunda soru işareti vardı, otuzunu henüz görmediğine emindim.
Serhat; kadının yüzüne odaklandı bir süre, yüksek ihtimalle bir şeyleri anlamaya çalıştı sonra arka odaların birinde içten ağlayan bir bebek sesi duyduk. Ağlayan bebek sesini işittiğimiz gibi Serhat ile pişmanlık içeren kısa bir bakışma yaşamıştık. Biz hiç bebek bezi veya mama tarzı şeyler almamıştık.
Serhat seri hareketlerle cüzdanından bir kart çıkarttığında “Yardım derneğinden geliyoruz,” diye bir açıklama yaptı fakat yüz ifadesi çekinceliydi. “Yardım paketlerini evlere dağıtırken karıştırdık sanırım çünkü içeriğinde bebek ihtiyacına yönelik hiç ürün bulunmuyor.”
Kadının rahat bir nefes verdiğini işittiğimde Serhat’ın kadına yalandan bir vakıf kartı göstermesini düşündüm, aynı sitede oturuyorlardı üstelik, gerçekten anlayana ve düşünebileneydi.
“Teşekkür ederim,” diye rica etti kadın baştaki gerginliğini üzerinden attığında, Serhat gerçekten de ince düşünüyordu. Yardım ederken bile karşı tarafın gururunu hiçe saymamayı akıl edebilmesi onun merhametinin bir göstergesiydi. Ben sahte bir dernek kartı gösterip erkek halimle bir kadına pat diye yaptığım yardımın karşılığında bir istekte bulunmayacağımı başka ne türlü düşünüp akıl edebilirdim ki?
Ben görmüyordum ama seslerden ve konuşulanlardan iki ilkokul çocuğunun annelerinin arkasına koştuğunu ve poşetlere saldırdığını anlayabiliyordum. Sonra yine Serhat ile anlamlı bir vaziyette kısa bir an göz göze geldik. Biz çocuklara hiç oyuncak türevi şeyler de almamıştık.
Serhat gözlerini yumup açtığında onun gözlerinde yeniden hemen şimdi markete gidip eksiklerin hepsini alabileceğinin gücünü gördüm fakat kadın bunları hiç umursamamıştı.
“Hiç sorun değil,” dedi kadın var olanlara gerçekten minnet duyarcasına. “Gerçekten çok teşekkür ederim.”
Serhat içten bir şekilde gülümsediğinde küçük çocuklara el salladı ve bana doğru yürüdüğünde kadın da kapıyı kapatmıştı.
Elleri başını buldu. “Düşünemedim.” Kendine sitem doluydu. “Kadının bebeğinin olduğunu biliyordum üstelik.”
Asansörü çağırdığımda istemsiz onun koluna dokunmuştum, bu bir hatırlatmaydı sonra elimi çektiğimde onun dikkati bana kaydı, hatta beklediğimden daha fazla ilgili bir bakışa maruz kalıyordum.
“İnsanüstü bir varlık değilsin Serhat ve her şeye yetişemezsin, arada bir şeyleri unutuyor olman ve her şeyi mükemmel yapamadığın zamanlarının olması aslında gidişatın iyi olduğunu gösterir. Senin de bedenini ve zihnini düşünmen gerek, anlıyor musun?”
Serhat’a en son ne zaman uykunu tam alarak uyandın diye sorsam en son ne zaman uyuduğumu hatırlamıyorum derdi bana, o kadar da emindim.
Hiçbir şey söylemedi ve yere bakıp düşündüğü esnada ise bana asansörün kapısını açtı. Çekincesizce içeriye girdiğimde arkamdan gelmişti.
“En son ne zaman uyudun, Serhat?” diye sordum neon yeşili gözlerine ve sonra da göz altlarına bakarken.
“İlk ya da en sondan anlamam ama bir kez seninle uyumaya çalışmayı isterdim, Hira hatta biliyor musun Anıl ile aynı yatağı bile paylaşmışlığımız var.”
Anıl ile Serhat’ı aynı yatakta düşünmemi engelleyen Serhat’ın cümlesindeki virgülden önceki kısımdı. Doğru düşünemedim bir an. Benimle uyumak istediğinden bahsetmişti, elimin kalbimi bulmasını engelledim sadece. Çok aniydi.
Yine aynaya bakmadı ama bana yöneldi ve bu daracık asansörde onun bana doğru adımlamasıyla olmayan klostrofobim şahlandı.
“Ben bir erkek olarak istediğim düzeyde empati yapamam ama,” dedi Serhat gözlerini benden ayırmadan ve beni asansörün aynasında kıstırdı. “Ama sen benden daha iyi empati kurabilirsin.” Neon yeşili gözleri hareketlendi. “Herhangi biri senin bedenine istemediğin bir şekilde hükmetseydi ya da sen hükmetmesine izin verecek kadar kötü bir durumda olsaydın bünyen ve psikolojin nasıl bir durumda olurdu?”
Detaylı düşünmedim bile ve kestirip atmayı tercih ettim. Böyle bir şeyi kendi üzerimde düşünmek zor gelmişti. Bakışlarımı kaçırdım. “Değersiz hissederdim,” deyip kestirip attım. Hala beni çevrelemeyi kesmemişti ben de konu benim üzerimden çıksın diye “Sen ne düşünüyorsun?” diye sordum Serhat’a.
“Ben sadece evini ve çocuklarını geçindirmeye çalışan bir anne görüyorum,” diye tekrar etti. Ben Serhat’a âşık olmaktan bile korkmazdım artık çünkü gerçekten kalbini anlayabiliyordum. Onun beni şu an asansörde sıkıştırması en basitinden baskı altında hissettirmiyordu aksine bu hareketi beni dış dünyadan koparıp sadece kendisine odaklanmam için bir yoldu. “Ve bence evi kira olmasa ya da sürekli emzirmesi gereken bir bebeği olmasaydı onun birileriyle para karşılığı birlikte olmasının bir güzellemesini kolay kolay kimse yapmazdı. Çünkü insan beyni ve düşüncesi işte, bu tarz bir gelirin şiirselleştirilmesi için hayatının oldukça zorlayıcı olması gerekir, başka türlü kimse yüzüne normal bir bakış atmaz.”
Arkamdaki aynaya daha fazla yaslandığımda beni daha fazla kıskacı altına aldı ama gariptir ki hiçbir temasımız da yoktu. “Peki bu konu hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordum bir kez daha. Konuşamıyordum.
Başını bilmem dercesine salladı. “İnsanların çoğu kötü kalplidir, Hira. En çok da ben. Mesela birazdan sana evime gelmeni teklif edeceğim, evin duvarlarını benimle boyamak ister misin diye ricada bulunacağım ama ben senin yerinde olsaydım sadece şu zamanları değil benimle olan hiçbir zamanı geçirmezdim. Serhat’tan uzak dururdum.”
Neden kendisini kötülediğini anlamlandıramıyordum, bir anlam da veremedim çünkü gördüklerimin ve hissettiklerimin beni yanıltmayacağını biliyordum.
“Bu konuya gelirsek de sektör bu şekilde ilerliyor diyelim.” Kaşları havalandı. “Ben şahsen,” gözlerimin içine baktı, biraz yoğun denebilirdi. “İstediğim kişiyle sevişmeyi, kalbini hissedemeyeceğim biriyle sevişmeye tercih ederdim.” Onun bakışlarından bir şeyler anlamam gerekiyordu değil mi? “Topluma boş bir kültür düşüncesi yerleştirebilecek olsaydım bu konuda, paranın erkeklerin cebinden çıktığını ve sektörü bitirecek olan kişilerle sektörü ayakta tutan kişilerin aynı varlıklar olduğunu bütün beyinlere yerleştirmek isterdim.” Ona hayranlıkla baktığıma emindim. “Kötü gördükleri birini aşağılayan iki cins olur ama maddi yönden ekstra zarara giren bir cinstir, kötü görünen de bünyesi doğrultusunda bir ihtimal psikolojisini bozar.” Bekledi. “İllaki bozar.”
Artık bu konuyu kapatmak istiyordum ama Serhat’ı hiçbir şekilde göz ardı edemiyordum. Serhat’ın annesi Serhat’ı doğurmadan önce Serhat’ın iradesini ve düşünce yapısını doğurmuştu sanırsam çünkü çevremden belki de kimse onun şekilde olgun düşünmüyordu. Ve şöyle bir durum da vardı, gözlemlerime göre o ne istediğini bilen bir adamdı, isteklerini söylerken herhangi bir çekince yaşamıyordu.
“Sence, Serhat?” dedim ve bana açtığı asansör kapısından çıktım. “Her insanın kalbinin temizliği kadar karanlığına fener tutulsaydı dünya nasıl bir yer olurdu?”
Apartmanın kapısını da bana açtığında ve ilk benim çıkmamı beklediğinde ondan uzun bir cümle beklerdim fakat o cümleye kendisini yedirdi sadece. “Kapkaranlık olurdu.”
Senin kalbin kötü değil diye bağırmak istemiştim fakat sesimi çıkartamadım, belli bir süre. “Kalbinin temizliği yolunu aydınlatsın derler, Serhat.”
Temiz havayı almamız birkaç dakikaydı sadece çünkü yeni istikametimiz Serhat’ın eviydi, cümle arasında bana bir teklifte bulunmuştu, onu reddetmemi ima etmişti fakat ben hiçbir şey söylememiştim yani onunla dairesinin duvarlarını boyayacaktık.
“O zaman yolum inanılmaz derecede karanlık, Hira.”
Derin bir nefes verdim, onu şu an ikna edemezdim ama daha fazla tezat cümleler kurmama kararı almıştım çünkü kendisini yalın bir şekilde sunuyordu şu an ve biliyordum ki istediğinde hiçbir şekilde anlayamayacağım kadar iyi gizlenebiliyordu. Bunun bozulmasından çok bana daha fazla açık olmasını tercih ederdim.
Onun oturduğu apartmana girdiğimizde yeniden asansöre bindik fakat o neon yeşili gözlerini asansör aynasına hapsetti. Sadece gözlerini değil, ruhunu da izliyordu. Sıradan insanlar aynadan bakarlardı kendilerine, o da aynısını yapıyordu ama gerçekten izleyen biri aynada sadece kendisine bakmadığını ve sanki aynanın ardından başka bir kişiliğiyle göz göze geldiğini düşünebilirdi. Onun bu tarz davranışları bende merak uyandırdığı kadar beni geriyordu da.
Hiç zorlanmadan aynaya bakmayı kestiğinde gözlerimin içine odaklandı ve başımı kaldırıp onu köşemde hiç kımıldamadan seyrettim. Asansör yeterince geniş değildi, o yapılı ve uzundu. Kısacası aciz hissetmem için çok uygun bir zamandı.
“Seninle,” dedi ve dudaklarını yaladı ardından da gülümsedi. İşte, duygu değişimleri çok hızlıydı mesela somurtkan halinden; eylemlere istekli bir kişiliğe saniyesinde nasıl bürünebilirdi ki? “Birçok şey yapmak istiyorum. Mesela bir gün, bütün bir yirmi dört saati iyilik yaparak geçirelim. Hiç tanımadığımız insanlara iltifatlar edelim, gülümseyelim, selam verelim. Herhangi bir mahalledeki bakkalın veresiye defterini kapatalım. Hiç gitmediğimiz bir çocuk parkına gidip çocuklara çikolatalar dağıtalım ve daha bir sürü şey.”
Asansörün kapısını açtı ve yine ilk benim geçmemi bekledi. Onun dairesine gidiyorduk.
“Başka bir gün de inanılmaz derecede kötülük yapalım. İnsanları zorbalayalım, çocukların toplarını patlatalım, marketlerdeki saç boyalarının tüplerini değiştirelim.”
Ayakkabılarımı ayağımdan çıkartırken gözlerim irice açılmıştı. “Bunu yapma sebebimiz iyiliğin ve kötülüğün arasındaki his farkını anlayabilmek mi olacak peki?”
Cebinden evin anahtarlarını çıkartırken eş zamanlı o da ayakkabısını çıkartıyordu. “Ben iyiliğin kalpte bıraktığı huzur verici yanını da dozajı ayarlanmış bir kötülüğün insan bünyesinde bıraktığı eğlenceli halini de iyi biliyorum. Düz baktığımızda amaç bu evet ama özünde bunları seninle geçirdiğim zamanlarda bir kez daha anlamak isterim.”
Gerçekten ama gerçekten yanlışlıkla kendimi değerli biri zannedecektim. Yerimde olsaydı Serhat’tan uzak dururdum demişti ve şimdi de buna tezat anılarında yer edinmemi sağlamaya çalışıyordu.
Başımı kendime gelebilmek adına olumsuz anlamda salladım gözlerimi yumduğumda ve onun ardından ben de içeri adımladım.
Bir kez daha onun evinin tuhaf varlığına şahit oldum, sıcak bir evdi fakat insanı sürekli odağı açık olmaya itiyordu. Arkamdaki ağır kapıyı sırtımı dayayarak kapattığımda bana doğru döndü. “Zifir’i abimin, yani Serdar’ın evinin bahçesine bıraktım bu arada, istediğin düzeyde çekincesiz olabilirsin.”
Başımı olumsuz anlamda salladım bir isteğimin olmadığını belirtirken ve elim sırt çantamı bulacaktı fakat arabada bıraktığımızı unutmuştum.
Başındaki siyah şapkayı çıkartıp astığında kafamdaki siyah şapkasını çıkartıp aynı şekilde astım ve kısa saçlarımı düzelttim. Elim saçlarıma kaydığında Serhat da kısa bir an eşofmanının cebine elini daldırmıştı.
O odasına doğru gittiğinde onu takip edip etmemek arasında kararsızdım ama yürüdüğü esnada “Şimdi kirlenmeye ve boyalara bulanmaya müsait kıyafet arayışına çıkacağız seninle,” dedi ve bu onu takip etmem için yeterli bir cümleydi.
Odasına girdiğimizde eşyaların olmadığını gördüm, sadece gardırobu ve üçlü bir koltuğu bırakmıştı onun haricinde bütün eşyalar gitmişti. Bir de bir köşede minder vardı.
“Bugün sadece benim odanın duvarlarını boyasak yeter. Bence harika bir aktivite.”
Ne diyeceğimi bilemiyordum ve sadece onu seyrediyordum kapının ağzında. Bir şeyleri hazırlıyordu mesela sol tarafımızdaki duvarın önüne küçük bir boya kutusu koydu sonra iki duvar fırçası ardından da elbise dolabına yöneldi.
“Sadece o duvarı boyayacağız. Şimdi giyilecek kıyafet bakalım.”
Kendi kendine hallediyordu ve elimi bile sürmüyordum, sadece izliyordum. Birkaç dakika sonra üzerimde bebek mavisi bir önlük vardı. O ise garip ama göze de şaşılası bir biçimde hitap edecek kadar enteresan giyinmişti. Masmaviydi, naylon mavisi ve giydikleri her ne kadar ayrı ayrı parçalar da olsa tulum gibi durmuştu.
Sessizdik, ben ne yapacağımı bilmiyordum ama bilmiyormuş gibi görünmek istemediğim için sessizdim biraz da. Serhat telefonunu koltuğun üzerinden aldığında onun yanına gittim ve yan yana oturduk koltukta sıfır temasla. Parmak izini okuttuktan sonra ana ekranındaki fotoğrafa baktım istemsiz. Serdar, Serkan ve Serhat vardı. Bir evdeydiler, yer yataklarındaydılar ve her ne kadar fotoğraf karanlıkta da çekilse bir beş altı sene öncesini andırıyordu. Fotoğrafı biri çekmişti ve üç erkek kardeş de yer yataklarında garip pozlar vermişlerdi.
“Dağınık fotoğraflar benim için her zaman daha samimidir,” dedi neye odaklandığımı anladığında. Benim kız kardeşlerimle bu tarz fotoğraflarım hiç yoktu o yüzden yorum yapamıyordum ama özenmiştim, yine de her ne kadar özenirsem özeneyim asla bu tarz fotoğraflara sahip olamayacaktım. Bu farkındalık kırıcıydı.
Serhat yine Motive’nin Kala Kal şarkısını açtığında uzun zaman sonra bağımlı olduğu herhangi bir şeyi tüketirmişçesine sevindi. Sonra yine ana ekrana girdiğinde ben yine üç erkek kardeşi gördüm.
“Karakter analizin iyi midir, Hira? Bizimle az çok bir sohbet içerisine girdin. Biri sana bizi sorsaydı karakter babında nasıl tanımlardın?”
Detaylı düşünmedim sadece aklıma ilk gelenleri döktüm. “İzlenimsel olarak Serkan kötümser ve Serdar da iyimser duruyor, birbirlerinin tam zıddı gibiler ama sen de ortaya karışıksın. Tahminlerim doğru mu emin değilim ama ben böyle düşünüyorum.”
Serhat sadece nefesini vererek güldü sonra da ayağa kalktı. Kaşlarıyla duvarı işaret etmişti. “Başlayalım mı boyamaya?”
Ben de ayağa kalktığımda Serhat, arkasına kart doldurmaktan şişmiş telefon kılıfını çıkarttı ve hem kartları hem kılıfı hem de telefonu koltuğa attı. Şarkının sesi ortaydı ve bittikçe tekrar ediyordu.
Şu ana kadar Serhat benden daha fazla konuşmuştu, ben sanırım konuşamıyordum ve yerimde başka biri olsaydı sanırım daha eğlenceli olurdu. Acaba Serhat benden ve yarattığım sessizlikten sıkılmış mıydı?
Onun yüzü karmakarışıktı, bir yanı huzurlu gibiydi öteki yanının ise sadece şarkının etkisinde kaldığını umarak bir sonuca varmak istiyordum.
Serhat boya kutusunu açtığında ben de elime fırçalardan birini aldım.
Onu takip ediyordum, ne yaparsa göz hapsimdeydi, bir çocuğun babasını taklit etmesi gibiydi bu. Fırçayı duvara sürdüğünde onun aksine tedirgin bir halde sürttüm fırçayı duvara çünkü daha önceden duvar boyamamıştım.
Babam boyardı evimizin duvarlarını, heves ederdim onunla boyayalım diye ama bana hiç göstermemişti nasıl yapılacağını, erkek işi bu diyerekten ve bir heves daha başlamadan bitmişti.
“Ben küçükken,” diye söze başladığında onu alakayla dinliyordum fakat bir yandan da duvarı eşit boyayamıyordum. Gerildiğimi yansıtmamaya çalıştım. “Babam bir keresinde birkaç renk duvar boyası getirmişti eve. Annem genel itibariyle boyalarla uğraşmayı severdi çünkü. Annemle babam birbirleriyle eğleniyorlardı duvarları saçma sapan boyadıkları halde.” Neon yeşili gözleri duvarı seyrettiği halde geçmişini gördüğüne emindim. “Serkan mahalledeki arkadaşlarıyla futbol oynuyordu ve annem onu çağırdığında Serkan duvar boyamaya arkadaşlarını da getirmişti.” Gülümsedi, acı seziyordum. Kalbim sızladı. “Serdar duvarları değil kendini boyuyordu, ben de bir köşede onları izliyordum.” Bekledi. “Üstüm başım kirlenmesin diye aile ortamının mutluluğunu tatmaktan kendimi alıkoydum diye düşünmüyorum, uzaktan seyrettim hepsini bir filmmiş gibi, o zamanlar bu daha iyi hissettiriyordu ama,” nefeslendiğinde bana döndü, “ama artık eylemlerin içerisinde bulunmayı tercih ediyorum.”
Benimle konuşuyordu, bir şeylerini paylaşıyordu ve onu dinliyordum, can kulağıyla çünkü yaşantısı dikkatimi çekiyordu.
Sessiz kaldığımda beni seyrediyordu ama ona bakamıyordum, batırdığım duvarı seyrettiğimde aynı şekilde boyayamadığım duvara baktı ardından da elindeki fırçasını yerdeki poşetin üzerine koydu.
“Sana göstermemi ister misin?” Arkama geçtiğinde fırçayı tutan elimi sıcacık eli sardı yavaşça, nabzım yükseldiğinde nötr durmaya çalıştım ama sadece çalıştım. “Elini korkak alıştırmadan fırçayı uzun uzun sürmen gerekiyor,” dedi anlayışla ve elimi hareket ettirdi, sıcak basıyordu sanki yüzüme. “Buradan iki kere geçtiğinde renk tonu eşitsizliği olmasın diye buradan da iki kere geçmen gerekir mesela.”
Sargısı çıkmış sol eli belimi bulduğunda yutkunamadım bile ve nefesimi tuttum, hareketsiz görünüyor olabilirdim ama kalbim çırpınıyordu.
Bir şey oldu, ne oldu bilmiyordum ama sanırım, hatta yüksek ihtimalle sol elini fark etti, sargısı yoktu ama pütür pütürdü, hiçbir şekilde iyileşmemişti ve aklına bir şeyler getirdiğini düşündüm. Her ne düşündüyse bu onu benden ayrılmaya itti, onun elinin varlığı elimin üzerinden kalktığında tenimde yer eden sıcaklığı oda ısısına kıyasla daha fazla olduğundan ısı farkı yaşamıştım.
Normale döndüğümüzde yerden fırçasını alıp boya kutusuna batırdı. “Yok mu senin de içerisinde ailenin olduğu anıların?” Ona doğru döndüğümde boyası kalmamış fırçamı uzattım, bana kendi fırçasını verdi. “Dinlemek isterim.”
Düşünüyordum ama aklıma anlatacak hiçbir şey gelmiyordu, yine konuşamadım ve başımı olumsuz anlamda salladım.
Kaşlarını çattığında doğruldu ve “Vardır illaki,” dedi yine sağ tarafıma geçerken.
Aynı anda duvarı seyrettik, ciddi anlamda düşünüyordum ve gerçekten de anlatacak hiçbir şey bulamıyordum. Ya Serhat’a kıyasla boş biriydim, ya anılarım yoktu ya da unutmak istemiştim.
Başımı yeniden olumsuz anlamda salladığımda gülümsedi, samimi bir şekilde. “Sana çok şirin olduğunu söyleyen oldu mu?” Her zamankinden daha fazla donup önüme döndüğümde boğazını temizledi ve sorusunu değiştirdi. “Sana kapalı ve sessiz bir insan olduğunu söyleyen oluyor mu?”
Alayla güldüm ama kendime. “Bana genelde hiçbir şey söylemiyorlar.” Beklediğimde elim hareketsiz kaldı ve başımı kaldırıp ona baktım. “Sen de herkesin kullandığı o klişe lafı söyleyeceksin herhalde. Kapalı kutu?”
“Hayır.” Yüzünü ekşitti. “Klişeler, klişe insanlar içindir.”
“Ne o zaman?”
“Kapalı bir cam kutu gibi,” dedi gözlerimin derinlerine bakarken.
“Öyle olsaydı herkes içimi görürdü ama,” diye direttim.
“Öyle değil,” dediğinde dudaklarını yaladı. “Buğulanmış bir cam kutu gibi. İçini görebilmek için iki saniye ayırıp o buğuyu silmemiz lazım sadece. İstediğin tek şey minicik bir emek, belki de ben öyle görüyorumdur sadece. Bunu bilemeyiz ama elimde bir sarı bez tuttuğuma emin olabilirsin. Şimdilik bütün çabam bu.”
Ona bön bön baktım, beklemediğim şeyleri işittiğim için çünkü ben bile kendimi böyle düşünmemiştim hiç. Verilen emeğin bilincine bilinç katılmış gibi hissediyordum.
Yine hiçbir şey söyleyemiyordum cevap olarak, konuşamıyordum bir türlü ya da sandığım gibi dolu bir insan değildim. Belki de inanılmaz boş biriydim, sadece sessizliğim beni dışarıdan dolu biriymişim gibi gösteriyordu ve Serhat da dolu kişiliğini benim üzerimde gereksiz bir çabayla harcayacaktı.
Başını salladı, ben anladım dermişçesine sanki ve yeniden duvara döndük.
“Sana bir şey diyeyim mi, Hira?” dedi bir kez daha dudaklarını yaladığında. “Kişilik inanılmaz önemlidir benim için çünkü insanlar basitiyle veya karmaşalarıyla bir noktaya gelirler.” Bekledi, nefeslenerek. “Gelmeye de devam ederler.” Yere baktı ama kafasının içindekileri gördü, seyretmeye devam etti. “Biri çok konuşur, inanılmaz gevezedir kafasındaki sesleri işitmemek için öteki de hiç konuşmaz; kafasındakilerle baş başa kalabilmek için.”
Elim havadaydı ve duvarı boş vermiştim, onu hayranlıkla seyrediyordum. “Bakış açılarına önem veriyorsun,” dedim erzak götürdüğümüz kadın hakkında söylediği şeyleri de hatırlarken.
O da fırçayı duvara bastırarak yaslanmış gibi yaptı, yeniden bakıştık. “Bakış açılarına inanılmaz önem veririm,” dedi gözlerini yumup açarak ve beni onayladı. “Annem ve babam yaşadığımız yere göre daha çağdaştı şahsimce, bir sıkıntı olduğunda bir hekimle psikiyatriyi aynı görürlerdi. Ben küçükken mesela annem beni psikoloğa götürürdü, babam da deli mi bunlar diye söylenti çıkmasın diye gizlerdi çoğu şeyi yalanlarla.” Nefeslendi. “Adana’da, Yüreğir’deydik. Hatta biliyor musun annem de babam da inançsızlardı, sadece güzel ahlaka inanırlardı ve bunu komşulardan hatta yakın akrabalardan bile gizleyebilmişlerdi. Mükemmel kurgulanmış ve olay örgüsüne sadık yalanları annemin sözlerinden ve babamın yaşantısından öğrenmiştim.”
Ya ben de bir şeyler paylaşayım diye bu kadar açıktı ya da anlatmak içinden geliyordu ve bu anlattıkları hayatının yüzde biri bile değildi.
“Babam hala inançsızdır, annem ise konuşabilseydi inanıp inanmamamız gerektiğini anlatmış olurdu bize.”
Bakışlarım yumuşadığında başımı yana eğdim. Babasından bahsederken şimdiki zaman kullanmıştı. “Benimle gurur duymasını istediğim kişi hayatta değil,” dedi düşüncelerimi anladığında. Serhat annesi için söylüyordu. “Ben küçükken,” bekledi, belki de erkek kardeşlerini anımsadı. “Daha doğrusu biz küçükken vefat etti.”
Yine ne diyeceğimi bilemiyordum, sadece sessiz kalıyordum çünkü duygusal konuşma yapamazdım hem yapsam bile neye faydaydı ki? “Annesiz büyüdüğün halde mi bu kadar olgun birisin?” dedim yine de çünkü o çok şaşılası biriydi.
“Tam aksine, annemsiz büyüdüğüm halde değil annemsiz büyüdüğüm için bu şekildeyim.” Başını salladı. “Ailesiz büyüdüm anlayacağın.”
Babasını ve erkek kardeşlerini sormak istiyordum, onlar olduğu halde nasıl kendisini hala ailesiz tanımlayabildiğinin nedenini ama soramadım çünkü belki de cevaplamak istemeyeceği sorular sormuş olacaktım. Yine sessiz kaldım ve yine onun anlatmasını bekledim.
Yeniden duvarı boyamaya geçtiğimizde o benim yetişemediğim yerleri boyarken ben de aşağıları boyuyordum, henüz eğilmemiştim ama birazdan eğilecektim. Yandan onun ifadesine baktım. Demin motivasyonu yerinde gibiydi ama şimdi demoralize olmuştu.
Hala Motive’nin Kala Kal şarkısı çalıyordu. Sanırım artık ezberlediğimdendi, aynı anda mırıldandık. “Seni anlamaya çalışmakla geçti dakikalarım, hala bir ömre sığdıramadım.” (Yazar notu: Bölümü düzenlerken de bu şarkıyı dinliyordum ve yazıyı okurken eş zamanlı şarkının bu sözlerini işittim şaşılası bir andı. Motive ile okudum resmen. 01.09.2025)
Durdu bir süre, bir şeyler düşündü ardından da fırçayı bıraktığında “Bir şeyler içmek ister misin?” diye sordu.
Başımı olumsuz anlamda salladım, susamamıştım bile. Kafasını salladığında odadan ayrıldı, sanırım mutfağa doğru gitmişti.
Fırçadaki boyayı duvara sürte sürte fırçayı kuruttuğumda duvarı boyamaya devam etmek için onun gelmesini bekleme kararı almıştım.
Koltuğa doğru ilerlediğimde oturacaktım fakat koltuğun üzerine atılmış kimliği fark ettim ve elime almadan sadece okudum. İnanılmaz derecede şaşırdığımda mutfaktan değil, başka bir odadan fark edilebilir bir ses işittim. Bedenime ani bir sıcak kan akışı sağlandığında elim ayağıma dolaşmıştı. Sahtelik ya da gizlenme bir yana biz şu an bu evde sadece iki kişi değildik.
Şarkı bir kez daha hissettirdi kendisini: Gerçeğe katlanıyorsan, şimdiden bilgine olsun: Bir süre sonra yalancıda gerçeği duymayı beklemiyorsun.
Hızlı bir toparlanış yaşadım ve duvarın dibine geri gittim ardından hiç düşünmeden halısız zemine çöktüm. Serhat mutfakta bir şeyler yapıyordu ve yere çöküp onu beklediğimden beri gelmesi bir üç dakikayı buldu.
“Çocuğunun olmasını istemiyorsun herhalde?” dediğinde elinde şişeyle içeri girdi ve koltuğun önünde diz çöktü, gözleri koltuğun üzerindeki eşyalarına kaymıştı fakat ayırt edilebilir hiçbir mimik yakalayamamıştım. Gazoz şişesinde su olmalıydı, birkaç yudum aldı ve şişeyi yere hafiften vurarak bıraktığında “Her şey inanılmaz tuhaf,” dedi bu kez de. “Tuhaf, tuhaf ve çok tuhaf.”
Diz çökmüştü fakat yerde bağdaş kuran halimi izlediğinde aynı şekilde koltuğun dibinde diz çökmeyi kesip yere oturdu.
Yutkundum, gerilmemeye çalışarak. “Neden hayatı tuhaflaştırdın?”
“Mesela, mesela,” dedi kafasını ağırca sallarken. “Zaman dediğin nedir ki?” dedi bu sefer de kayıtsızca ama en çok da umutsuzca sonra da nefesini verdi. Tam karşımda, çöktüğü yerde yetmişli yaşlarındaydı. “Gözlerini açmışsın, doğmuşsun; gözlerini kapatıp açmışsın, belki yaşamışsın ama şüphesiz yaşlanmışsın; tekrar gözlerini kapatmışsın ve bir daha da hiç açamamışsın.”
Belki başka birini düşünüyordu ama kafasında annesinin olduğuna emindim. Ama, gerçekten de iyimser konuşmalar yapmamın manasız olacağına da emindim. Bu yüzden susmayı tercih ediyordum hatta bu bir tercih değil, zorunluluktu.
“Zaman dediğin yaşam değil, hayattır,” diye mırıldandım. “Bu yüzden yaşamını yitiren insanlar olduğu halde hayat devam eder.”
Zemine bakmaya devam etti, bakışları değişmişti ama bu niyeyse olumlu anlamdaydı sonra da çok susadığından herhalde, gazoz şişesindeki suyu yudum yudum içti.
Senden bahsetmemiştin, en büyük tehlike senken…
Şarkıda geçen bu sözler üzerine odadan yine bir ses işittik, bu sefer Serhat sesi kesin duyduğuma emindi ama ifadesi hiç değişmiyordu ben ise evde başka kim var diye soramıyordum. Bunu sormayı geçtim o kişinin üzerine kilitlenen kapının da farkındaydım.
Kaşları çatıktı, düşünüyordu. “En son bakış açıları falan diyordum ben ama sanki havada kaldı.” Biraz daha su içti. “Söz gelimi sana soralım.” Neon yeşili gözleri bütün baskısıyla beni buldu. “Tanıştığın ama tanımadığın bir adamın evindesin şu an ve herhangi bir odadan çırpınış sesleri duydun.” Kaşlarını çatarken ciddiydi. “Camdan atlayıp kaçmak için hala zamanın var.”
Belki de gerilmemi bekliyordu ama ketum duruyordum niyeyse ve bu rol değildi. “Yaptıysan bir şey vardır bir sebebi demek istemiyorum, yaptıysan eğer çözüme kavuşturacağın içindir.” Bekledim, gazoz şişesine bakarken yutkunmuştum. “Halledici bir kişiliğin var, yaptıysan halletmek içindir.”
“Ama şu an hiç korkmuyor musun?” diye diretti.
Onun neon yeşili gözlerine baktım ve seyrettim. Onu seyrederken de gerçekten korkuyu hissetmeye çalıştım ama olmamıştı, o güven denemeyecek ama rahatsızlık hissiyatı da veremeyecek kadardı. Hepsi bir yana derin bir kişilik kötülük yapmaz gibi geliyordu bana. “Korku hissetmiyorum sonuçta en fazla ölürüm ama bir merak duygusu oluştu. Neden sorusunu içeriyor.”
Derin bir kişilik kötülük yapmazdı. Derin bir kişilik kötülük denen şeydi.
“Neden kelimesi,” diye mırıldandı, daha fazla su içti. “Babam…” Kaşlarını çattı. “Neden çünkü ona benzediğimi hatta ondan daha iyi olduğumu kanıtlardan daha fazla şey isteyerek görmesi lazımmış.”
Kafamı kaşımıştım çünkü bu sefer anlamamıştım.
Bir anda ayağa kalktığında yerden kalkıp kalkmamak arasında git gel yaşadım, o bana doğru geldiğinde yeri seyrediyordum.
Ayağa kalkayım diye bana elini uzatacak sanmıştım ama o, onun elini tutmamı beklemeden elimi tuttu ve beni ayağa kaldırdı. Eli sıcacıktı. “Sohbet akıyor, daha fazla soğuğa oturmanı istemiyorum.” Beni ayağa kaldırdığında mesela elimi bırakır sanmıştım ama yumuşak tutuşu biz koltuğa ilerleyene kadar devam etti.
Elimi bıraktığında ve ben koltuğa oturduğumda kimliğini ve kartlarını hiç toparlamamıştı hatta umurunda değilmiş gibi davranıyordu ama bence hatta yüksek ihtimalle bir şeyleri okuduğumu anlamış olmalıydı çünkü onun gözünden bir şey kaçacağını sanmıyordum. Davranışları ve görüntüsü sürekli tetikteymiş gibi gösteriyordu onu.
“Ben seni ev ortamınızda seyretmek isterdim birkaç gün, Hira,” dediğinde koltuğa oturmadı ve ayaklarımın dibine, yere çöktüğünde ani bir tepki vermemeye çalıştım sonra da ona olan saygımdan kendime çektim ayaklarımı ve bağdaş kurdum koltukta. Belki hareketime belki de başka bir şeye, gülümsemişti. “İddia muhabbeti, sana kulaklık verip bir gününü uzaktan da olsa duymaya çalışmam bu sebeptendi. Çünkü ben seni yanında ben yokken merak ediyorum.”
Anlamlandıramıyordum, o haddinden fazla anlamlıydı çünkü. Mesela, gerçekten de mesela onunla duvarı boyarken uzun boyunun üzerimde kurduğu hakimiyeti fark ettiğini ve rahatsızlık duyma ihtimalime karşın beni koltuğa oturtup önümde yere çöktüğünü düşünüyordum ve boş bir düşünce değildi bu, o kadar da emindim.
Dirseğini koltuğa ve avuç içini çenesine yaslayıp alttan beni seyretti ama o üstten de alttan da bakarken hep en baskınıydı.
“Çok fazla mesela dediğimi biliyorum ama yine de mesela benim ailesiz büyüdüğümü anlamışsındır ya da az buçuk tahmin etmişsindir, eminim. Arka planda benim aile ortamımı merak ettiğini de biliyorum ayrıca.”
Yanılma payı bırakmamıştı hiç, çoğu ihtimali sıralamıştı. Onu seyrediyordum, kalbini merak ediyordum, kalbinin bugüne bu özellikleri kazanarak gelmesini sağlayacak yaşantısını da öyle ve kafasının içinden geçen her bir düşünceye hâkim olmak isterdim.
“Nereden?” diye sordum. “Nereden tahmin etmişimdir ki?”
“Çok uçuk ve saçma bir örnek olabilir ama teyzenlerin evine eşofmanla gelmiştim. Ailede büyüseydim misafirliğe eşofmanla kolay kolay gidemezdim diye düşünebilirdin çünkü sizin aileyi gözlemledim. Az çok anladım da çünkü yetiştirilme biçimi düşüncelere yön verir ve eşofman giymeyi bile ayıplayabilirsin onların sana enjekte ettiği düşüncelerden ötürü. Hatta ve hatta bu gözlemi yapabildiğim için, belki de ailesiz büyüdüğümü en baştan anlayabil diye öyle gelmişimdir teyzenlere, nereden bilebilirsin ki?” Boya kutusuna baktı, duvar boyamaya geri dönmeyi isteyip istemediğini anlayamamıştım ama. “Hem zaten sol elimi yolda saran da Anıl'dı, ayıp olurmuş ama bana kalırsa Anıl’ın durumu benden daha vahim sonuçta eve şortla gelmişti.”
“Ama,” dediğimde bakışlarım yumuşaktı. “Herhangi bir aile, bir yuva aramadın mı? Hiç mi özenmedin ya da eksikliğini hissetmedin?”
Ona nasıl bakıyorsam bana da aynı şekil bakıyordu neon yeşili gözleri. “İnsanlardan yararlandım hep. Manevi bir beklentiye girmedim. Aradığım çoğu şeyi bulabiliyordum ve hala da bulabiliyorum çünkü.”
Emin olamadım ben bile benden… Hala aynı şarkı çalıyordu. (yazar notu: Ne oluyor ya yine motive ile aynı anda okuyup söyledik? 01.09.2025)
Serhat’a mı yoksa onun sözlerinden sonra Serhat’ı yalanlar nitelikte devreye giren şarkı sözüne mi inanmalıydım?
Ben yine sessiz kalıp onu seyrettim, o ise beni detaylı inceledi. “Ailenle yaşıyorsun ama ben, benden bir farkının olduğunu düşünmüyorum.” Çenesinden çekti elini. “Bir evde yaşıyor olabilirsin ama ev ve yuva arasında fark vardır. Ve buna rağmen bir arayış içerisine girmiyorsun.” Gazoz şişesinden su içti birkaç yudum daha. “Hiç sevgilin oldu mu?”
Ani gelen soruya karşın başımı olumsuz anlamda salladım. “Senin?”
Bekledi, düşündü ve tarttıktan sonra verebilecek bir cevap aradı içinde. Belki de sorunun neleri kapsadığını hesap etti daha sonra kendine yüzünü buruşturdu. “Hayır,” dedi rahat bir tonda ama aklı ağzından çıkanda değil de kafasındaydı.
Uzun uzun bakıştık, gözler ne anlatıyordu bilmiyordum ama gözler çok şey anlatıyordu.
“Sevgiyi dışarıda aramamışsın.”
“Sevgiyi dışarıda aramamışsın.”
Göz göze geldik, ama yine ciddiyetle.
“Herhalde.”
“Herhalde.”
Ciddiliği son cümlelerimizle bozmuştuk, yüzümüzde küçük bir gülümseme vardı. İki seferdir aynı şeyleri söylediğimiz halde ifademizde şaşkınlık yoktu.
Benim hiç sevgilimin olmaması normaldi ama Serhat’ın hiç sevgilisinin olmaması tuhaftı. Okulda uzun uzun bakıştığımızda var demişti, şimdi hiç olmadı diyordu.
Kirpiklerini tek tek seçebileceğim kadar detaylı bakışıyorduk. Bu çok enteresandı. Sonra o elini yeniden çenesine götürdü, düşünceliydi.
“Birbirimize aynı tepkileri verdik, farkında mısın?” dediğinde ganimet bulmuş gibi bakıyordu bana.
“Evet.”
“Ben ailesiz büyüdüm Hira, insanların değer verdiği şeylere değer vermedim ve harcayabildiğim her şeyi harcadım. Buna çocukluk yıllarım da dahil. Şu anki aklımla insanların değer verdiği şeylere hala bir değer besleyemiyorum. Bu düşüncemin de değişeceğini hiç sanmıyorum çünkü hisler körelmez, hisler yeşerir.” Yutkundu. “Ben sana yalan söylemiş gibi oldum galiba ama şunu söyleyebilirim ki benim sadece sevgilim olmadı, bunu böyle anlayabilirsin.”
Öteki odadan yine sesler geldi, üçüncü kişiydi ya da asıl üç bendim, bunu bilemezdim ama onun ağzı bağlıymış gibi kesik kesik gelen sesi boğuktu. Gerilmemeye çalışıyordum ama bu çırpınış sesini duymamaya çalışamıyordum.
“Sen şu an buradasın mesela,” dedi Serhat gözleri inanılmaz derecede kısıkken. “Evimdesin, farklı bir insan sesi duyuyorsun.”
Başımı salladım sadece, bu soğukkanlılığın nedenini anlayamıyordum ama anlayamadığım o nedeni sevmiştim.
“Neden korkmuyorsun?” Kaşlarını kaldırdı, ona bakamadım. “Ya bağımlıysam? Ya deliysem? Ya sapıksam? Ya kişilik bozukluğum varsa?”
Çenem gerildiğinde ne diyeceğimi bilemedim. Tuhaf tuhaf konuşuyordu, dürüst olup olmadığını anlayamıyordum ama her türlü hep çok sakindi.
“Yine çok gevezelik ettim,” dedi ağzının içinde ve ayağa kalkıp bedenini gerdi ve gazoz şişesiyle mindere oturdu. “Ağzım kurudu çok ve boş konuşmaktan.”
Birkaç saniye seyrettim onu garip bakışlarımla. Yine su içti yudum yudum hatta içmeyi kesmedi ve en son yüzünü ekşitti.
“Bir anda çok su içtin,” dediğimde keşke Serhat’ın kafasının içini okuyabilseydim diye geçirmiştim içimden çünkü benden sıkılmış olma ihtimali vardı ve belki de yansıtmamaya çalışıyordu, onun için bunu bilemezdim ama beni insanlar sevmezlerdi, bunu biliyordum.
“Ben senin içip içmeyeceğini sormadım.” Oturduğu yerden şişeyi bana uzattı. “Elma suyuyla karıştırılmış votka. İçmek ister misin?”
Şaşkınlığıma karşın tepkimi korumaya çalıştım. “Sen ciddi misin?”
Beni seyretti şaşkın bir düşünceyle sonra da şişenin kapağını kapattı ve yere koydu. “Affedersin. Galiba içmemeliydim, değerlerden bahsederken bundan da bahsediyordum işte.”
Ayağa kalktığında ben de ayağa kalktım ve yeniden duvara doğru ilerledik. Deminden beri alkol içtiğini söylemese hiçbir şekilde anlayamazdım çünkü yürüyüşü ve konuşurken ağzını oynatış şekli bile değişmemişti.
Fırçaları elimize aldık ve aramızdaki gözle görülür mesafe eşliğinde duvara döndük, yeniden boyamaya geçtik.
Zaman, saniyeleri sayarken ileriden gideceğim kadar ağır aktı, şarkıyı dinlemeye devam ettik hatta daha çok Serhat dinliyordu çünkü arada mırıldanıyordu belli yerleri. Duvarı boyamayı bırakmamıştım ama onu seyrettiğimden yavaşlamıştım.
Onu seyrederken o kadar tuhaf hissediyordum ki. “Karşında gözleri kör biri,” diye şarkıyı mırıldandığında gözlerini yumdu. Elinde fırça, hayatı sandığı duvarı şekillendiriyordu grimsi bir renge. Kulağı şarkıdaydı, dinlediklerini yaşantısına ya da yaşantısını şarkıya uyarlıyordu. Gözleri kapalıydı, ya bilinçaltını seyretmeye çalışıyordu ya da hayallerine odaklanmaya çalışıyordu. İşte Serhat tam olarak karşımdaydı.
“Senden bahsetmemiştin, en büyük tehlike senken,” diye yeniden mırıldandı. “Karşında gözleri kör biri,” dediğinde bu sefer zıddına gözlerini açmıştı. Kafasının içinde dönüp dolaşan düşüncelerini yakalamaya çalışmaya çalışıyor, bir kanaate varmak istiyordu, belliydi. “Şehrine öfkeli, kullanıyorsun.” Arada bir çatılan kaşları vereceği kararından vazgeçeceğinin ya da doğru dürüst düşünemediğinin kanıtıydı. “Gerçeğe katlanıyorsan, şimdiden bilgine olsun.” Bence zamana ihtiyacı vardı çünkü o komplike biriydi, yapısı gereği ihtimal olmayan durumları bile içinde değerlendirmeye alıyordu. “Bir süre sonra yalancıda gerçeği duymayı beklemiyorsun.” İçinde her ne düşündüyse o düşüncede takılı kalmış gibi dalgındı sesi.
En son “Başarım da ak,” diye mırıldandı ve bir anda bana döndü, gözlerindeki o kararlılığa şahit oldum. “Taşları üst üste yerine oturtmuştum ama bu durumu cebimde taşıma kararı aldım, taşları yan yana dizeceğim. Karar aşamasındaydım, artık kesin bir şekilde verdim bu kararı.”
Yüzümdeki aptal ifadeyle gülümsedim. “Anlamadım hiç.”
Gülümsedi aynı şekilde ama onun ifadesinde aptal bir çehreden çok kurnazlık ifadesi vardı. “Şarkıda sabahtan beri anlamaya çalışmakla geçti dakikalarım diye boşuna mı geçiyor sanıyorsun sen?”
Sanırım top atmıştı ve onun hareketlerine ve sözlerine karşı kımıldayamadığım için gol olmuştu.
“Anlamaya çalışmakla geçti dakikalarım, hala bir ömre sığdıramadım,” dedi şarkıda bir kez daha ve koltuğun üzerindeki telefonunu eline aldı, ifadesi zaferini yeni kazanmış biri gibiydi. Şarkıyı kapatmadı ama sesini öncekine göre biraz kıstı.
Aydınlanmış ifadesiyle yere bıraktığı votka şişesine ilerlerken aklına geldi ve onu put gibi seyreden bana döndü. “Müsaaden var mı?”
Dudaklarımı yaladım. Onun yanında çok aptal hissetmeye başlamıştım. “Saçmalama,” dedim. “Müsaade istemeye gerek yok ki, senin aklın her türlü başında.”
Hiç acele etmeden, yavaş yavaş ve bol bol içti. “Sen kimyayı seviyordun, öyle değil mi?” dediğinde en son elinin tersiyle dudağını siliyordu. “Metil alkol mü yoksa etil alkol mü zehirler?”
“Metil alkol,” dedim kısık bir tonda.
“Yan etkilerini biliyor musun peki?”
Yeri seyrettim. “Önce körlük, sonra ölüm,” dedim çekinceli bir ifadeyle çünkü o doğru bildiklerimi bile kanıtlarla yalanlayabilirmiş gibiydi.
“Körlük peki,” dedi gözleri kısıkken ama alaycıydı da. “Geçici körlük mü yoksa tam körlük mü?”
Yaşadığım geçici körlüğü anımsadığımda yüzüme sıcak bastı. Bir anda pasifleştim. “Bilmiyorum.”
“Ben askeriyedeyken,” diye söze başladı yüzüne taktığı ifadesini bozmadan. “Alkol yasaktı ve bazı arkadaşlarımın alkol yoksulluğundan %80’lik kolonya içtiklerini biliyorum.”
Hiçbir zaman Serhat’ın kaç yaşında olduğunu sormamıştım, hep tahmin üzerineydi ve minimum yirmi dört maksimum yirmi yedi olabilirdi. Askeriye diyordu aynı zamanda okul da vardı yani tahminlerim doğru olabilirdi.
“Sence acelemiz var mı?”
“Hayır,” dedim anında sonra duraksadım. “Bekle, ne için?”
Gülümsedi. “Hayır,” dedi beni tekrarlayarak. “Yeterli ve tutarlı bir cevap.”
Neon yeşili gözleri betondaki ayaklarımı seyretti sonra da “Geliyorum,” dediğinde elindeki şişeyi bırakmadan odadan çıktı.
Değerlendirme yapmaya çalışıyordum çok alakasız bir konumdayken. Evinde olması gerektiğinden daha fazla hatta anormal derecede ayna vardı. Sol kolu hiçbir şekilde iyileşmiyordu ve bir köpeğe bakıyordu. Odalardan biri kilitliydi ve içeride biri olduğu kesindi. Kartlarını koltuğun üzerine atmıştı görme ihtimalim olduğu halde, ki görmüştüm de ama hala toparlamamıştı. İnanılmaz derecede düğümlü ama aynı zamanda da aklı başında biri gibi konuşuyordu fakat ben anlayamıyordum.
O aklı başında bir deliydi.
Serhat kapıdan içeriye girdiğinde gazoz şişesindeki son votkayı bitirdi ve tam olarak karşıma geçtiğinde öteki elindeki bir çift terliği ayaklarımın dibine bıraktı eğilerek.
“Teşekkür ederim,” diye mırıldandığımda ayaklarımı terlikten geçirdim ardından da başımı kaldırıp ona baktım. Çoraba rağmen ayaklarımın buz gibi olduğunu terliği giyerken fark etmiştim. “Bu terlikler sıcacık?”
“Peteklerden birine koymuştum da ondan.” Şimdi bu da düşünceli hali miydi?
Başımı öne eğdiğimde bana tepeden bakmaya devam etti, cesaretsizliğimden herhalde başımı kaldırıp da ona ve bana nasıl baktığına bakamadım bir türlü ve nereye bakacağımı bilmiyormuş gibi görünmemek adına terlikleri inceledim. Terlikler griydi.
Upuzun boyuyla karşımda durmaya devam etti, ona bakamıyor olmam da üst üste geliyormuş gibi hissettirdi kısa bir an ve inanılmaz küçük hissettiğimde bir adım geriye kaydım ardından da yan dönerek elime fırçayı aldım.
Ona bakmadığım için nasıl bir tepki verdiğini anlayamamıştım. Mesela gözlerini devirmiş olabilirdi, mesela gülümsemiş de olabilirdi ya da hiçbir tepki vermemiş de olabilirdi.
“Geçmişini nasıl hatırlıyorsun, Serhat?”
“Net.” Kısa bir cevaptı, eline fırçasını aldı ve benim tarafıma geldi. Duvarın en köşesine geçmiştik.
“Hiç mi unuttuğun bir şey yok?”
“Önemli gördüğüm hiçbir şeyi unutmam, en azından ben öyle sanıyorum.” Fırçayı duvara bastırdığında duvar boya birikintisi olmuştu, bana döndü. “Sen çok da takma beni, sırf hala hiçbir şeyi unutmamışım diye gösterebilmek için kendimi, insanlara yoktan anılar bile türetebilirim ben. Öyle bir insanım çünkü.”
İnanılmaz derecede merak ediyordum onu, her şeyini. Bugüne gelişini, bugüne gelemeyişini, geçmişte yaşamasını, gelecekte var olmasını ve şimdiki halini. Her şeyini.
“Sen kaç yaşındasın, Serhat?”
Duvarda biriktirdiği boyayı fırçayla dağıttı. “Yirmi bire yeni gireceğim.” (Yazar notu: Serhat ile aynı yaşta oluşumun aydınlanmasını yaşadım ne ara 20 oldum o 21’e girecek ve ben de 21 e gireceğim sonra ben diğer sayıları da göreceğim ama onların yaşları hep sabit kalacak ohaaaaa.)
Olmayan tükürüğüm boğazımda kalmıştı, öksürdüm. Ciddi miydi? “Ne zaman yirmi bire giriyorsun?”
“7 Kasım’da.”
Duvarı boyamayı kesip onu seyrettim. Yaşını göstermiyordu, daha büyük duruyordu. Kimliği koltuğun üzerindeydi ve doğum tarihine bakamamıştım, sadece adını okuyabilmiştim. Belki de kimliğini inceleyip incelemediğimi test ediyordu.
“Akrep burcu oluyorsun o halde,” dedim kaşlarım havadayken.
“Burçlardan anlamıyorum.”
“Ben de pek bilmem zaten.”
Gülümsedi. “Akrep burcu olduğumu nereden bildin o zaman?”
Ben de gülümsedim, bu mini kelime oyunuydu sanırım ve devam ettirme sırası bendeydi. “Akrep burcu olduğunu söylediğimde bu kadar çabuk inandığına göre sen de burçlardan anlıyorsun demektir ama aklımda kalmış.” Yeri seyrettim. “Deren’in burcuydu sanırım.”
“Sizin sınıftan herhangi birinin burcunu taşımayı reddediyorum.”
Gülümsedim. “Onların burcuyla taşıdığın burcun adı dışında hiçbir alakan yoktur.”
Yaşından büyük görünmesinin nedeni yirmi yaşındaki bir insanın yaşaması gereken olaylardan daha fazlasını yaşamış olması olabilirdi. Belki de yaşlı bir insan kadar yaşamıştı, tecrübesi vardı ve bu durum onu olduğundan daha büyük göstermişti.
“Sen hangi ayda doğmuştun?”
“Ben,” dedim. “1 Aralık’ta.”
Başını sağa sola salladı. “Ha yay burcusun yani.”
Kahkaha attım. “İyi ki burçlardan anlamıyoruz.”
Sola doğru adımladığında tam olarak duvarın köşesine sıkışmıştım. “Her zaman ama her zaman bilmek gerekir. Bu inanmadığın herhangi bir şey olsa bile. Kapasiten yettiği kadar her konu üzerine en kötü bir fikrin olmalı.”
“Ben sadece sevdiğim şeylerle ilgilenmek istiyorum ama,” diye geveledim.
“Ama en basitinden insanlar her zaman en sevdiklerinden oluşmayacaklar.”
“Ama sen çok karmaşıksın.”
“Ama ben aslında çok basit bir adamım.”
Fırçayı arkama aldım ve ayaklarımız çarpışacak kadar büyük bir adım attım ona doğru. “Ama sanki seni daha fazla tanımak istiyorum.”
Aynı şekilde fırçayı arkasına aldı ve çok doğru bir karar vermiş gibi yaralı sol elini uzattı bana. “Ama sanki ben de bunu amaçlıyorum.”
Üzerine hiç düşünmedim bile ve uzattığı elini elime geçirdim. İkimizin de eli sıcaktı. Ama onun eli yaralıydı ve bu yaraları somut bir şekilde hissedebiliyordum. “Ama o zaman anlaştık mı?”
Ellerimizi seyretti, düşündü ama biraz fazla düşünmüştü sonra ifadesini bozmadan gözlerimin içine baktı. Başını sola eğdi hafiften ve neon yeşili gözlerini kıstı. “Ama zaten çoktan anlaşmıştık ki.”
Onu anlamadığımda ya da hatırlayamadığımda elimi kendime çekmek istedim ama karşılık olarak elimi sıktı, ellerimize baktı ve kafasında belki de bilmem kaç sezonluk senaryo yazdı.
Vardığı kanaat sonucunda elimi bıraktı ama anın ifadesi hala çehresindeydi. “Ama o zaman,” dedi. “İlk kıssadan hissemi duymak ister misin?”
Sadece başımı salladım.
Bana bir adım attığında istemsiz bir adım gerilemiştim, kapıyla boyadığımız duvar arasında sıkışmıştım.
“O anki duygunu, o anki duygunun ne olduğunu duymayı hak edecek insanlara söylemekten çekinme çünkü gelecekte aynı şeyleri söyleyeceğin zaman, geçmişte söyleseydin derler ve seni takmazlar. Hislerini bilmesi gereken kişilerin seni takmayacak insanlara dönüşebileceklerini unutmadan yap bunu.” Yapabilse üzerime doğru daha fazla adım atardı. “Ben bu hatayı çok yaptım ve haklıyken haksız çıktım, sen yapma.” Serhat neden gözlere baktığında hiçbir şekilde o gözlerden gözlerini ayırmıyordu ki? “Demin sana zaten çoktan anlaşmıştık demiştim, vakti zamanında sana hissettiklerimi söylememişim bile. Belki de kafamda senin hakkında verdiğim kararları sana sormadan onaylamışım. Bu senin duymayı hak etmeyecek biri olduğundan değil, bu sadece benim hiçbir zaman uygulamadığım ama ben dışındaki herkesin uygulaması gereken bir tavsiyem.”
Yutkundum ve nefeslendim. “Gerildiğimde kafam konuşulanlara değil sadece kendi hissettiklerime kayıyor,” dedim onun bu yakınlığını kastederek.
“O zaman ikinci kıssadan hisse,” dedi ve kapıyı tuttu, etrafım sarılmıştı. “Hiçbir zaman bütünüyle rahat hissetmeyeceksin ve sen rahatken de rahatsız ve gerginken de hem kendi duygularını hem de karşındakinin ne demek istediğini anlamaya çalışan biri olmalısın.” Yakınlığından ötürü yaslandığım duvarla bir olacağımı sanıyordum. “En tehlikeli anlarda bile zihnin açık olmalı. Kafan ve algıların sadece açık olsun, bu ikisi sana yeter. Benim kafam ve algılarım her zaman açık, zaten üçüncü olarak da sürekli tetikteyim.”
Onun yoğun bakışlarını daha fazla kaldıramadığımda “Ben bunları sindireceğim,” dedim ve kapıyı iteklemeye çalıştım ama kapıyı daha fazla tuttu.
“Sadece kapalı alan fobinin olmadığını düşün.”
An o kadar tuhaftı ki, en son bana dediklerini uygulamam gerektiğini kastettiğini anlayabildiğimde tam aksine kapıyı tutan elini tuttum ve beni daha fazla sıkıştırmasını sağladım kapıyla duvar arasında. Bu karşına çıkan engellerden daha doğrusu tehditlerden daha fazlasıyla baş edebileceğinin göstergesiydi sanırım. “Yeterli mi?”
Bana bakmaya devam etti. Bakışları o kadar yoğun ve derindi ki kendimi bir karadelikte savrulurken sürekli boşluğa tutunmaya çalışan biri gibi hissetmiştim.
Zaman ben yine saniyeleri sayarken gelecekten ilerleyeceğim kadar ağır akarken, hayır onun yeşil gözlerini seyrederken, hayır algılarım kapanırken, düşünceler bulanırken, hayır sadece kafam karışıyordu.
Elinin üzerindeki elimi bir anda ters çevirip tuttuğunda dipsiz bir kuyu gibi bakan gözleriyle bağlantımı koparıp başımın üzerine elimi sabitlemesini seyrettim. Nabzımı hissedebildiğim zaman aralığında öteki eliyle çoktan yanağımı, hayır çenemi, hayır boynumu veya kısa saçlarıma parmaklarını geçirmişti bile. Ne olduğunu anlayamadığımda ama yeniden onun gözlerine baktığımda şu kısacık zamanda bütün tutkuyu ve şehveti hissetmiştim. Burnu burnuma dokunduğunda başımın üzerindeki elimi sıktı sonra sıcak nefesini hissettim ve yutkunamadım bile. Bakışlarım ve bakışları inanılmaz yumuşamıştı, belki de dudaklarımızın temasına milimler kaldığında dudaklarını kımıldatmadan yutkundu.
“Her zaman ama her zaman, şartlar ne olursa olsun algılar açık, zihin ferah ve beden tetikte olmalı.”
Bu bana bir gönderme miydi yoksa kendisine bir hatırlatma mıydı bilmiyordum ama sanırım sadece genişlemiş gözbebeklerine inanacaktım.
Gözlerime odaklandı bir süre sonra da samimi bir şekilde gülümsedi, içten bir şekilde gülümseyip aynı karşılığı verdiğimde ilk önce elimi bıraktı daha sonra da benden uzaklaştı.
Kendine bir gönderme ve bana bir hatırlatmaymış gibi gözleri bir şeyler aradı en son da boş gazoz şişesini fark ettiğinde yüzünü buruşturdu. Ben ise anın etkisinden çıkamamış gibiydim, biz öpüşecektik ama öpüşmemiştik.
Ellerini birbirine sürttü. “Mutfağa gidelim mi?” Kapının kolunu tuttu, acayip normaldi hem de hiç beklemediğim kadar. “Duvar için bu kadarı yeter bile.”
Belli belirsiz yutkundum çünkü sanki demin hiç yaşanmamış gibi davranıyor, davranabiliyordu. “Ama bazı yerler hala boyasız.” Açık tenli olmak istemezdim, renk değiştirdiğime emindim çünkü.
Belki de yanılıyordum, haddinden fazla anormaldi. Nefeslendiğinde eş zamanlı alnını sıvazlamıştı ve az önce hiç yaşanmamış gibi davranmadığını anlamıştım, sadece o andan çıkmaya çabalıyordu. “Duvara parça parça aynalar yapıştıracağım, o yüzden sıkıntı yok.”
Aklı başında bir deli.
Adımladığında peşinden ilerledim, koridordaydık. Koridordaki aynalara bakmamaya çalışıyordum. Onun sözlerini hatırladım. Algılar açık, zihin ferah ve beden tetikte. “Mutfağa gitme teklifinin nedeni açlık kokan nefesim miydi?” Bunu sormadan önceki düşünme aşamasında değil, sorarken bile değil sorduktan sonra utanmıştım.
Önden ilerlerken gülümsediğini işittim. “Akıllı kişiler çabuk öğreniyorlar, ama o zekiler miydi yoksa?”
Ağzımın kokup kokmayacağını kontrol edecektim ama bunu yaparsam hakkımda olumsuz düşünebilirdi belki de ya da ben kafamda kurmaya başlamıştım. Çekingen adımlarımla mutfağa girdiğimde buzdolabını açtı.
“Algılar açık falan fistan hikâye kısımlarını geçersek eğer seni, evet seni saatlerce öpebileceğimi, daha doğrusu öpmek istediğimi aklına kazı derdim ve diyorum da, o zaman ağzının açlık kokup kokmadığının cevabını çok iyi anlamış olursun zaten.”
Suspus olduğumda güzel bir cevap almıştım. Güzel bir cevap aldığım için suspus olmuştum.
Ben? Biz? Biz şu an ne yapıyorduk? Benim burada ne işim vardı? Babamın beni yabancı bir adamın evinde bilmesi nelere sebep olurdu? Şu an sadece babama inat mı yapıyordum bütün bunları yoksa Serhat’a karşı bir hoşlantım olduğu için mi? Ayrımını nasıl yapacaktım? Serhat bana açık davranıyordu, bu durumu ona açmam gerekir miydi? Hiçbir şey anlayamıyordum.
“Yemek yapmayı seviyor musun veya biliyor musun?” dedim bir anda.
“Bilgilerim beni hayatta tutabilecek kadar sadece,” dediğinde buzdolabından dilimlenmiş karpuz ve peynir çıkartmıştı.
Yemek masasının üzerine koyduğunda sepetten tam ekmek çıkarttı sonra da tam ekmeği ikiye böldü. Ben sadece sandalyenin köşesine sinmiş annesinin yemekleri hazır edişini seyreden bir bebek gibiydim. Yarım ekmeklerin içini peynirle doldurdu sonra da birini bana verdi. En son çekmeceden iki çatal çıkartmıştı.
“Bu ekmeğin hepsini bitiremem ama.” Ellerimi kucağımda birleştirmiştim.
“Bütün evin duvarlarını boyamaya başlarsan yarımını değil bütününü bile bitirirsin.”
Başlaması için onu bekliyordum ama o telefonunu çıkarttı ve bir şeyler seyrederek yemeye koyuldu.
“Fakir ve sıradan bir üniversite öğrencisi olduğun evinde yemek olmayışından anlaşılıyor,” dedim çünkü telefonu bırakıp benimle ilgilenmesini istiyordum ani bir dürtüyle.
“Ben zaten sıradan ve fakir bir üniversite öğrencisiyim.”
“Evet çünkü ekim ayında tatlı ve kıpkırmızı bir karpuz bulabilecek kadar fakir bir üniversite öğrencisisin.”
“Çabuk öğreniyor, öğrencimi düzgün seçmişim.”
Hiç düşünmeden telefonunu güç tuşundan kapattı ve bana verdi odağını. “Yerimde bir başkası olsaydı ve yemen için sana böyle bir sunum yapsaydı ne yapardın?”
Ağzımdakileri çabucak çiğneyip yuttum. “Yemezdim.”
“Ama ucunda bütün hepsini sana zorla yedirme ihtimali bile var.” Gözleri kısıktı. “İki tabakta da dozajları farklı ayarlanmış zehir muhabbetini es geçiyorum şimdilik.”
Düşündüm ama konuşamadım.
“Ben karpuzumdan yedim mi? Ortak tabak ise kendi önümden yedim, yemişimdir, yememi beklemişsindir sohbete dalıyormuşsun gibi yaparak mesela?”
Sessiz bir şekilde başımı salladım.
“O zaman karşındakinin yediğinde bir sıkıntı yoktur diye düşünebilirsin, değil mi?”
Yine başımı salladım.
“Bir şekilde tabakları değiştirmen gerekiyordur.”
Karpuz yemeyi bırakmıştım, sadece onu seyrediyordum.
“Deneyebilirsin,” dedi teşvik edici bir tonda ve mimikle.
“Bana buzdolabından biraz daha peynir çıkarabilir misin?” diye konuştum kısık bir tonda.
Hoşuna gidermiş gibi ayağa kalktı ve buzdolabına ilerledi, karpuz tabağını çevirdim o esnada.
“Ama yanlış hamle,” diye konuştu ve ayaktayken bana baktı. Arkanda balkona açılan camdan bir balkon kapısı var ve ne yaptığını buzdolabının yansımasından seçebildim.”
“İnsanlar bu kadar karmaşık mı düşünüyorlar?” dedim kafam karışmış bir halde.
“Hayır,” dedi ayakta dikilmeye devam ederken. “Sadece biz bu şekilde düşünebiliyorsak başkalarının da düşünebiliyor olma ihtimalini göz ardı etmiyoruz, o kadar.” Gözlerini yumup açtı. “Beni başka bir odaya yönlendir.”
Nefeslendim, zorlanıyordum. Herhangi bir şey yeme isteği uçmuştu. “Karpuzun soğukluğundan herhalde, üşüdüğümü hissediyorum. Bana sweatshirtlerinden birini getirebilir misin?”
“Üzerimdeki sweatshirti bir deli gibi çıkarıp sana vermeyeceğimi varsayaraktan,” dedi ve mutfaktan ayrıldı, bir kez daha karpuz tabağını döndürdüm.
İçeriye girdiğinde anında sandalyesine çöktü. Karpuzları seyrederken birine çatalını batırıp yedi. “Karpuzların konumunu ezberlememiş gibi ya da ayrı tabaklar karışmasın diye bıraktığım minik izleri şimdilik fark etmemişim gibi davranacağım.”
Ona o kadar karmakarışık baktım ki bu karmaşıklığın arasında hayranlık duymak da vardı neden sorusunu içeren cümleler de.
“Şimdilik fark etmemişim gibi davranacağım çünkü sonra şakaklarda namlu parmaklarda tetik olmasın.”
Hala onu seyrettiğim esnada “Öğle molasında olduğunu ardından da eve gittiğini ve annenin yaptığı yemeği yediğini varsay,” dedi sakin bir tonda ve onun yarım ekmeğini bitirmek üzere olduğunu fark ettim. “O elindeki ekmek karpuzla eşdeğer bir şekilde bitmeli.”
Peynirli ekmekten bir ısırık daha aldığımda Serhat yeniden telefonuna dönmüştü ve ben hiçbir şekilde telefonuna bakmasını istemiyordum. Telefonunu bırakması için ne yapabilirim diye düşündüğümde ağzımdaki peynirin tadının ne kadar ağır olduğunu fark ettim.
“Peyniri nereden aldın?”
Gözleri telefonundan ayrılmadı ama beni duydu. “Adana’dan bir akraba gönderdi.”
Telefonunu bıraktıramıyordum. Ağzımdaki karpuzun tadını düşündüm, bana tatlıları çağrıştırdı.
“Adana’nın meşhur tatlıları var mı?”
“İzmir bombasına karşı Adana tatlılarında kazanan her zaman insanın kendi tat duyusudur.”
Sanırım pes ediyordum çünkü telefonu bırakmasını sağlayamıyordum bir türlü. Arada bir ağzına karpuz atıp telefonunda video kaydırıyordu ve onunla iletişim kurmaya çalışmama sadece hiç alakası yokmuşçasına cevap veriyordu.
Oturduğum sandalyede köşeme çekilmiş hissettiğimde iştahım kaçtı ve ekmeği bitiremeyeceğimi fark ettim. Normal şartlarda bitirebilirdim ama bu şekilde hevessiz hissederek iştahımı canlandıramazdım.
Serhat bir anda telefonunu bana doğru çevirdi ve bir gönderiyi okumamı işaret etti. Bir adam vardı tarlanın önünde ve yetiştirdiği karpuzlarını satamadığından bahsediyordu.
“Sana mı inanayım yoksa şu anda yediğimiz karpuza mı?” dedi Serhat gönderiye sözel bir yorum eklediğinde ama bunu söylerken ki ifadesinden ciddiyetinin seviyesini ölçememiştim. Mesela ekim ayında oluşumuzu tekrarlasam yaptığım ironiyi anlamadın mı deyip göz devirebilirdi.
Sadece gülümsediğimde telefonunu kapattı bir kez daha ve elindeki çatalını da masaya bıraktığında kollarını masaya dayadı ardından da beni seyretti, hayır daha çok elimde tuttuğum peynirli ekmeği ve önümdeki karpuzların bir türlü azalamayışını.
“Telefonumu bırakmamı istediğinde sadece telefonunu bırakır mısın demen yeterli,” dedi bir anda ve utandığımda düşünemedim bile ardından bir kurtarıcımmış gibi Serhat’ın telefonu çaldı.
Telefonu açarmış gibi gelmişti ama o hiç kımıldamadan sadece masanın üzerindeki telefonunun ekranında yazan ismi okudu gözleriyle.
Şiştiğimi hissetmeye başlıyordum ama elimdekini yarım bırakamıyordum bir türlü.
Minik bir yemek masasında çaprazlama oturuyorduk ve boş iki sandalye daha vardı. Serhat garip bir şekilde oturduğum sandalye de dahil olmak üzere bir inceleme yaptı ardından da ayağa kalktı ve mutfaktan ayrıldı.
Telefon ısrarcı bir şekilde çalmaya devam ettiğinde üzerime ani bıraktığı tedirginlikten ötürü ayağa kalkıp da telefonunda yazan isme bakmaya gidememiştim çünkü boş sandalyelerden birini doldurmak için mutfaktan ayrıldığını düşünmüştüm. Odadaki insan her kimse buraya gelecekmiş gibi hissetmiştim bir an ve sanırım artık buradan gitmek istiyordum.
Telefon hala susmadığında ve zil sesi kulağımda korkunç bir çınlamaya dönüştüğünde Serhat elinde bir kitap ve kalemle içeriye girdi, bakışlarımı çekinceyle kaçırıp halıya baktığımda yeniden sandalyesine kurulmuştu.
Telefon bir kez daha çaldı, Serhat gözlerini devirerek meşgule attı ve kitabını açtı ardından da tükenmez kalemin kafasına bastırdı.
Açtığı üst düzey bir fizik kitabıydı. Bunu mutfakta yaptığına göre beni bekliyor olmalıydı. İnanılmaz derecede baskı altında hissettiğimde ekmekten ısırdım ama bu kez biraz daha büyük çünkü bir an önce bitirmeliydim.
Kitaptan bir şeye odaklandığında telefon bir kez daha çaldı, Serhat derin bir nefes verdi ardından da neon yeşili gözlerini kitaptan ayırmadan çağrıyı yanıtladı.
“Alo, Serhat?” telefondaki bu kadın sesi garip bir şekilde tanıdık gelmişti.
“Efendim,” dedi Serhat siyah tükenmez kalemini kâğıda sürterken.
“Nasılsın?”
“Gayet iyiyim, kendi yağımızda kavruluyoruz işte.”
“Serhat ona bakılırsa herkes kendi yağında kavruluyor. Başka nasılsın?”
“Başka,” diye mırıldandı Serhat. Fizik kitabını eliyle ters çevirdi iki saniyeliğine ve inceledi. “Paramızla da rezil oluyoruz. Onun dışında pek de bir şey yok.”
“Sana nasılsın diyorum değil mi Serhat? Adam gibi cevap vermeni bekliyorum.”
Şifreli mi konuşuyorlardı, ciddiler miydi ya da sıradan arkadaşça bir sohbet miydi anlayamıyordum.
Serhat gözleriyle bitirmek üzere olduğum peynirli ekmeği ve karpuzu gösterdiğinde onu seyreden halimden çıkıp yeniden hareketlendim ve yemeye koyuldum.
“Matematik problemleri çözerken A noktasından B noktasına ulaştım ve bir baktım ki B noktasında bir havuz varmış. Hiç affetmedim ve havuzda boğulmaya koyuldum ardından da kendi hacmimle beraber havuzun da hacmini bulmaya çalıştım falan. Karmakarışık şeyler anlayacağın ama karmaşıklığı sadece bilmeyen birilerine.”
Telefonundaki kadın boğazını temizledi ve “Anladım,” dedi ardından da “E ben geçeyim o zaman,” dediğinde “Haberleşiriz yine,” dedi Serhat ardından da telefonu kapattılar.
“Gördün mü?” dedi Serhat bana dönerek. “Bana ne yapıyorsun demek yerine ısrarla nasılsın diye sormasaydı telefonu çoktan kapatabilirdik. Nasılsın ve ne yapıyorsun soruları aynı cevapları içermez.”
Ekmeği bitirdiğimden ellerimi birbirine sürterek çırptım ardından da son karpuz dilimini ağzıma attım. Gözleriyle ağır bir şekilde beni seyretti.
“Ve birine bir şey yaptırmak istediğinde saman altından biraz baskı biraz da karşındakinin huyuna gitmek gerekir. Sana duvarı boyattım ve karşılıksız yemeyeceğin karpuz peyniri yedirdim. Bitirmen konusunda ısrar ettim ve hareketlerimle de üzerinde kurduğum baskıyla pekiştirdim bunları. Benim sonucum.” Gözleri masayı taradı. “Benim irademle bitirdiğin peynirli ekmek ve karpuz.” Dudaklarını yaladı ve gözlerimin içine baktı. “Ve senin sonucun. Kendi irademle bıraktığım telefonum.”
“Yarım ekmeği bitirdim,” diye geveledim. “Kaldı otuz dokuz buçuk ekmek.”
Donuk gözlerle bakıyordum ama onun bakışları yumuşamıştı hatta gülümsedi bile. “23 fırın ekmek diyelim biz ona.”
Ben de ifademi bozup gülümseyecektim fakat bu sefer diğer bütün sesleri kölesi edecek kadar güçlü bir ses duyuldu öteki odadan. İstifimi bozmamaya çalışıyordum ama artık yeterdi, buradan gitmek istiyordum, ne yaptığımızı anlayamıyordum ve bu tuhaflıktan kurtulmak istiyordum.
“Biliyor musun?” dedi Serhat sakin bir dille. “İnsanlar her zaman olmasa da çoğu zaman kendilerine zarar verecek etkenleri daha çekici buluyorlar.” Sol kolunu seyretti sonra da kafası başka bir yere kaydı ve bu düşünce olarak da aynı şekildi. “Ve yine biliyor musun, şu hayatta bir istisna dışında hiç kaybetmedim. Kaybetmeyen insanlar pes etmeyen insanlardır.”
“Neden bir anda böyle bir konuşma yaptın ki, Serhat?” Artık bu kadar karmaşayı ve çözülmeyi bekleyen cümleleri kaldıramadığımı hissediyordum. Bardak taşmıyordu, bardak okyanustaydı.
“O anki duygunu duymayı hak eden insan demiştik, hisler demiştik, kafandan geçenleri anlat demiştik hepsini dile getirmesen de en azından ucundan kıyısından hissettirebilmek adına.”
“Ben artık gitmeliyim,” diye mırıldandım. Bir an Serhat’ın telefonundan çalan şarkının ne zaman kapatıldığını hatırlayamayarak.
“Seni ben bırakırım,” dediğinde kitabını kapatmıştı.
“Ben,” dedim gözlerimi hiç kırpmadan dik dik Serhat’a bakarken. “Mügelere uğrayacağım. Karşı siteye gideceğim yani. Yani kendim giderim.”
Gülümsedi, ifadesinden herhangi bir şey anlamamı engelleyecek bir duvarla. “Sözler tutulmak için verilmez ama tehditler kesin bir şekilde gerçekleştirilmek için savrulur.”
Ne demek istediğini daha fazla anlayamadığımda bakışlarımı altta kalmamak adına mağrur bir halde eğdim ve sandalyeden ayağa kalktım. O kadar pasifleşmiştim ki mutfak kapısına yürürken bakışlarımı yerden kaldıramadığım gibi ellerimi önümde kavuşturacaktım.
Ayağa kalktığında arkamda resmen gölgesi belirmişti.
Koridora girdiğimde arabada bıraktığım sırt çantamı duvara yaslı bir halde gördüm, okyanus gündüz gözüyle bile korkutucuydu.
Çantam buraya ne ara geldi diye Serhat’a sormaya inanılmaz derecede çekindiğimde içimde tedirginlik hatta ona karşı oluşan bir korku da vardı. Ona, davranışlarına ve sadece bazen görebildiğim hareketlerinin sonuçlarına yetişemiyordum.
Koridor duvarındaki aynanın karşısındaydı, kendisini seyrediyordu. Korkuyu bir kenara bırakıp ama yine de çekinmeye devam ederek yanına gittim ve onunla aynadan baktım ama kendime değil, ona.
Neon yeşili gözlerini bir kez daha yakından seyretmek isterdim ama onu seyrederken beni seyretmemesi gerekiyordu. İşte bu Serhat etkisiydi.
Uzun bir süre kendisini seyretti ama ben kendime bakamadım. Kendisini seyrederken ne düşündüğünü, aklına ne çağrıştırdığını ya da neleri yapmak istediğini bilmeyi o kadar isterdim ki ama ben sadece boş gözlerle onu seyrettim.
“Sadece bıktım artık de.”
“Ne?” dedim anında.
“Ne değil,” dedi. “Anlamasan bile anladın, görürsün.”
“Sadece,” dedim. Dış kapıyı açıp buradan kaçma isteğimi yansıtmamak adına kapıya bir kez bile bakmadım ve Serhat’ın kendisini seyreden haline baktım. “Sadece kafanın içinden anlık minik bir kesit paylaşır mısın?”
Beni onaylamadığında hiçbir şey konuşmayacak sanmıştım ama birkaç saniye sonra nefesini verirken dudaklarını yaladı.
“Galiba bana benzeyen birini bulmuştum ve bu iyi bir şey değildi çünkü insan, kendisi ile baş edebilir miydi?” Yutkunduğumda “Ayna ve yansıması,” dedi duyulur duyulmaz bir tonda. “Ya da sadece bir alt devre.”
Ya ben dünyanın en aptal insanıydım ya da Serhat dünyanın en karmakarışık kişisiydi. Bunun ortası olamazdı.
“Boynuz kulağı geçer derler ama bu boy uzunluğu o boynuzun bir kavgada kırılmamasına ya da gelip de birinin kesmemesine bağlı. Kulak kavga etmez, sadece duyar. Kulağı da kesebilirsin elbette ama para eden boynuzu kesmek her zaman olmasa da çoğu zaman daha mantıklıdır. Kulak sadece küpelerle süslenir.”
Bir adım geri kaydığımda aynadan kendi gözlerini seyretmeyi kesti ve bana doğru döndü hatta yorulmak bilmeyen bakışlarında öyle üstün bir hakimiyetle baktı ki bana ve üzerime doğru adımladı öyle ki o haliyle yeniden herhangi bir kapıyla duvar arasında sıkışıp kalacağımı düşünmüştüm.
“Ben,” diyebildim nefeslenerek. Elim belli belirsiz arkamdaki dış kapıyı gösterebildi. “Gideyim en iyisi artık.” Yutkundum. Uzun boyundan ötürü başımı kaldırdığımda sadece onun çehresini değil tavandaki aynayla da karşılaşmıştım.
İşaret parmağıyla havayı gösterdiğinde onun aklı başında bir deli değil de tamamen bir deli olduğunu düşündüm. “O ayna bizi tepeden seyrediyor.”
Tavandaki aynadan ikimizi seyrettim, Serhat ise başını kaldırmamıştı ve başını eğerek bana bakıyordu.
“Yukarıdan bakmak güzeldir,” dedi bu sefer de.
“Yine de üstün olacaksın, bunun için çabalayacaksın ama üstten de bakmayacaksın,” dedim ona ayak uydurarak ve üzerimde oluşturduğu baskıyı azaltmak adına geri adımladım.
Bir an, hatta anlayamadığım bir an o kadar mülayim bir şekilde bakmıştı ki bana buradan hiç gitmemeyi istemiştim ama gururumdan burada biraz daha kalabileceğimi söyleyemedim.
Çantamı sırtıma taktığımda ve ayakkabımı giydiğimde kapı girişine omzunu yaslamış bir halde beni bekliyordu.
“Yarın görüşürüz o halde.”
Kafam hiçbir şeye basmadığı halde sırf gidişatı ve yolun sonunu merak ettiğim için başımı salladım. “Yarın okulda görüşürüz.”
Asansör aynasından bile kendimi seyredememiştim. Ayna ve yansıması buydu. Gözlerime bakardım, başkasının gözleriyle bakışırdım sonra da. Ela gözler yeşile, kahverengine ya da siyaha dönüşebilirdi. Ayna vardı, yansıması ve bir de düşündüklerimiz doğrultusunda görmek istediklerimiz.
//
19. bölüm de bitti, bir sonraki bölüm ilk kitabın finalidir benim için. Senelerimi verdim belki ama her şeyiyle değiyor.
Başarmak benim için zihnimde yazılacak hiçbir şey bırakmayana kadar devam etmektir. Çünkü bomboş bir zihin istiyorum ama bir yandan da ağırdan alıyorum her şeyi çünkü süreci seviyorum. Söyleyeceklerim bu kadar :)
Instagram: esmanur.yilmaazz