1 EKİM PAZARTESİ, 2018
Dünyada milyarlarca insan vardı ve o her bir insan; seviyordu, seviliyordu ya da öyle şeyler yaşamıştı ki artık hiçbir şey hissetmiyordu.
İnsanlar sevgiyi isteyen varlıklardı. Sevgiyi vermekten önce sevgiyi alma eğilimdelerdi çünkü sevilmenin sevmekten daha karlı bir iş olduğunu düşünürlerdi. Ama işin gerçek boyutu hiçbir zaman bir netliğe oturtulamazdı çünkü davranış aynı olsa da karşımızdaki insanların bize hissettirdikleri hep farklıydı. İki insana verdiğin sevgiden belki de üç farklı sonuç çıkartırdın.
Çevremdeki kişiler tarafından sevilmediğimi biliyordum çünkü sevgiyi almış kişideki değerli hissetme ve özgüven kavramlarına çok uzaktım ama buna rağmen içimde sevgi kırıntıları vardı. Sevmek, sevdiklerimizin başına kötü bir şeyin gelmemesi için çabalamaksa eğer evet, seviyordum. Sevmek, sevdiklerimizin yüzünde hep gülümseme görmek istemekse eğer işte o zaman sevmiyordum çünkü insanların yüzlerindeki tebessümü umursamıyordum. Demek ki yarı yarıya seviyordum ve insanlardan da hâlâ umudum kesilmemişti.
İnsanlar sevdikleri kişileri gördüklerinde bile heyecanlanırlardı, filmlerde ve kitaplarda bunu iyi şekilde de yansıtırlardı ama ben korkudan dolayı heyecanı hissetmiştim, öfkeli olduğumu belli etmesem de sinirliyken de heyecan kırıntıları hissediyordum, utanacağım zaman da ve proje ödevlerimi bir topluluğa anlatırken de nabzım yükseliyordu. Kontrolümü kaybetmememe rağmen bazen paniklediğimde de heyecanı hissediyordum.
O adamın sadece dört adım kadar uzağındaydım ama ilerleyemiyordum çünkü heyecanı hissediyordum. Kalbim hızlı atmıyordu, aklım başımdaydı, nefeslerim kısmen düzenliydi, korkmuyordum, öfke ya da panik hissi yoktu, konuşmalar da yapmıyordum ama yine de heyecanı hissediyordum. Çünkü burada bir bilinmezliğin yarattığı gerginlik vardı.
Onun duyamayacağı bir şekilde içime yavaş ama derin bir nefes çektim. Sırtını görüyordum, başı öne doğru eğikti ve elinde tuttuğu telefonuna bakıyordu hala. Dalgın gibiydi. Dudaklarımın arasından çok sessizce nefesimi verdim ve onun uzun bedenini boydan boya izledim. Geldiğimi nasıl haber vereceğimi düşünüyordum çünkü gerçekten de uğraştırmayacaktım.
Birazdan yapacağım şeyin sorumlusu oydu çünkü onun ayağına çaresiz bırakıldığımdan kolayca geleceğimin farkındaydı. Gururum, başkalarının ayağına kuzu kuzuya gitmeme onay vermedi ve karşımdakinden de korkmadığımı ona kanıtlamamı istedi.
Bir şeyden güç almalıydım, bu hava oldu. Soğuk havayı bir kez daha en derin haliyle içime çektim ve parmak uçlarımda adamın dibine kadar yürüdüm. Aramızda hiç boşluk kalmayacak şekilde arkasında durdum ve tüm cesaretimi toplayıp onu sol omuzundan bir anda itekledim.
Bir iki adım ileri sarsıldı. Yaşadığı şokun etkisini kullanarak o daha bana bakamadan çevik bir hareketle elindeki telefonu kaptığım gibi yolcu koltuğunun yanına kadar koşup durdum. Hızla telefonuna baktığım sırada bunu görmeyi hiç beklemiyordum.
Eğilip düşecek sandığım anda ellerinin avuç içlerini açarak dengesini sağladı ve doğruldu. Sonra bana doğru gelmeye başladığı sırada telefonunda okuduğum yazıyı tekrarladım, onun yüzüne geçirdiği siyah bereye bakarak: "Çin’de panda bakıcılığı yapan insanların aylık maaşı otuz altı bin lira." Sosyal medyadaki bir bilgi sayfasında aynen böyle yazıyordu. “Maaşı çok iyiymiş.” Bana doğru geliyordu. "Çin'e gidip panda bakıcılığı yapmayı mı düşünüyorsun?" dediğimde tam önümde durdu ve iki elimle sıkıca tuttuğum telefonunu çekip aldı.
Nasıl bu kadar normal ve rahat davranabildiğime içten içe şaşırdığımda onun hareketlerini seyrediyordum. Telefonunu kapatıp siyah eşofmanın cebine attı ve elini diğer cebine sokup ufak bir not defteriyle kalem çıkarttığı sırada kafamın, onun omuzlarına ancak gelebildiğini tespit ettim. Benden uzundu ve ben, benden uzun insanlarla karşı karşıya kaldığımda her zamankinden daha gergin ve zayıf hissederdim. Bir adım geriledim.
Not defterinin bir sayfasına kalemiyle yazı yazmaya başladı. O bitirene kadar da sabırla onu bekledim. Okuldan geç çıktığım için öğrenci topluluğu artık kalmamıştı ve okuldan kırk beş adım kadar uzakta olduğumuzdan dikkat çekmiyorduk.
Sadece karşılıklı duruyorduk ve kalemin kâğıda sürtünme sesiyle onu bekliyordum. En sonunda kâğıdı not defterinden koparttı ve çıkan kâğıdın yırtılma sesiyle eş zamanlı kâğıdı bana uzattı. Parmak uçlarımla kâğıdı alıp okumaya başladım.
"Maaşı bayağı iyiymiş ancak Çin zeki bir halk, pandaların nesli tükenme altındayken işi tehlikeye atmak istemeyeceklerinden yabancı birini almazlar aralarına. Ben de olsam herkese güvenmem, sonuçta pandaları zehirlemeyeceğimin bir garantisi yok ve ayrıca ülkemi seviyorum. Canım Türkiyem. Gitmiyorum korkmayın." Okumayı bitirip kâğıdın az ötesine baktığımda düşündüğüm tek şey el yazısının güzelliğiydi.
Kafamı kaldırıp görünmeyen yüzüne baktım. "Konuşmak senin için çok zor olmalı," dediğimde ona kâğıdı uzatıyordum.
Kafasıyla arabayı gösterip yanımdan geçti ve sürücü koltuğuna kadar yürüdüğünde ona doğru döndüm. Arabasının kapısını açtı ve tam oturacakken hareket etmediğimi fark etti. Elleriyle arabasının üst kısmını tuttu ve kafasını sorgularcasına salladı.
Çaresiz olduğumdan, ona zorluk çıkartmadan onunla gideceğimin adı gibi farkındaydı ve o, benimle hiç uğraşmadan istediğini elde ediyordu. Ben ise bu durumu kendime yediremiyordum. Onun beni zorla götürmesi, benim onların yanına kendi ayaklarımla gitmemden daha gurur dolu olurdu ve o zaman da her şey daha da akla uygun olurdu. Yine de yüzümü çok rahatmışım gibi bir şekle soktum. Hislerimi saklama yaptığım en iyi şeyler arasındaydı.
Dik durdum ve ciddiyetimi koruyarak yolcu koltuğuna doğru yürümeye başladım. "Sanırım öne oturacağım, diğer türlü özel şoförümmüş gibi görüneceksin."
Oraya gitmek istemiyordum ama eve geç kaldığım her dakika babamın eve benden önce geldiği düşüncesi geliyordu aklıma. Korkunun bana yerleşmesi için yeterli bir sebepti bu durum. Her şey göz açıp kapayıncaya kadar olmalıydı çünkü boşuna uzatıp durmamın da bir anlamı yoktu.
Eliyle önde oturacağım koltuğu gösterip sürücü koltuğuna oturdu ve kapısını kapattı. Kendimi rahat hissetmek adına arabasının arka kapısını açıp sırtımdaki çantayı düzgün bir şekilde koltuğa yerleştirdim ve kapıyı kapattım.
Ön koltuğun kapısını açtığımda içeri oturdum ve kendimi ateşe attığımı hissetmeyi beklerken aksine tahmin ettiğimden daha rahattım. Yan tarafımda oturan adam, hâlâ benden uzundu ve ben de yanında kısa kaldığımdan kendimi küçük hissediyordum fakat çok abartılacak kadar da hissettirmiyordu.
Oturduğum yerden eğilerek kapıyı kapattım ve ona döndüm. Şu ana kadar beni izlemişti. "Merak etme," dedim ciddi ifademle. Onun yüzüne geçirdiği beresine derinden baktım. "Bir şey çalmadım."
Bana bakmayı kesti ve kemerini taktığında ben de kemerimi taktım. Onunla arama mesafe koyduğumu fark etmiş olmalıydı, bundan dolayı bana doğru eğilmek yerine vitesin gerisinden, arabanın göğüslük kısmına tutundu ve torpidoyu açtı. Normal olarak kolu dizimin altına sürtündüğünde elimi burnuma götürüp nefesimi sıkılganca verdim ve sağ tarafımdaki camdan dışarıya baktım.
Kucağıma beyaz bir bez koydu ve torpidoyu kapatarak anahtarı kontağa yerleştirip çevirdiğinde arabanın motorunu çalıştırmış oldu.
Eğer ailesiz bir çocuk olsaydım bunlar asla üstümde hakimiyet kuramazlardı ve benimle de baş edemezlerdi çünkü üzerimde kendimden başka bir sorumluluğum olmazdı. Şu an ailemin sorumluluğu altındaydım ve belli bir zaman sonra da ailem benim sorumluluğum altında olacaktı ve yüklerden de kurtulamıyordum. Yakınlık derecesi zaafları belirliyordu.
Arabayı sürmek için gözlerimi bağlamamı bekliyordu. Kafamı koltuğa tamamen yaslayıp ona doğru döndüm. Yanağım koltuğun derisine yaslanmıştı. "Gittiğim yerleri hafızama kazıyamayacak kadar geri zekâlıyım deseydim, bu inandırıcı olur muydu?" Gittiğim her yeri aklımda tutabiliyordum, öyle ki unutmamak için o bölgedeki market isimlerini bile ezberlerdim.
Kafasını iki yana salladı ve eliyle gözlerimi gösterdi. "Zaten," dedim ve ellerimle beyaz bezi kavradım. "Seni denemiştim, " dediğimde beyaz bez ile gözlerimi bağladım ve arkadan da düğümledim. Şimdi karanlıktaydım.
Az önce gözlerimi bağlamak için öne gelmiştim, sırtımı dikleştirdim ve tekrardan koltuğa yaslandım, parmaklarımı birbirine doladım ve ellerimi kucağıma koydum, dizlerimi de birbirine değdirdim. Arabanın motoru çalışıyordu fakat hareket etmiyorduk. Yaptığım tek şey sakince oturup arabayı sürmesini beklemekti. Beni izlediğini düşünmek istemiyordum, biraz daha bekledim. Hâlâ arabayı sürmüyordu.
Konuşmak için dudaklarımı araladım fakat hemen sonrasında bundan vazgeçtim ve dudaklarımı birbirine bastırdım. Arabanın içi o kadar sessizdi ki sanki dışarıdaki hiçbir gürültü kulağımıza ulaşmıyordu. Sadece onun ve benim nefes seslerimizi duyduğumda bundan rahatsız oldum ve hiç ses çıkmayacak şekilde nefes almaya başladım. Şimdi sadece onun nefesinin sesi vardı.
Beni izlediğine adım gibi emindim. Hareket etmediğimiz her dakika eve daha da geç kalıyordum ve bunu bile dile getirmedim. Konuşmayı reddediyordum ve sessizliği kucaklıyordum.
Bir süre sonra bir hareketlenme oldu ve vites sesiyle beraber arabayı sürmeye başladı. Nefesimi gülümseyerek verdim. İnanıyordum ki sessizlik büyük bir silahtı, bir söz bazen hiçbir etki etmezdi ama sessizliğin belirsizliği ve bir yandan da netliği bir ağırlık olarak insanın içine oturabilirdi.
Bacaklarımda bir anda sıcak bir şey hissettiğimde elimle bacağımda olan şeyi tuttum. Yumuşak, yünlü ve sıcaktı. Bu onun yüzünü gizlediği kar maskesiydi. Kar maskesini bacağımdan çekmeden tuttum ve yününü sıktım.
Büyük bir aydınlanma yaşadığımda kısa bir an şaşırdım ve aklımı topladığımda ise ellerim hemen gözlerimdeki beze doğru gitti.
Ne yapacağımı fark etmiş olmalıydı ki anında tek eliyle ellerimi tutup kucağıma koydu sonra ona doğru dönüyordum fakat eliyle alnımdan tuttu ve kafamı koltuğa bastırdı. Ve anladım ki neye girişirsem girişeyim, benden daha güçlü olduğu için her türlü galip gelecekti ve ben de onun yüzünü göremeyecektim.
"Gözlerindeki bezi sakın çıkartma." Sesini değiştirip nefesini tutarak konuştu ve hemen ardından boğazını temizledi. Sesi tanıdık değildi veya gerçek sesini bir nebze de olsa incelttiğinden sesini çıkartamadım.
Hiçbir şey demediğimde arabayı inanılmaz yavaş kullandığını fark ettim. Gerçekten de çok yavaş sürüyordu.
“Bilerek yaptın,” dedim yutkunduğumda. “Maskeni bilerek kucağıma attın.”
“Evet,” dedi hırıltıyla ve başını salladığını hissettim. “Sınavımı geçemedin ve hemen gözlerini açmaya çalıştın.”
Bezin altından gözlerimi devirmiştim. “Hain değilim ama birkaç sefer kaçırılsaydın ve her seferinde neden kaçırıldığını anlayamasaydın üstelik polise de gitmene izin vermeselerdi sen de benim gibi olurdun, eminim.”
“Bu durumun için çok üzgünüm ama,” sessizleşti, “biraz aksiyon aradım sanırım. Ortam soğuktu, ben de bunaldım. Sessizliğin karşısında daha da üşüdüm ve tamamen bunaldım.”
“Pardon,” dedim aynı soğuk sesimle. “Seninle havadan sudan konuşmam gerekiyordu sanırım.” İroni yaptığımı anladığına emindim. Onda bir ciddiyetsizlik seziyordum. “Daha daha nasılsın peki? Diğer adamlar nasıl? O yaşlı adamı atlamayalım, onun da keyfi yerinde mi?”
“İçeride kızlar gecesi var, dönen dedikoduyu ve mis gibi kokan baş döndürücü kadın kokularını sen hesap et.”
“Ben daha çok takım elbise, siyah maskeler ve… Her neyse,” bıkkınca nefesimi verdim ve dirseğimi cam tarafına yasladığımda çenemi de elime koydum. Bir bacağım gerginlikle ve ritmini hiç bozmadan hızla sallanıyordu. Onun yeni olduğunu düşünmüştüm ama yeni insan bu kadar ciddiyetsiz olmazdı ayrıca yüzünü gizleyenlerden ve beni kaçırmaya gelenlerden sesini duyuran ilk kişi olmuştu. Kendimi mesafeli tutmayı düşünmüştüm ancak hazır biri benimle konuşuyorken birkaç soru sorma kararı aldım. O da belki de bunu istiyordu.
"Sesinizi neden gizliyorsunuz?" dedim ve bezin örtmüş olduğu kaşlarımı o göremese bile düşünceyle çattım. "Sesini gizlemenin tek nedeni seni tanıyor olmam olabilir." Bu, onu tanıyorum anlamını çıkartmazdı çünkü bakıldığında hayatımda bedenen onlara benzeyen bir erkek yoktu.
"Sesimi tanıyıp tanımaman önemli değil," dedi ve sesini kısarak konuştuğu için boğazını zorladı, öksürdü. "Seninle yüzümde maskem olmadan da tanışacağız ve o zaman sesimi ve yüzümü senden gizlemeyeceğim."
Saçlarımı kaşıdım sonra bacağımdaki yünlü maskeyi tuttum. Bana cevap vermişti. Ve bir şeyler öğrenebilmenin gerginliğini taşıyordum üzerimde. "Yani o zaman tanıştığımızda seni sesinden tanımamam lâzım. Tıpkı bir yabancı gibi tanışacağız ve o kişinin de sen olduğunu bilmeyeceğim, öyle mi?"
"Hm."
Bu adamların benimle muhataplarının ne olabileceğini düşündüm, tek neden bu olamazdı. "Arkadaş canlısı olmamam bir işe yarayacak o halde. Sana şimdiden başarılar çünkü seninle bir arkadaş bile olamayız."
Güldüğünü işittim "Neyse ki insan sarrafıyım da yüzüne baktığımda soğukluğunun ardındaki yumuşaklığı görebiliyorum.” Sağ tarafa direksiyonu kırdı. "Yine de bu yüzümü gizlemeden seninle tanışmayacağımız anlamına gelmiyor." Boğazını zorladığından biraz sustu. "Şu anki şartlarımızın kusuruna bakma ama sen bir de o zamanları gör."
Hakkımda düşündükleri hakkında bir yorum yapmadım ama içimi merak duygusu sarmıştı. Ve nedense şu an korkmuyordum aksine yanımdaki adamdan pozitif enerji ve gizem alıyordum. Arıca diğer adamların aksine benimle konuşuyordu. Belki de ciddiyetsiz üslubu onu sempatik bulmamı sağlamıştı.
“Bence şu an yüzümü merak ediyorsun.”
“Hayır,” dedim ikinciyi düşünmeden. Ne olursa olsun, neyle karşılaşacağımı bilmiyordum ve onun bu yumuşaklığına inanmamalıydım sonuçta o da o yaşlı adamın adamlarından biriydi. Bazen saflığım tutuyordu ve bu yüzden kendimi insanlara inanırken bulabiliyordum ama güven duygum için bu kesinlikle söz konusu değildi. İnanmak ve güvenmek arasında ince bir çizgi vardı.
“Ya da,” dedim ve onu gafil avlayabileceğimi düşündüm şu an. Bir anda elim gözlerimdeki bezi bulduğundan belki de benden bile hızlı davrandı ve büyük bir refleksle ellerimi tuttu, elimi çekmeye çalıştığımda ise güç uyguladı ve “Tamam,” dedim direnmeyi bıraktığımda. “Bir an fikir değiştirmiştim sadece, yüzüne olan merakım konusunda.”
“Yalanlarını gerçeğin yapmayı bırakman lazım.”
“Sen gerçeğin ne olduğunu biliyor musun ki? Önce konuşmayı öğren, bir öylesin bir böyle.”
"Sadece gözlerini açma." Ellerimi bıraktığında sıcaklığı hala yerli yerindeydi. “Ben de gerektiğinde yalanlara sarılırım ama gerçeklerden de umudumu kesmem. Yalandan umut beslemek kadar saçma bir şey yok ayrıca.”
“Sen ne anlatıyorsun ya?” dedim yüzümü buruşturduğumda. “Bu arabaya kendi ayaklarımla binmem senin beni şu an kaçırdığın gerçeğini değiştirmiyor. Al ve bu gerçekten umut beslemeye devam et.”
“Şunu yapmayı keser misin artık,” dediğinde boğazını zorlayarak konuştuğu için öksürdü. “Ortamı yumuşatmaya çalışıyorum, farkında değil misin? Sadece latife yapıyordum.”
Koltuğa daha da gömüldüm ve çenemi havada tutarak göremediğim önüme bakmaya devam ettim. “Bu konuda o kadar kötüsün ki şaka yaptığın anlaşılmıyor bile.”
“Hala aynı şeyi yapmaya devam ediyorsun.”
Ona bir cevap vermedim. Arabaya bindiğimizden beri sanırım yaklaşık yedi dakika geçmişti. Buna bayağı yavaş sürmesini de eklersek gideceğimiz yere gitmek için bizim okuldan yürüyerek yaklaşık aynı dakika gerekirdi. Gözlerim kapalıydı ama sabahtan beri odaklanabildiğim kadar odaklanmaya çalışmıştım. Birkaç kez sağ sol yapmıştı ama onları artık sayamıyordum.
Gerçekten, neden bu kadar yavaş sürüyordu? Önceki seferlerde gideceğim yere VIP aracında giderdik ve içeride en az on adam olurdu ayrıca otoyoldaymışız gibi hızlı sürerlerdi. Gideceğim yerin değişmiş olduğunu düşünmeye başladığımda diğer adamların ben yanlarında varken öksürmekten bile kaçındıklarını hatırladım.
"Sabah bana not vermiştin ya hani..." Birini konuşuyorken yakaladığımdan uzun süre sessizleşmemem gerektiğini düşünüyordum.
"Ee?"
Sorun çıkartırsam rahatsız edici yöntemler kullanırmışsın. Hiç sorun çıkartmadan seninle gelmemi senden korkmama yorma sakın."
"Yerinde olsaydım ben de eve geç kalmak istemezdim tabii," dediğinde öfkelenmemek için kendimi tuttum, sakinliğimden ödün vermedim. “Allahtan ailem yok yoksa kim hesap verecekti bir saat baba benim biraz illegal işlerim var yemeğe beni beklemeyin diye.” Kahkaha atmıştı, söylediklerinde ciddi olduğunu bile düşünmüyordum.
“Ortamı bu şekilde mi yumuşatmaya çalışıyorsun?” dediğimde başımı olumsuz anlamda sallamıştım.
“Üzgünüm,” dedi. “Sanırım ben yapamıyorum.”
Biraz sessizleştik. "Okulda arkadaşlarınla aran nasıl?" Ağzını açmadan boğazından öksürdü, sonra boğazını temizledi.
“Seni pek ilgilendirmiyor gibi,” dedim onu terslercesine. Yüzümü mü asmıştım bilmiyordum ve onun neden bunu sorduğunu da anlayamamıştım. Soru sırası bendeydi. "Bugün o adamlar, yani arkadaşların yanında yoktu. Ayrıca çıkış vakti okula bakmak yerine okulun çıkışına sırtını dönmüştün. Bu kadar umursamaz olmanın nedeni ne?"
"O adamlarla arkadaş değilim, içlerinden sadece iki kişiyle arkadaşım ve biri artık bizimle çalışmıyor," dediğinde sesini incelterek konuştuğu için derin bir nefes alıp verdi. Hakkında bir şeyler öğrenirim diye onu dikkatle dinliyordum. Bu sabah kırmızı kravat takmış kişiyle arkadaş olduğunu düşünmüştüm ama diğeri kimdi işte bunu tahmin edemeyecektim sanırım. "Okula arkamı dönmüştüm çünkü gelip gelmemeni sana bırakmıştım ve sen de gelmeyi tercih ettin. Gelmeseydin hiçbir şey olmayacaktı, insanların üzerinde çok baskı kuramıyorum da."
O, anlaşılması zor biri miydi yoksa mizacı mı böyleydi bilmiyordum ama rahattı ve yanında korkmuyordum bile. "Sen yeni misin?" dedim bir anda sesimdeki samimiyeti istemsiz oluşturduğumda.
"Yeni değilim," dedi. "Sadece bu şehirde, İzmir'de değildim. Sikeyim böyle konuşma stilini ama." Boğazını temizledi ve koltuğun hareketlenmesinden onun da rahat bir şekilde sırtını koltuğa yasladığını anladım. Sonra nefesini verdi.
Gözlerimi kapatmak uykumu getiriyordu ama ağrıyan başım mayışmama engeldi. Arabayı nasıl bu kadar yavaş sürebilirdi ki? "Hızlı sürmemenin nedeni ne?"
"Ayağımı korkak alıştırmışım," dedi. "Gaz pedalına yüklenemiyorum, basamıyorum, ayağım gitmiyor, ayağımı hareket ettiremiyorum. Sanırım ayağımı gerçekten hareket ettiremiyorum. Gaz pedalına nasıl basıldığını unuttum."
O kadar şaşkındım ki, kötü biri olmasını beklerdim ama mizacı bu şekildeydi. Artık ona aksi konuşamıyordum bile. "Bence biraz hızlanmalısın."
Vites değiştirme sesi duydum sonra sinyal verip şerit değiştirdi ve hızlandı. İşte şimdi otoyolda sürüyormuş gibi hızlıydı.
"O siyah poşetler neydi?" diye sordum birdenbire. “Sizden biriyle okulun içinde denk geldik, yüzünü kapatmamıştı ve elinde siyah poşet vardı.” Biraz daha onu konuşturmak istiyordum, boğazını biraz daha zorlarsa, olur da eğer yakın bir zamanda tanışırsak sesinin kısılması benim onu tanımamı kolaylaştırabilirdi. "Okulun içine kadar girmiştiniz, önemli şeyler olmalı."
"Seninle benim tanışacağımız yeri belirleyecek birkaç bir şey diyebiliriz aslında." Birdenbire öksürdü ve ağzının içinde yine bir küfür yuvarladığında tekrardan öksürmeye başladı. Benimle konuşurken helyum içmiş gibiydi.
Arabayı park etmeye geçme aşamasına geldiğimizi anlamıştım, motoru kapattı ve anahtarı çıkarttı.
"Neyi bekliyoruz?" dedim, arabadan inmediğimiz için onun bana komut vermesini bekliyordum.
"Biraz daha bekleyelim," dedi ve koltukta kımıldandığını hışırtılardan anladım. "Ben istiy- Böyle konuşma tarzını sikeyim yeminle ya, bu ne be?"
Boğazını temizlediğinde "Çok küfür kullanıyorsun," dedim sanki ekşi bir şey yemişim gibi dudaklarımı gerdiğimde. Kucağımdaki kar maskesini aldı. "Yüzüne takmana gerek yok. Zaten yine gözlerim kapalı olmayacak mı?"
"Daha yüzüme takmayacağım ve ben söyleyene kadar da arabadan inme." Önce kemer çıkartma sesi duydum sonra da kapı açılma ve kapanma sesini. Sabah yaptığım at kuyruğuylaydım hala. Tokamı saçımdan çıkarttığım gibi tekrardan sıkı bir şekilde saçlarımı topladığım sırada benim tarafımdaki kapı açıldı.
Tam arabadan iniyordum ki "İnme," demesiyle sadece bacaklarımı sarkıttım. Arabanın içine girip bana yaklaştığını hissettim. "İşlek bir yerdeyiz," diye fısıldadı. "Nasıl yapalım? Neyse, bir şey olmaz, in hadi." Sonra uzaklaştığında arabadan indim ve o da arkamdan kapıyı kapattı.
Nerede olduğunu göremiyordum ve nereye bakacağımı bile bilemeden gözlerimdeki bezi gösterdim. "Deli gibi görünüyor muyum?"
"Hiç de bile."
Elini sırtıma koyup bana yön verdiğinde hızlıca yürüdüm ve eli boşlukta kaldı. "Konuşarak yön ver bana sadece." İnsanlarla olan tensel temas kotamı çoktan doldurmuştum.
"İyi. İki adım at sonra da kaldırıma çık."
Acaba sokaktaki insanlar ikimizi gördüklerinde ne düşünüyorlardı?
Yürüdüğüm esnada bir ayağını havadaki bacağımın üstüne koyup geri iteklediğinde yürümeyi bıraktım. "Önünde merdiven var, takılıp düşme."
Üç tane ufak merdivenden çıktığımızda değişen betonda düz ilerledik ve "Senin adımlarına göre üç adım sonra merdivenden ineceğiz," dedi. Bu sefer de aşağıya doğru tam on altı merdiven indik.
Nerede olduğumuzu hiç bilmiyordum ama bir apartman ya da kapalı bir alana geldiğimizi azalan ışıktan ve bastığım yerlerden anlıyordum. Şimdi sağ taraftan bir odaya gireceğimizi buraya daha önceden de geldiğim için ezbere biliyordum aslında. Gözlerimi kapatmam çok yazık oluyordu çünkü etrafı zihnimden tanıyordum ama gözlerimle görsem asla tanımazdım.
"Çevren senden çok şey kaçırıyor."
"Ne konuda ne kaçırıyorlar?" Az önce de dediğim gibi sağ taraftan bir odaya girdik. Odanın ortasına kadar yürüdüğümüzü hissettim sonra o, bu odadan dışarı çıktı. Gözlerimi sadece bu odada açabiliyordum ama o söyleyene kadar açmayacaktım.
Ne ile karşılaşacağımı bilmiyordum ve odaya girenler gözlerimi onların komutları dışında açtığımı görürlerse belki de işler benim açımdan hiç iyi olmayacaktı. Henüz bu riski alabilecek cesareti kendimde bulamadım.
"Sandıkları gibi biri değilsin," dediğinde betona attığı adım seslerini duydum ve buraya geldiğini anladım. "Çevrenin kaçırdığı ve farkına varamadıkları şey senin karakterin. Bir şeylerini hiç yargılanma hissiyle boğulmadan anlatabilecek birini hayatlarından uzak tutmak gibi bir hata içerisindeler. Hiçbir zaman kendilerini tam sevebilecek, tam sadık, tam dürüst, tam güvenilir ve hep yanlarında olacak veya her şeylerini en detaylı anlatabilecekleri bir kişiye sahip olamayacaklar. Gerçi bunlar sana bahsettiğim o iki erkek arkadaşımdan birinin sürekli kullandığı cümlelerden ama bu durumu sende görebildim. O insan sarrafıdır, kendisini de hep bu şekilde tanıtır. Seni yakından görebilme ve konuşma fırsatı olsaydı şaşırırdı belki de.” Anlıyordum ama aynı zamanda da ne demeye çalıştığını anlayamıyordum, susmayı tercih ettim. Yere bir şey koymasını beton sesinden anladım. "Sandalye," dedi. "Sandalyeye oturacaksın."
Kafamı salladım ama gözlerim kapalı olduğundan nereye oturacağımı bilemiyordum. “Kırmızı kravatlı olan mı senin arkadaşın?” Kendi etrafımda tam bir tur döndüm ve her şey daha da karmaşıklaştı. Daha onun benim ne tarafımda kaldığını bile bilmiyordum. "Tabii ya," dedim yeni bir şeyin farkına varmışım gibi. "Zaten saçlarımın arkasında da gözlerim vardı benim. Tüh, unutmuşum." Gülümsediğimin farkındaydım. "Bir bekle de hemen sihir yapıp sandalyenin yerini tespit edeyim."
Güldü. Gerçek anlamda, komedi izlermişçesine sesli güldü ve omuzlarımdan tutup beni geriye itekledi. Üç adım geri gittim ve bacağım sandalyeye değdiğinde tereddütsüz oturdum ardından ellerini omuzlarımdan çekti.
Bir keresinde bu sandalyeye oturmamak için tam bir saat direnmiştim ama anlamıştım ki ben ne kadar direnirsem direneyim sonuç olarak öyle ya da böyle zorla buraya oturtulacaktım.
Sırtımı sandalyeye yasladım. "Bana şizoid diyenler vardı bir ara, yani üç cümlenden ikisinde beni övme boşu boşuna çünkü işe yaramıyor."
"Kişilik bozukluğunun olduğunu düşünmüyorum." Yüzünü göremiyordum fakat sesi düşmüştü.
"Yok ki zaten. Sadece böyle söylüyorlardı diyorum. Hem sen o kelimenin anlamını nereden biliyorsun?" Genelde bana böyle hitap edenlerin sayısı çok azdı çünkü çoğu kişi bu kelimenin anlamını bilmiyordu.
"Bana da şizofren derler." Bileklerimi sandalyenin tahta kısmına koydu ve ip olduğunu düşündüğüm şeyle bağlamaya başladı. Yutkunmakla yetindim.
"Senin tabir çok da şaka gibi durmuyor sanki," dediğimde şaşırmamak için kendimi zor tuttum, hatta dudaklarım aralanıp kapandı. Bileklerimi öyle bir bağlamıştı ki elimi havaya kaldırsam ip yere düşecekti. Bu kadar gevşek bağlamasını beklemiyordum.
"Şaka mı değil mi bilmiyorum ama geceleri evimdeki buzdolabının midesinden yiyecekleri çıkartarak ocakta yemek pişirdiğini görüyorum." Önümde diz çökerek yere oturdu. "Şaştı mı beyninin feleği?"
"Sen," dedim onu bir türlü ciddiye alamadığımda. "Küçükken parkta doya doya oynayan sonra eve gittiğinde annenin seni temizleyip şefkatle önüne bir kap yemek koyduğu o şanslı çocuklardan mısın?"
"Yere oturdum diye mi sordun bunu?" dediğinde başımı salladım. Kahkaha attı. "Hepsi arabadayken ailemin olmadığını söylediğim için değil mi? Bu şizofren düşmez böyle sorulara. Sabaha kadar düşün kudur dur kendi kendini ye ama cevap vermeyeceğim. Tanışacağımız vakit anlarsın ailem var mıymış yoksa yok muymuş diye."
"Peki," dedim. "O zaman beni eve sen bırak." Onunla sohbet etmenin yanı sıra gerçek anlamda sesinin kısılmasını da istiyordum.
"İstemeseydin de ben bırakacaktım zaten." Şiddetle öksürdü. "Lanet olmasın böyle konuşmaya da boğazıma da amaçlara da..." Çıkan sesi artık değişmeye başlıyordu ve sesinin çatallı çıkması, sesinin kısılacağına da işaret ediyordu. Çok sormak istediği bir soruyu sormak için son kez boğazını temizledi. "Neden ben bırakayım istedin ki?"
Sesinin kısılması işime gelir diye. "Bilmem. Seninle konuşmak sardı diye sanırım. Bir de diğerleri benimle konuşmuyor biliyor musun?”
"İyi o halde yolda sana evimdeki buzdolabının geceleri bana anlattığı ninnilerden bahsederim."
Ciddi miydi değil miydi anlamıyordum ama gülmüştüm. Ses tonu mizaca yatkın gibiydi. “Bu sırrın benimle güvende,” dedim başımı salladığımda. “Evindeki buzdolabınla konuştuğundan kimseye bahsetmeyeceğim.”
“Bu sır değil ama yine de sen bilirsin.”
Kahkaha atmamak için kendimi zor tutuyordum, şakacı bir kişiliği vardı gerçekten.
“Köpeğimle de konuşuyorum sıkıyorsa bu davranışıma da şizofrenimsi de.”
Ağzından bir bilgi kaçırmıştı, köpeği vardı. Bunu aklıma not ettim.
“Tüh,” dedim derinden gelen bir sesle. “Gelecekte tanışacağım arkadaşımın bir köpeği varmış. Mümkünse tanışmayalım ben köpeklerden korkarım al sen de bu bilgiyi mi diyeyim sırrı mı diyeyim ne yapıyorsan yap.”
Eskiden en sevdiğim hayvanın köpek olduğunu ona söylemeyi düşünmüyordum çünkü bunu diğer adamlar bile bilmiyordu. Köpeklerden korkmam değil, köpeklerden korkmama neden olan asıl neden içimde sakladığım ve kimseye de dile getirmediğim bir sırdı.
Sırları anlatmak birçok şey arasında en tehlikelisiydi çünkü somut düşünürsek eğer kendi elimizle kafamıza sıkması için karşı tarafın eline bir silah veriyorduk ve bu durumda da sırlar anlatılmamalıydı, zaten bazen insan kendi sırrını bile ağzından kaçıracakmış gibi oluyordu ve daha kendimize tam olarak bir güven ortamı sağlayamazken başkalarına nasıl güvenebilirdik ki?
"Evimde bir köpek beslemem çok kötü oldu o zaman." Sesinin gerçekten üzgün çıkması beni şaşırttığında konumuz köpekler olduğu için midem bulanmaya başlamıştı.
Bunlarla ilk karşılaşmamızda beni köpeklerle selamlamışlardı ama ben bu adamlardan önce köpeklerden zaten korkan biriydim. Kendilerini zihnime getirmeye bile korktuğum dört kişi vardı ve olur da bir gün onlarla denk gelseydim tüm öfkeme rağmen korkum öne geçerdi ve intikam da alamazdım.
İlk karşılaşmamızda, daha doğrusu beni selamlamalarından sonra, o yaşlı adam benim bile tanımadığım akrabalarımı bana listelemişti. Ve o zaman anlamıştım ki hiçbir şekilde boş değillerdi, her şeye hakimlerdi.
Yaklaşık bir dakika kadar sessiz kaldık. Muhtemelen kendisiyle konuşmamı bekliyordu ama ben susmakta kararlıydım.
Boğazını temizlediğinde sessizlikten hoşlanmadığını düşünmüştüm. "Bacakların çok hoş duruyor." Bu sözleri yarım saniyeliğine kaşlarımı çatmama neden oldu ama hemen yüzümü eski hâline çevirdim. Bir anda neden böyle bir şey dediğini anlamamıştım ama ses tonundan bir şeyi ölçmeye çalıştığını sezmiştim.
"Sen bana yan gözle baktın," dedim ve başımı biraz yana eğdim. "Doğru mu anladım?"
Önümde diz çökmeyi bırakıp ayağa kalktığını elbisesinin çıkarttığı hışırtılardan anladım ve soruma bir cevap vermedi.
Sırtımı sandalyeye rahat bir şekilde yasladım ve ben de hiçbir şey söylemediğimde bir türlü yere adım atma sesi gelmedi, bu da demek oluyordu ki hâlâ önümde dikiliyordu. "İyi, iyi," dedikten sonra ancak yürümüştü. “Gözlerindeki bezi çıkart artık istersen.”
Gözlerimdeki bezi temkinli bir şekilde çıkarttım. Uzun süredir gözlerimi kapalı tutmak normal oda ışığının bile gözlerimi acıtmasına yetmişti. Yüzümü buruşturup gözlerimin ışığa alışmasını gözlerimi kırpıştırarak bekledim.
O adam kollarımı tamamen bağlamamıştı, ben de ne olur ne olmaz tekrardan kollarımı ipin altından geçirdim.
Etrafımı incelemek yerine sadece yere bakıyordum. Arkamda bulunan kapının önce açılma sesi sonra da kapanma sesi geldi. Muhtemelen o yaşlı adamı çağırmaya gidiyordu.
Sesi artık kulağıma daha kötü, hırıltılı geliyordu ve adım gibi emindim ki sesini değiştirerek konuşmasından sesi artık kısılmıştı. Sesinin kısılması benim açımdan çok iyi bir durumdu. Madem yüzünde maskesi olmadan tanışacaktık, ben de kısılan sesinden o olduğunu anlardım. Tabii tanışmamızı bir şekilde ertelemediği sürece.
Bakışlarımı yerden kaldırıp tam karşımdaki beyaz yazı tahtasına baktım. O yaşlı adam benimle sesli bir şekilde konuşmak yerine söyleyeceklerini bu tahtaya yazardı. Seslerini bana duyurmamalarını bir türlü anlayamıyordum. O adam tanışacağımız için sesini bana duyurmadığını söylemişti ama peki ya diğerleri? Onları gerçek hayatta tanımadığıma emindim çünkü benim çevrem inanılmaz kısıtlıydı. Özellikle o yaşlı adam dışında diğer adamların otuz yaşının altında olduğunu düşünürsek ve benim çevremde hiç erkek olmadığını bildiklerini de hesaba katarsak... Gerçekten de işin içinden çıkamıyordum.
Oflayarak kafamı sol taraftaki duvara çevirdim ve gördüğüm renge şaşırdım. Bir duvarı baştan aşağı koyu mora boyamışlardı. "Yok artık.”
Kafamı mor duvardan çektim ve bu sefer de sağ tarafımdaki duvara baktım. “Şaka mı bu? Turuncu ne alaka?”
Gerçekten tanıştığımızdan beri tüm adamlar kendilerini bana o kadar sert göstermişlerdi ki bu renkteki duvarları onların boyadıklarını düşünemiyordum bile. Sağ tarafımdaki duvar boydan boya turuncuydu.
Buraya beş kez daha gelmiştim ve bu duvarlar hep krem rengindeydi. Neden şimdi mora ve turuncuya boyadıklarını bilmiyordum.
Tekrardan kapının açılma sesi geldiğinde irkilmemeye dikkat ettim ve kafamı yukarıda tutarak beyaz yazı tahtasına baktım. Onların karşısında korkmuş bir kişiliği oynayamazdım çünkü karakterim başıma ne gelirse gelsin buna müsaade göstermiyordu.
Tahmin ettiğim gibi o yaşlı adam gelmişti. Ben çenemi dikleştirdiğimde ve olabilecek en ciddi ifademle durduğumda o adam da yazı tahtasının önünde durdu ve siyah ceketinin ön cebinden siyah tahta kalemini çıkarttı. O gizemli adam dışındaki diğer tüm adamların hepsi siyah takım elbise giyiyordu. Bu yaşlı adam, beyaz gömleğinin üzerine siyah ceket giymişti ve altına da siyah kumaş bir pantolon geçirmişti.
Karşımdaki adamın da yüzünde siyah kar maskesi vardı ama yaşlı olduğunu yine de biliyordum. Boyu benden birkaç santim uzundu ve kalemi tutan ellerinin damarları çıkmıştı. Ve ben burada ne işim olduğunu hiçbir zaman öğrenemiyordum.
Elinde tuttuğu tahta kaleminin kapağını diğer eliyle açtı ve beyaz yazı tahtasına bir şeyler yazmaya başladı: 'Bugün nasılsın?'
Sakin kalmaya çalışıyordum. "İnsanlar konuşarak daha iyi anlaşırmış." Ona nasıl olup olmadığımı söyleyecek değildim.
Tekrardan tahtaya yazmaya başladı: 'Büyüklerinle düzgün konuşmalısın.'
İki kaşımı da hafiften havaya kaldırdım. "Düzgün konuşulunca düzgün konuşulmuyor mu?" Tatlı dil onlara göre küfür sayılıyordu sanırım. Bu tavrıma sinirlenmemişti ama bu yaşlı adam her zaman kontrollü biriydi zaten. Yine de onun istediği biçimde konuşmamayı sürdürecektim.
Yaşlı adam görünmeyen yüzünü tahtaya dönerek tekrardan yazı yazmaya başladı: 'Mora boyanmış duvara dön.'
İkiletmedim ve sakin bir şekilde sol tarafımdaki mor duvara baktım. Ne görmemi bekliyordu bilmiyordum ama bu rengin morun en çirkin hali olduğunu söyleyebilirdim. Siyah, yeşil veya gümüş gibi renkler dururken morun bu tonu bu duvara çok alakasızdı. Yine de duvara bakmaya devam ettim ama pek dikkat çeken bir şey görememiştim. Sorgularcasına maskesinin arkasından beni izleyen adama baktım. Burnundan gülerek tekrardan tahtaya döndü.
'Mor rengiyle ilgili ne biliyorsun?' Onun niyetini bir türlü anlamıyordum. Kaşlarımı kaldırdığımda yaşlı adam tahtaya bakan yüzünü bana çevirdi.
"Bir nevi zenginliği ve varlığı temsil eder bu renk," dedim düz bir sesle sonra düşündüm. "Mor renkli ortamlarda daha yaratıcı çalışılır." Kafasını aşağı yukarı salladı ve yazı tahtasına dönerek yine yazı yazmaya başladı. Pür dikkat yazdıklarını izliyordum.
'Lüks, asalet, saygınlık, itibar. İnan bana, hepsi de beni temsil ediyor. Sadece varlıklı değilim.'
Sırıtmamak için dudaklarımı birbirine kenetledim. Belki parasıyla övünüyordu ancak varlık kısmında bir gizem gizliydi, bu barizdi ama bunu nasıl anlayabilirdim ki?
Yüzünü tahtadan ayırmadan tekrardan yazmaya başladı. 'Kafanı mor duvara çevir ve morun içinde kaybolacak kadar renge odaklan.'
Artık çok sıkılmaya başlamıştım ama ciddiyeti de kaybetmiyordum. Bıkkınlıkla kafamı sol tarafıma çevirdim. O aklı uçuk gizemli adam beni bu ruh hastası yaşlı adamla tek başına bırakmamalıydı. Dönüş yolunda onunla konuşmamaya karar verdiğimde renge bakmayı sürdürdüm.
Biraz dikkatli bakıldığında mor rengi garip bir tesirde bulunurdu, bunu biliyordum ama benimki tamamen can sıkıntısındandı. Sanki bu karanlıktaki mor duvar dönerek bir kuyuya dönüşüyordu ve ben de bu kuyunun içine çekilip kayboluyordum. Mor, her yerimi kaplıyordu ve bir vakum gibi beni içine çekiyordu. Kısa bir an koyu mor rengi bir hapishane görevi gördü ve beni içine çekmekle kalmadı, beni kendi içine hapsetti de. Ama bunlar sadece zihnimdeydi.
Derin bir nefes aldım ve bu mor duvardan gözlerimi ayırıp beni izleyen yaşlı adama döndüm. Yüzüm inanılmaz ketumdu. "Yani şu an ne anlamam gerekiyordu?"
Elinde tuttuğu kalemin kapağını ne ara kapatmıştı, bilmiyordum ama kapalı kapağı tekrar açıp yazı tahtasına yazmaya başladı: 'Koyu mor rengine uzun süre bakarsan bilinç altındaki korkularını açığa çıkartırsın.'
Bunu biliyordum zaten. Birçok intihar vakasında intihar eden kişilerin tüm eşyalarının mor olduğu gözlemlenmişti ve bunu bir yazıda okumuştum. 'Hâlâ köpeklerden korkuyor musun?' Bu yazdıkları iki saniyeliğine bedenimin kasılmasına neden oldu ama hemen kendimi toparladım. Başkasının açığını marifetmiş gibi açıkça anlatması damarıma dokunmuştu.
Zemine atılan başka bir adım sesi duydum. Gelen kişi tam sağ tarafımda durdu ve elini sandalyenin sırt kısmındaki boşluğundan sokup avuç içini sırtıma yerleştirdi. Bir nevi destek olmak istemişti sanırım fakat benim buna ihtiyacım yoktu.
Bedenimi hafif öne kaydırdım ve elini çekmesini bekledim. Elini çektiğinde tekrardan sırtımı sandalyeye rahat bir şekilde yasladım. "Hangi köpeklerden bahsediyoruz?" diye sordum, sesimdeki ima ikisinin de bana odaklanmasını sağladı. "Hayvan olan köpeklerden mi yoksa..." cümlemin devamını getirmeden kaşlarımla karşımdaki yaşlı adamı gösterdim.
Bu sözlerimle yanımdaki adamın bedeni kasıldı ve öyle hızlı görünmeyen kafasını yüzüme çevirdi ki. Ben ise sadece tek kaşım havada ciddi bir şekilde karşımdaki yaşlı adama bakıyordum. Eğer bana cevap verecek olursa hiç usanmadan sonuna kadar ben de ona cevap verirdim.
Yaşlı adam her zamanki gibi öfkelenmemişti ve yanımdaki gizemli adama kafasıyla bir işaret yaptığında yanımdaki adam ikiletmeden arkamdaki kapıdan çıktı.
Önümdeki adam kalemin arkasıyla yazı tahtasına iki kez vurdu ve dikkatimi ona vermem gerektiğini göstermiş oldu. Tüm bıkkınlığımla adama baktım. Buradan ne zaman kurtulacaktım?
Yaşlı adam tahtaya yazı yazacaktı ama şu ana kadar yazdıkları tahtayı doldurduğundan siyah ceketinin koluyla önce tahtayı sildi. Bu hareketiyle zengin olduğuna tekrardan inandım çünkü böyle kaliteli bir takımı rahat bir tavırla kirletebilmişti. İşini bitirdiğinde yine yazı yazmaya başladı. Umarım turuncu duvara bak demezdi.
'Neden üstünde takım elbisen yok?' Anlamadığım için başımı yana eğdiğimde birden sağ tarafımda gizemli adamın diz çökmesiyle aslında sorusunu bana sormadığını anladım ve derin bir nefes verdim.
"Takım elbise çok rahatsız ediyordu." İki elinde tuttuğu tencereyi ayaklarımın tam önüne koydu. Tencerenin yarısı kaynamış suyla doluydu ve tencereden çıkan buharlar yeni kaynatılıp getirildiğini gösteriyordu. “Özellikle o kravat boynumda bir tasma gibiydi.”
Tencereye dalgın sayılabilecek bir bakış attıktan sonra o yaşlı adama baktım. İkisinin de ne yapacaklarını anladığımda sandalyenin kollarının üstündeki kollarıma ağırlığımı yükleyerek kalçamı hafif havaya kaldırdım ve sırtımı sandalyeye daha rahat bir şekilde yaslayıp tekrardan oturdum. Kimse cehenneme gitmek istemezdi, orada ateş vardı, ateş sıcaktı ve yakardı.
Yaşlı adam sırtını bize dönüp tahtaya yazı yazmaya başladı. 'Turuncu duvara dön şimdi'
Bıkkınlıkla sağ tarafımdaki turuncu duvara baktım. Kim bilir bu duvardan ne çıkaracaktı? Turuncu duvara baktığım sırada göz ucuyla sağ tarafımda diz çöken adamı da görüyordum. Üstüne siyah, naylon, spor bir ceket giyen adamın yüzü bana, yüzünün sağ tarafı ise yaşlı adama dönüktü. Aslında duvara bakıyordum ama odaklandığım o adamdı. Sol eliyle ceketini hafif araladığında ceketinin içinde bir litrelik bir su şişesi gördüm. O yaşlı adam bunu görmedi çünkü adamın su şişesini koyduğu kısım sol tarafındaki ceketinin içindeydi. Ayrıca da sağ bacağının diz kısmı havada kalacak şekilde yerde oturduğu için sol tarafı gizleniyordu. Gösterdiği su şişesini sol eliyle ceketinin fermuar kısmını tutarak gizledi.
Yaşlı adama döndüm. "Baktım ve bıktım." Yine yazı yazmaya başladığında bu sefer ilgisizce seyrediyordum onu.
'Seni nereye getirdiğimizle ilgili bir ipucu vereceğim sana.' Bedenini sabit tutup sadece kafasını bana çevirdi. Siyah maskesinin arkasından bana baktıktan sonra yine tahtaya döndü. 'Bir yeri turuncuya boyarsan insanlar oraya gönül rahatlığıyla girerler. Seni getirdiğimiz yere de insanlar gönül rahatlığıyla girip çıkabiliyorlar. Buraya, herkes istediği gibi girebilir ve belki de sen de buraya daha önceden gelmişsindir.'
Biraz düşündüm. Burası bir okul olabilirdi ama bulunduğumuz oda hiçbir şekilde bir sınıfa benzemiyordu. Bir sınıf olamayacak kadar küçüktü ve duvardaki beyaz yazı tahtası ise bir çivi ile monte edilen orta boylu bir yazı tahtasıydı. Bulunduğumuz odada hiç cam yoktu üstelik. Bir devlet dairesi falan da olamazdı zaten. Aklıma da başka herkesin girebildiği bir yer gelmiyordu.
Yaşlı adamın görünmeyen suratı ile boş boş bakıştık. O bir şeyler tahmin edip etmediğimi anlamaya çalışıyordu ben ise hiç açık vermeden gayet sakin bir şekilde onu izliyordum.
Nerede olduğumu bulsam bile karşımdaki adama bunu söylemezdim zaten o da ona söylemeyeceğimi bilecek kadar zekiydi, hem belki kendince ipucu vermesinin nedeni beni buraya tekrardan getirmeyecek olması olabilirdi.
Yaşlı adam konuşmayacağımı anladığında yine tahtaya döndü. Döndüğü gibi gözlerimi devirdim çünkü sürekli uzun uzun yazıp duruyordu. Artık eve gitmek istiyordum.
'Sıra sende.'
Dehşet bir gururum vardı, bundan dolayı sağ tarafımdaki adam hiç tereddüt etmeden ayaklarıma ellerini uzattığında bacaklarımı havaya kaldırdım ve ayaklarımı öne uzattım, eli havada kaldı. Cehenneme mi gidecektim, bir başkası gururumu ezip beni cehenneme atacağına kendi ayaklarımla giderdim, kendi isteğimle sıcağı tadardım, kendi isteğimle de yanardım.
Sağ tarafımdaki adam ellerini kendine çektiğinde ayakkabılarımı birbirine sürterek kendim çıkarttım. Tek düşündüğüm o suyun ayaklarımla buluştuğu anda yüzümün alacağı acıklı şekli kontrol edip edememekti ya da çığlık atıp atmayacağım. Sesimi ve mimiklerimi sabit tutmayı o an kontrol edebilir miydim acaba?
Başımı sandalyeye yaslayıp ileriye baktığım sırada, sanırım beyaz çoraplarımı çıkartmak için sağ tarafımda diz çöken adam, baş ve işaret parmağını çorabımın içinden soktu ve çorabımı çıkartmak yerine ayak bileğimi çimdikledi. Yaşlı adama bakmaya devam ettim, çimdikledi, ona bakmadım, tekrardan çimdikledi.
O su şişesini bana biraz önce göstermesinin nedenini anladığımda, kafama bir ampul yanmasını belki de fark etti ve ayağımı çimdiklemeyi bıraktı. İşin bana düşen kısmı sadece yaşlı adamın bizi izlememesini sağlamaktı ki bunu yapabilirdim.
Bana bakan yaşlı adamı sabahtan beri izliyordum fakat şimdi, ona biraz önceki bakışıma nazaran gerçek anlamda bakıyordum. Bizi izlememesi için sırtını bize dönerek yazı yazması gerekiyordu. Kaşlarımı çatıp yapay bir sinirlilik oturttum yüzüme.
"Kuş beyinli adamlarından biri tüm sınıfın gözü önünde beni aradı," dedim ve beni dikkate alsın diye ciddiyetle kafamı salladım. "Az kalsın sınıf anlıyordu sizi tanıdığımı. Durumu yalanla toparladım." Yere düşünmek adına kısa bir bakış attıktan sonra tekrardan yaşlı adama döndüm. "Beni araması bir emir miydi?"
Bedeni kasılan yaşlı adam sırtını bize dönüp yazı yazmaya başladığında çatılan kaşlarımı düzelttim. Bu yaşta alnımın karışmasını istemiyordum.
Yerde diz çöken adam ceketinin içine sakladığı kapaksız su şişesini tencerenin içine ses çıkartmadan dökmeye başladı. Zaman kaybı olmasın diye şişenin kapağını önceden çıkartmış olması gözümden kaçmamıştı. Soğuk suyu tencerenin içine boşaltıp sıcak suyun soğumasını sağlıyordu. Ona bakmak yerine yaşlı adamın sırtına durgun bir şekilde bakıyordum. Yaşlı adam tam bize dönüyordu ki yerde diz çöken adam hemen şişeyi çekip siyah, naylon ceketinin içine yerleştirdi. Su şişesinin içindeki su daha bitmemişti ve ben bu yaşlı adamı biraz daha oyalamalıydım.
'Seni aradıklarını bilmiyordum.'
Söyleyecek başka bir şey bulabilmek adına etrafta gözlerimi gezdirmeye başladım ve bakışlarımı en son beni izleyen yaşlı adamda durdurdum. "Tüm adamların değil," dedim. "Bir kişi aradı sadece. Kırmızı kravat takandı."
Yaşlı adam tahtaya yazı yazmaya başladığı sırada şişedeki suyu tencereye dökmekle mükellef olan adam işini yapmadı ve konuştu: "Benim renkli saçlımı cezalandırmak falan yok."
Aynı anda yaşlı adamın yazı tahtasına yazdığı yazıyı okudum. ‘Arayan oysa eğer ben de karışmıyorum.’
Şu ortamda beni savunacak kimsenin olmadığıyla yüzleştiğimde o adamın bunlar için değerli biri olduğunu anlamıştım. Adam, soğuk suyun yarısını da tencereye dökebilsin diye başka bir cümle kurdum: "Benim telefon numaram tüm adamlarında var mı?" Doğru bir konuya değindiğimi düşünüyordum çünkü babam evdeyken beni ararlarsa eğer sanırım son durağım cehennem olurdu. Zaten bu yaşlı adamın adamları da deli dolu, korkusuz ve tuhaf şahıslardı ve çok alakasızca bir anda arayabilirler gibiydi.
Yaşlı adam yazı yazmak için sırtını bize döndüğünde adamın ceketinin içinden çıkarttığı suyu boşalttığını göz ucuyla görüyordum. Zaten çok az su kalmıştı şişenin içinde. Önceden tencerenin yarısı sıcak suyla doluydu ve şimdi sular tencerenin üç parmak aşağısına kadar geliyordu. Boş şişeyi ceketinin içine koydu ve sabahtan beri açık olan ceketinin fermuarını kapattı. Şişe, sol tarafındaki ceketinin içinden çıkıntılı bir iz bırakıyordu ama havadaki sağ dizi sol tarafını gizliyordu.
'Telefon numaran sadece bazı adamlarımda var, güvendiğim adamlarımda.' Yaşlı adam yüzünü bize döndü ve kafasını aşağı indirip tencereye baktı.
Tüm sakinliğim ve durgun bakışlarımla önümdeki adamı izliyordum. Ne kalbim hızlı atıyordu ne de bakışlarımda korku vardı. Onun bir şeyler anlaması zerre umurumda değildi. Merakım, yerde diz çöken adamın neden bana yardım ettiğineydi. Ve ben maalesef ki en ufak iyiliklere bile minnettar kalırdım.
Hangi gün bilmiyordum ama bir gün, on parmağım gibi on tane dostum olacaktı. İnsan bazen nedenden ziyade hislerine inanırdı, benim de böyle değişik bir inancım vardı.
Bakışlarımı önümdeki yaşlı adamdan hiç çekmemiştim. O da kısa bir süre tencereye bakmış, sonrasında ise hiçbir şeyi belli etmeyen yüzümü incelemişti ve incelemeye de devam ediyordu. Bakışlarımı kaçırmak asla bana yakışmazdı. Onun pes edip bana bakmayı bitirmesi gerekiyordu, benim değil. Bu bir meydan okuma değildi; bu, kimin daha inatçı olduğunun seviyesini ölçmekti ve ben galip gelmeliydim. Sonunda bakışlarını kaçıran o oldu ve yine bir öfke belirtisi yoktu.
'Komut verdim?'
Adam sağ dizini havada tutmaya devam ederek öne doğru eğildi ve ayaklarımın önündeki tencerenin kulplarını kavrayıp tencereyi havaya kaldırdı.
"Önce ayakkabılarımı mı uzaklaştırsan?"
Kaldırdığı tencereyi yerine geri koydu ve ayakkabılarımı tek eliyle tutup arkasına aldı. Ben ise o sırada bağlanmayan ellerimden ipi çektim ve çoraplarımı çıkarttım. Islak çoraplarla ayakkabılarımı giyeceksem ne gerek vardı ayakkabılarımı geri plana atmaya?
"Lütfen, biraz çabuk olur musun?" Kafasını salladı ve yine tencerenin plastik kulpundan tutup ayaklarıma ılık suyu döktü.
Acıklı bir çığlık attım ve ayaklarımı aşağı yukarı sallamaya başladım. Sanırım yüzümün aldığı şekil fazla inandırıcı olduğundan adam, yaşlı adama çaktırmadan suyu kontrol etti. Bu hareketi gülmemi getiriyordu ve yapabildiğim tek şey sol kolumla gözlerimi sıkıca kapatıp dudaklarımı gülmemek için birbirine bastırmaktı. Gülmeme engel olamadığımdan kıkırtılarımı acıklı iniltilere dönüştürmeyi başardım ve iki saniye sonra da kolumu çekip hemen gözlerimi açtım. Yüzümü öyle bir buruşturdum ki gerçekten de bir an yanıp yanmadığımın farkına varamadım. Ayaklarımı hissetmeye çalıştım; hayır, yanmamıştım.
Dudaklarımdan acı dolu bir inilti daha döküldüğünde suyu yine çaktırmadan kontrol ettiğini fark ettim. Neden o da benim gibi rolünü düzgün oynamıyordu?
Bana yaptığı iyiliği sabote etmek istemediğimden rol yapmıştım yoksa yandığım falan yoktu. Bir iyilikle gelmişti ve bunu göz ardı etmek istememiştim.
Yüzümü buruşturmayı sürdürüyordum ki yaşlı adam gerçekten de yandığıma inandığından sol tarafımdan geçerek arkamdaki kapıdan dışarı çıktığı gibi yüzümü eski hâline getirdim ve arkamızdaki kapı kapandı. Bacaklarımın üzerindeki çoraplarımı alıp oturduğum yerden aşağı eğildim ve önce ayaklarımı salladım sonra çoraplarımı giymeye başladım. Sanki her şey çok hızlı olup bitmişti.
Yere temas eden sol dizi yerdeki sudan dolayı ıslanmıştı. Rahat bir nefes vererek ayağa kalktı ve arkasındaki ayakkabılarımı eğilerek alıp ayaklarımın tam önüne koydu. Eğildiğim yerden ayaklarıma ayakkabılarımı geçirip ayağa kalktım. Sandalyede o kadar çok uzun süre oturmuştum ki yine bacaklarım uyuşmuştu. Ben genel olarak hep oturuyordum zaten.
Buraya altıncı gelişim olmuştu. Sanki buraya her gelişim bir öncekinden daha hafif geçiyordu ya da bana öyle geliyordu.
Ayakta bekleyen adamın tam karşısına geçip siyah kar maskesine baktım. Bu, bir insanla konuşuyormuş gibi değil de bir robot ile iletişim kuruyormuşum hissi veriyordu.
"Ne zaman gitmeyi düşünüyoruz?" Bakışlarımı beyaz ayakkabılarına indirdim. Aklıma bir şey geldiğinde kaşlarımı havaya kaldırıp tekrardan maskesine baktım. "Bu arada senin sesin bayağı kısılmıştı."
"Seninle tanışmak için sesimin düzelmesini bekleyeceğim." Onu sanki duyamamışım gibi kaşlarımı çatıp başımı yan döndüğümde “Bence sesimle dalga geçmemelisin,” dedi. “Neyse, gidelim artık. Sen de gözlerini kapat.”
Gözlerimi bağladığım beyaz bez az önce ayağa kalkmamla beraber yere düşüp ıslanmıştı. İlk önce yerdeki beze baktım sonra onun maskesine.
"Yenisini bulurum," dedi. "Burada bekle sen," dedikten sonra da kapıyı açıp odadan çıktı. Açtığı kapıyı tekrardan kapatmayı unutmadı tabii.
Yapacak hiçbir şey olmadığından boş boş odayı izledim. Ne zaman bu odaya gelsek onlar kendi yüzlerini gizleyip benim etrafa bakmama izin verirlerdi ama bu odadan çıktığımız anda kendi yüzlerini açıp benim gözlerimi kapatırlardı.
Bu odada hiçbir eşya yoktu. Tam karşımdaki duvarın dörtte birini kaplayan yazı tahtası, oturduğum sandalye ve yerde duran kırmızı gül desenli tencere dışında. Bu kırmızı gül desenli tencere ortamın ciddiyetini fena hâlde bozuyordu.
Arkamdaki kapı açıldığında bana doğru adımlayan adım sesleri eşliğinde yazı tahtasına bakmaya devam ettim. Tam arkamda duran adam ellerindeki beyaz bezi önüme geçmeden gözlerimin önüne getirdiğinde sağ elimi havaya kaldırıp gözlerimin önündeki bezi tuttum ve elime aldım. Onun havada kalan ellerini umursamadan bezi iki elimle kavrayıp kendi gözlerimi kendim bağladım.
Önce odadan çıktık, bir koridorda yürüdük sonra da merdivenleri çıktık. Zaten beni götürdükleri yer yerin altındaydı. Üç küçük merdiven indiğimizde değişen zeminden ve esen rüzgârdan dışarı çıktığımızı anladım.
Arkamdan yürüyen adam birden omuzlarımdan tuttu ve kulağıma yaklaştı. "İki ihtiyar bizi izliyor," diye fısıldadı. "Bir şeyler uydurmalısın."
Şu anda onun yüzünde maskesinin olmadığını biliyordum, tek anormallik benim gözlerimin bağlı olmasıydı. Ellerimi kalbime bastırdım. "Ah, o denli merak ediyorum ki doğum günü pastamı." Başımı yapmacıktan hayallerle iki yana salladım ve iç çektim. "Ama ondan önce hediyelerimi açacağım ve hiçbir hediyemi de kimseyle paylaşmayacağım."
Omuzlarımı kendime çektim ve temasımızı kestim. "İşe yaradı mı bari?" diye fısıldadım.
"Çok saçma ve çokça klişe bir bahaneydi," dedi cevap olarak.
"Aynı bahaneyi bu sabah sen de polislere söylememiş miydin?" diye sordum.
Bu bilgiyi nereden öğrendiğimi sormadı. "Aynen öyle yapmıştık. Bu sabah seni arayan ve o kırmızı kravat takan renkli kafalı arkadaşımın bahanesiydi bu aslında."
Arabanın olduğu yere gelmiş olmalıydık ki "Bekle," demesiyle yürümeyi bıraktım. Arabanın kapısını açma sesi geldiğinde o bana dokunmasın diye ellerimle saçma sapan yerlere dokunup koltuğa kendim oturdum ve kemeri zor da olsa bularak taktım.
Onun da kapısı açıldığında içeriye ekim ayının ılık esintisi girdi ve bu bir örtü gibi bedenimi kapladı, sonra örtünün üzerimdeki serin varlığı onun kapısını kapatmasıyla son buldu.
Arabayı çalıştırdığında çoktan yola koyulmuştuk. Yine yün maskesini bacaklarımın üzerine attı ama bu sefer maskeyi ellemedim.
“Nerede çalışıyorsun?” diye sordum konuşmayı ben başlatarak. Altında en az üç yüz bin liralık bir araba vardı çünkü.
“O adamın emirlerine uyup kazanıyorum.”
“Buna inanmamı beklemiyorsun, değil mi?”
“Sana asıl mesleğimin ne olduğunu söylememi beklemiyorsun, değil mi?”
Çok mantıklı bir yerden gelmişti cevabı, üstüne düşünüp bir cevap vermedim ona. Sonrasında aracı otoyola çıkmışız gibi hızla sürmeye başladı.
"Biraz daha hızlı sürebilir misin?" Eve babamdan önce yetişmek istiyordum.
"Arabanın hızlı sürülmesinden korkmuyorsun?" dedi bir çıkarımda bulunmuş gibi.
"Korkacak bir şey yok, hız iyidir."
"Bu konuda biraz farklısın, Hira. Genelde kadınlar arabama bindiğinde ve ben de orijinal halimle sürdüğümde kilometrede yazan değerden korkarlar." Benimle ilk kez adımla konuşmuştu o kısık ve berbat sesiyle.
"Sen arabanda kadın varken hız yapmaya utanmıyor musun?" dedim başımı olumsuz anlamda salladığımda. “Neyse, sen şimdilik hızlı sür, hala çok yavaşsın bu arada.” Hızını biraz daha artırdığında motorun çığlığını işitiyorduk.
Boğazımı temizleyip rahat koltukta biraz daha yayıldım. Ömrümün yarısı oturmakla geçiyordu. "Kardeşimin nerede olduğunu biliyor musun?"
"Evet."
"Neredeydi?" dediğimde erkeklerin bir konuda bilgi vermek yerine kısa kesmeleri canımı sıkıyordu.
"İşin eğlencesi de orada zaten," dediğinde ilk önce güldü sonra ise sanki çok komik bir şey zihnine doluşmuş gibi kahkaha atmaya başladı. Öyle çok kahkaha atıyordu ki kısılan sesi onu zorladığından öksürmeye başladı ama öksürmek bile gülmesini kesemedi. Bu kadar komik ne vardı ki? Kardeşimin bulunduğu yer mi çok komikti acaba?
"Neden uzatmak yerine direkt söylemeyi denemiyorsun?"
"Biraz da o ağlamalı," dediğinde Cansu'nun ağlaması gerektiğini mi ima etmişti? "Ama konu çok gülmeli de, bilemiyorum." Daha da güldü. "Kahretsin ki onu bana hatırlatmamalıydın, sabaha kadar güleceğim şimdi." Hâlâ gülüyordu ve kendi gülmelerine küfürler de sıralıyordu. O her ne kadar kahkaha atıyorsa ben de konuyu bilmediğimden somurtarak oturuyordum.
"Tam bir pisliksin," dedim çünkü bana detay vermiyordu.
"Sanırım gerçekten de öyleyim.” Hele şükür ki artık gülmeyi bıraktı ve tam bir pislik olduğunu kabullendi.
"Söylemiyorum çünkü sen zaten ilerleyen zamanlarda nerede olduğunu çözersin. Zekisin, ayrıca da Cansu'nun nerede olduğunu annen de biliyor zaten. Yani endişelenmeni gerektirecek bir şey değil, aksine güleceksin. En başta şaşıracaksın ama sonrasında annenin ve Cansu'nun yüzlerine iyi bakmanı istiyorum. En komik olanı onların yüzlerinin aldığı şekil olur eminim ki. Bir şok falan yaşarlar, onların yüzlerine soğuk su çarpmayı unutma, kendilerine on saat falan gelemezlerse de endişelenme çünkü zaten on saat onlar için çok normal." Artık Cansu'nun nerede olduğunu daha çok merak etmeye başlamıştım ama Cansu'ya sormayacağımın kararını bu sabah almıştım zaten.
Hızını azalttığından ve tekerleğin değdiği zemin değiştiğinden oturduğum mahalleye gelmiş olduğumuzu fark ettim. "Uzakta bırakacağını biliyorsun, değil mi?" Apartmanın önünde bırakırsa ve herhangi bir tanımadığım komşum beni görürse dedikodu niyetine anneme anlatabilirlerdi.
"Bilmiyordum. Biraz fazla safım da." Kendine hakaret edebilen bir adam oturuyordu yanımda. Dürüstlüğüne gurur duydum.
"Artık biliyorsun," dediğimde fark ettiğim şey, artık resmiyetten uzak diyaloglar kurduğumuzdu.
Sonunda arabayı bir yerde durdurduğunda bacaklarımın üzerindeki maskesini alacağını tahmin ettiğimden o almadan hemen önce hızlı davranıp bacaklarımın üzerindeki maskesini ellerimin içine aldım ve havaya kaldırdım.
"Lütfen, beni uğraştırma çünkü bugün çok yorucuydu. O poşetleri sizin okula geti-" Pot kırmış gibi aniden sustuğunda o siyah poşetlerden bahsetmemesi gerektiğini hatırlamış olmalıydı. Havadaki elimi ona doğru uzatıp maskesini ona verdiğimde elimden maskesini aldı ve taktı. Hâlâ gözlerim bağlı olduğundan görmüyordum ama tahmin etmesi zor bir şey değildi zaten.
"Açıyorum gözlerimi," dedim ellerimle gözlerimdeki bezi tutarak.
"Aç aç." Bir çırpıda gözlerimdeki bezden kurtuldum ve çekinceli sayılabilecek hareketlerimle bezi torpidonun içine koydum ve kapattım. Karanlıktan aydınlığa geçen gözlerim kısa sürede ortama alıştığında maskesi suratını kaplayan adama döndüm. Bana doğru dönen adam yanağını koltuğa yaslamış, öylece duruyordu. Belki uyuyordur diye düşünebilirdim ama yüzünü göremediğimden kesin bir kanıya varamadım.
Sanki aklına bir şey gelmiş gibi aniden doğrulunda irkildiğimden koltukta geriye kaydım. "Yarın hava yağmurlu olacak, bundan dolayı üstüne ceket falan giyebilirsin ama sakın ceketini okuldaki askılıklara asma, ağaçlardan uzak dur ve okulun duvarlarıyla temas halinde olma." Sustu ve önüne döndü ardından devam etti: "Çantanın fermuarlarını açık bırakma ve karşına tiksindiğin herhangi bir şey çıkarsa sakın ama sakın çığlık atma."
Umarım bana verdiği tavsiyelerin sebebi o siyah poşetler ile alakalı değildir. "Görüşürüz diyeceksin sanmıştım." Elimle oturduğum koltuğu tutup arka koltuğa doğru yavaşça uzandım fakat kemeri çıkartmadığımdan zorlandım sonra sırt çantamı aldım ve tekrardan önüme döndüm.
"Tabii ki de görüşürüz diyecektim ama önce önlem derler." Kemerimi çıkarttım ve öne doğru kayıp çantamın tek kolunu omzuma taktım. "Görüşürüz ama unutma, çığlık atmayacaksın."
Kafamı ona çevirdim. "Ben çığlık falan atmam ama sen beni sadece bugünlük tanıdığın için bunu bilemezsin." Eski ben olsam çığlık atabilirdim, ki defalarca kez atmıştım da zamanında ama şimdiki aklımla daha da kontrollü davranıyordum.
Arabanın kapısını açıp dışarı çıktım. Oturduğum binanın elli adım kadar gerisinde durmuştuk. Elimi sallamadım ama yine de "Görüşürüz," dedim ve kapıyı kapattım. Daha bugün tanıdığım ve yüzünü bile bilmediğim birine görüşürüz demek ne kadar doğruydu bilmiyordum ama o da bana görüşürüz demişti.
İki adım geri gittiğim sırada U dönüşü yapıp geldiği yola girdi ve gözden kayboldu. Tek koluma asılı çantamı kolumdan çıkartmadan önüme aldım ve küçük cepten telefonumu çıkarttım. O sırada bizim binaya doğru yürüyordum. Telefonumun kilit ekranını açıp saate baktım: Babamın eve gelmesine daha on dakika gibi bir süre vardı.
Apartmanın merdivenlerini çıkıp açık olan demir aynalı kapıyı itekledim ve apartmanın içine girmiş oldum. Dört katlı apartmanın ikinci katında oturduğumuzdan iki kat merdiven çıktım ve dairemizin kapısının önünde durdum. Çantamdan çıkarttığım anahtarımla kapıyı açıp araladım ve bir ayak ucumu diğer ayağımın topuğuna sürterek ayakkabılarımı çıkarttım sonra da içeriye girdim ve açık kapıyı tek elimle kapatıp sırtımı kapıya yasladım.
Yüzüm yavaş yavaş düşüyordu çünkü az önce hissettiğim gerilim dolu duygular bu eve adım attığım andan itibaren solmaya başlamıştı, siliniyordu. Az önce, o adamın yanındayken rahatı hissetmeye başlamıştım fakat şimdi bu duygu, bu evin üzerimde yarattığı ağır havasıyla içimden çekip kopartılmış gibiydi. Bu ev, sadece benim yaşadığım evdi, sanki bir otel gibi, onun dışında kendimi bu eve ait hissetmiyordum. Bazen okulda bile bu evde olduğumdan daha rahattım çünkü okulda beni kısıtlayabilecek bir arkadaşım bile yoktu.
O adam, kendini bana açık açık anlatmamıştı fakat konuşması samimiydi ve ben uzun zaman sonra biriyle konuşma süremi genişletebilmiştim. Onu şu zamana kadar tanımadığıma ve hiç görmediğime emindim çünkü benim çevremde hiç erkek yoktu yani tanımadığım bir insana ısınmıştım. Bu ısınmamın sebebi onun, kendini başkalarına sevdirtebilmeyi iyi bilmesinden olabilirdi, benim aksime.
Benim yanmamı neden engellediğini ve neden tüm okulun önünde çılgınlar gibi elbiselerini çıkarttığını sormayı unutmuştum, daha doğrusu hangi zaman aralığına onca şeyi sığdırabilirdim ki?
Yaslandığım kapıdan ayrıldım ve üç adım sola dönüp düz koridordan kendi odamıza girdim. Ebru'nun, Cansu’nun ve annemin sesi mutfaktan geliyordu. Girdiğim odamın kapısını kapattım ve sırtımdaki çantamı kapının bulunduğu duvara yasladım. Ebru’nun ve Cansu'nun çantalarının en sonuna yerleştirdim çantamı. İki adım geri gidip yan yana duran çantalara baktım. Üçümüzün de çantaları yan yana olabilirdi ama gerçek hayatta biz kardeşler olarak yan yana değildik. En azından okul çantalarımız yan yana duruyordu.
Ben bu evde gerçekten hiç huzurlu değildim.
Kapıyı kapatmıştım ama kilitlememiştim bundan dolayı önce kapıyı kilitledim ardından da elbise dolabının önünde durup dolabın kapağını açtım. Mor tişörtümü ve siyah eşofman altımı elime alıp yatağıma fırlattım.
Siyah pantolonumu bacaklarımdan aşağı doğru indirip çıkarttım ve düzgünce katlayıp dolaba yerleştirdim. Okul formamı da yakalarından tutarak havaya kaldırdım ve çıkarttım sonra yere sererek katladım ardından onu da düzgünce dolaba koydum.
Üstümde beyaz, dar bir yarım atlet vardı çünkü henüz büyüklerin taktığı sütyenleri takacak kadar boyutlu değildim. Doğru dürüst yemek yemediğimden dolayı sağlıksızca zayıflıyordum üstelik. Bugün hiç kahvaltı yapmadığımı sayarsak yediğim tek şey ufak bir poğaça ve ayrandı.
Hahlar gibi bir gülümsemeyle yatağıma doğru ilerledim. Ayakta öylece durup siyah eşofmanımı bacaklarımdan yukarıya kadar çektim ve iplerini sıkıp bağladım. Tişörtü de kollarımdan ve boynumdan geçirip giydiğimde saçlarımın tokadan çıkan tutamları aşağıya doğru kaydı ve tişörtümün içine girdi. Bu saç dağınıklığını seviyordum ama saçlarım dağılmazdı kolay kolay çünkü doğuştan düzdü.
Dolap aynasının önüne geçip saçlarımdaki tokayı aşağı doğru indirdim ve saçlarımın omuzlarımdan aşağı salınmasını sağladım. Saçımın rengi toplumda küllü kumral diye geçiyordu, gri rengine benzeyen açık bir renkti ve saçlarım orta uzunluktaydı. Kendimde en sevdiğim şey renginden dolayı saçlarımdı.
"Saçlarımın rengi annemden geliyor diye kendimden nefret edemem," diye fısıldadım kendi kendime. Kendimi seviyordum. Yaşadığımız olaylar kendimizden nefret etmemizi sağlamamalıydı.
Kafamı aşağıya doğru eğip saçlarımı tepeden sıkı bir topuz yaptım ve eğildiğim yerden yukarı kalktım. Kilitli kapıyı açıp odamızın hemen çaprazındaki banyoya girdim. Banyo, annemin ve babamın yatak odalarının hemen hemen önünde kalıyordu.
Banyoyu kilitleme gereği duymadan sadece kapattım ve direkt elimi ve yüzümü soğuk suyla yıkadım. Yüzüme çarpan soğuk su başımın ağrısını ne dindirdi ne de azalttı. Bugün hemen hemen hiç su içmemiştim ve ne zaman su içmesem sürekli başım ağrırdı. Acayip yorgun, mutsuz ve bitkin hissediyordum.
Elimi ve yüzümü kurulamak yerine parmaklarımı süratle art arda sallayıp elimdeki suyu silkeledim ve tüm bitkinliğimle banyodan çıkıp mutfağa doğru ilerledim. Aralık mutfak kapısını geriye itip mutfağa ilk adımımı attım.
"Bugün yan komşuya gittim, kadının kocası evini baştan aşağı yenilemişti. Hele o koltuklar yok mu o koltuklar. Gece mavisi rengindeydi. Kadının kocasının baya zevki var." Annem, merakına yenik düşüp yeni ev eşyalarını görmek için komşu ziyaretinde bulunmuştu sanırım.
Kare mutfağın bir köşesi düz bir şekilde mutfak tezgâhı iken, tezgâhın tam karşısında çok büyük olmayan bir yemek masası vardı. Mutfak kapısının karşısından düz yürüdüğümüzde balkon kapısına ulaşıyorduk. Yere, yemek masasının altına girmeyecek şekilde serili olan kırmızı, eski tip bir halı vardı.
İki kız kardeşim de okul formalarını daha çıkartmamıştı. Cansu'nun ve benim formalarımız aynıydı zaten ve Ebru'nun forması da sarı siyah bir üsttü. İkisi de siyah saçlarını benim gibi yukarıdan topuz yapmışlardı ve ikisi de yorgun duruyordu ama benim kadar yorgun olduklarını düşünmüyordum. Benim daha bu yaşımda omuzlarımda fazlasıyla yük vardı.
"Milletin karısı hep şanslı zaten," dedi Cansu umursamaz bir tavırla tabağındaki yemeği yerken. Cansu, babamın kıymetini bilmezdi. Akşama kadar nakliyede milletin ağır eşyalarını sırtında taşıyan babamın omuzlarındaki yükü ben bile tahmin edemezdim. Bizim için çabalıyor ve bir şeyler yapmaya çalışıyorken onun kıymetini bilmeliydik.
"Bakın kızım," dedi annem, iki kardeşime de göz gezdirdi. "Her çiftten biri muhakkak salaktır. Hep biri, diğerini geçindirir ve yol gösterir."
"Ben bunu zaten biliyorum," dedi Cansu, sanki kendisini övüyordu. "Zaten hep öyle denk geliyor."
Annem, Cansu'yu kafasıyla onayladı. "Bakmayın bugün gittiğim kadının görünüşüne. Öyle bir geri zekâlı ki, hiç anlatamam. Ben diyorum ki koltuklarını çamaşır suyuyla silme, o da bana niye diye soruyor. Kadını, kocası geçindiriyor be! Yazık adama, cahil karıyı evine almış, kadın bana diyor ki yüzsüz yüzsüz, ben kocamla bilerek kavga ettiğimde hep kocam ayağıma gelir, beni alttan alır. Kadın, kendisi bana itiraf ediyor. Adama yazık vallahi."
Cansu, kaşığını masaya bırakarak anneme baktı. "Anne, zaten bir çiftten diğeri mutlaka geri zekâlı olmalı. Diğer türlü nasıl birbirlerini geçindirecekler ki?"
Ben Cansu ile aynı fikirde değildim ama kaderimin karşıma çıkartacağı kişinin de sersem biri olacağını düşünüyordum çünkü gerçekten de iki çiftten biri hep diğerinin açığını kapatmakla mükellefti. Övünmüyordum ama burada akıllı olan bendim ve karşıma çıkacak kişinin de ömür boyu açığını kapatırdım çünkü kader hep böyle ayarlıyordu ve hep istemediğimiz şeylerle sınanırdık.
Annem, iki kız kardeşime de acıyarak baktı. "Benim kızlarım da zeki, en çok da karşılarına pis adamlar denk gelir diye korkuyorum. Öyle adamlar var ki karılarının ağızlarına sıçıyorlar. O durumdaki kadınlara üzülüyorum gerçekten ama ben ne yapabilirim ki?" Sonra annem kendi kendine mırıldandı. "Daha kendi kaderimi düzeltemedim ve hiçbir şey de istediğim şekilde ilerlemedi zaten."
Bu sefer Ebru konuştu: "Anne, o zaman geri zekâlı taklidi yaparsak karşımıza düzgün bir insan çıkar mı? Aynı bugün ziyaret ettiğin o kavgacı kadın gibi."
Cansu, Ebru'ya mala bakarmış gibi baktı. "Sen zekiysen istediğin kadar salak taklidi yap, beyninden bir şey değişmediği sürece karşına bok gibi bir adam çıkar, Ebru."
Konuşmaları beni bile sarmıştı ama onlara ne diyeceğimi bilemedim ve müdahale etmek yerine susmayı seçtim.
Sabahtan beri ayakta öylece beklememe rağmen biri dönüp bana bakmamıştı bile. Annemin, kardeşlerimin önüne yemek koyduğu gibi benim de önüme yemek koymasın isterdim. Bir ruh gibi mutfak tezgâhının önüne kadar yürüdüm ve elime bir su bardağı alıp arıtmadan bardağın ağzına kadar su doldurup içtim. Yetmedi bir bardak daha içtim. İçimdeki sıcaklık geçmeyince üçüncü bardağı da doldurup içtim. Boğazımdan akan suyun yemek borumu ferahlattığını ve soğuttuğunu hissedene kadar içtim. Dördüncü bardağı da içtikten sonra bardağı bıraktım ve tezgâha koydum. Masada oturan ailemin gözlerini sırtımda hissediyordum.
Umarım dört bardak su en az bir saat sonra başımın ağrısını dindirirdi. Mutfak dolabını açıp içinden bir tane tabak çıkarttım ve ocağın önünde durup tencerenin kapağını açtım. Pırasa. Oflamamaya dikkat ederek tahta kaşıkla sadece bir kaşık koydum tabağıma. Gelişmek yerine sürekli zayıflamamın bir diğer nedeni ise sevmediğim bir yemek olduğunda o yemeği adamakıllı yiyemememdi.
Tabağıma baktım. Tahta kaşığın bir ölçüsü bile yiyemeyeceğim kadar gözlerime fazla göründüğünde yemek kaşığı ile tabağımın yarısını geri tencereye boşalttım. Yemek masasına dönüp benim olan sandalyeyi çekerek oturdum ve tüm sakinliğimle yemeğimi yemeye başladım. Bir köşede annem, karşısında ise babamın sandalyesi vardı. Kenarda ise Cansu, anneme en yakın yerde oturuyordu, ortamızda Ebru vardı ve ben de babama yakın tarafta oturuyordum. Cansu ve Ebru babamın yakınına oturmadıklarından ben babamın yakınına oturuyordum ama yerimden de memnundum. Sırtımız mutfak tezgâhına bakıyordu.
Kapıya anahtar sokulma sesi geldiğinde babamın geldiğini anladık. Biraz sonra kapı kapandı ve yatak odasının kapısının kilitlenme sesi geldi. Üstünü değiştirecekti. Sonra yine kapı açıldı ve bu sefer de banyo kilitlendi. Ellerini yüzünü falan yıkardı, günlük rutinlerdi işte. Kısa bir süre sonra banyonun kilidi açıldı ve babam mutfağa adımını attı. Annemler sessizce yemeklerini yemeye devam ediyordu.
Sessizliği Ebru bozdu: "Anne, bugün evine gittiğin kadının kocası ne iş yapıyordu?" Saf bir şekilde bu soruyu anneme sorduğunu biliyordum ama sorusunun babama dokunduğunu anlayamayacak kadar düşüncesizdi. Babamın yaptığı işi küçümsüyordu.
Babam da yanımıza gelip sandalyesini çekerek oturdu. Ne bir selam verildi ne de bir nasılsınız sorusu soruldu. "Bana da yemek boşaltın bakalım." Anneme göz ucuyla baktım. Duymamış gibi yemeğini yerken Ebru'ya iğneleyici bir ses ile cevap verdi. Annemin şu an yemek boşaltması gerekirdi, öte yandan geriliyordum.
"Kadının kocası avukat. Zenginler yani." Hiç içimden geçirmek istemesem de annem de anlayışsızdı. Babama karşı anlayışsızdı ve bu cümlesinin babama dokunacağını bile bile söylüyordu. Babam yemek yiyen annemi sessiz fakat tehlikeli bir şekilde uzun uzun izledi. Babamın yavaştan sinirlenmeye başlıyor oluşuna daha da gerildim.
Babam bizden bir şey istediğinde isim vermezdi ama isim vermesi onun işine gelirdi çünkü hiçbirimiz ona karşı çıkamazdık, bunu anlamıyordu.
Göz ucuyla Cansu'ya baktım. Bardağındaki ayranını içiyordu. Ebru, sekizinci sınıfa gitmesine rağmen benim gözümde küçüktü. Babam, ellerini masaya yaslayıp yemek yiyen annemi daha da büyük bir sinirle izlediğinde bu ortamdaki gerginliği yok edecek tek fedakâr kişi bendim.
"Ben koyacağım baba," dedim babama gülümseyerek, bu gülümsememin zorluğu hiçbir şekilde belli değildi. Masadan kalkıp dolaptan bir tabak aldım ve tencerenin kapağını açıp yemeği boşaltmaya başladım. Boşaltmayı bitirdiğimde tabağı babamın önüne koydum.
"Bu ne kızım?" dedi babam ve önüne koyduğum tabağı gösterdi. "Ben, annen gibi çok mu yiyorum?" Bu cümlesine hafif gülümsediğimde yine masaya oturdum. Annem, biraz kiloluydu ve babam aslında anneme laf götürerek annemle konuşmaya çalışıyordu ama annem, babama bakmadı bile.
Babamın tabağını ağzına kadar pırasayla doldurdum çünkü yarına kalırsa birimiz bu yemeği zorla yemek zorunda kalacaktık. İşimi şansa bırakamazdım, ki zaten şansım da yoktu ve bu kalanları da ben yemek zorunda kalırdım.
"Baba, pırasa sağlıklı ya, ondan işte." Bu evde babam olmasaydı ben kiminle konuşacaktım, hiç bilmiyordum. Bu masaya oturduğumdan beri annemle ve kardeşlerimle konuşmamıştım bile.
Babamın da siyah gözleri ve siyah saçları vardı. Kırk dördüne girmesine az kalmıştı ve kirli sakallarının arasına beyazlar da düşmüştü, tıpkı saçları gibi. Siyah bir üst ve bol bir eşofman altı giymişti. Kolları orta derecede kaslıydı, ki spor yapmıyordu, babam nakliyatta ağır eşyalar taşırken oluşmuştu kol kasları. Ağır eşyalar omuzlarına yük olduğundan hafif kamburu vardı.
İki yemek kaşıklık tabağımı zar zor sindirerek bitirmeyi başardım ama yine de masadan kalkmak istemiyordum. Odaya veya salona gidip yalnız başıma bir şeyler yapabilirdim ama yalnız kalmak da istemiyordum. Masanın ortasına konulan yoğurdu kaşıklayıp yemeye başladım.
"Hira, bugün neden eve geç geldin?" Annem sabahtan beri bana sormadığı soruyu sırf babam burada diye bana imalı imalı sormuştu, oysaki Cansu'nun anneme açıklama yaptığına emindim. Maalesef ki ben okul çıkışı yaşadıklarımı içime atıp onları koruyordum.
"Geç mi geldin sen eve?" Babam daha kuzenimde kalmamıza bile izin vermiyorken kafasının içinden benim hakkımda yanlış düşünmesi onu fazlasıyla sinirli biri yapardı.
Gözlerimi tabağımdan çektikten sonra gülümseyerek babama baktım. Anneme yaranmaya çalışmak yerine beni seven babama açıklama yapabilirdim. "Hayır, baba. Öğretmenime soru soruyordum. Sınav senemiz olduğu için çözemediğimiz sorular üzerinde oyalanıyor hocalarımız." Annem bozulmuş gibi pırasadan bir kaşık daha attı ağzına. Gözlerimi masaya çevirip ortada duran, kimsenin yemediği yoğurttan bir kaşık daha aldım. Bu masadan kalkmamak için zorla yoğurt yiyordum, öte yandan kıymetim de bilinmiyordu.
"Okul nasıl gidiyor?" Babam, bu soruyu bana sormuştu ama ben Cansu'ya bakmaya başladım çünkü babama onun cevap vermesini istemiştim.
Cansu, ona baktığımı fark ettiğinde kafasını kaldırıp bir bana bir de babama şaşkın şaşkın bakmaya başladı. "Cansu, neden babama cevap vermiyorsun?" diye sesimi incelterek saf saf sordum. Bu sözlerimle Cansu gözlerini kısarak kafasını anneme çevirdi. Tüm sessizliğiyle annemden yardım dileniyordu.
Annem, tüm bıkkınlığıyla bana baktı. "Sana soruyor, sana!" Bana bağırması gururumu kırsa da bozuntuya vermeden anneme saf saf bakmaya devam ettim. Böyle rol yapmam aslında çok eğlenceliydi öte yandan babamla konuşmalarını istiyordum, iletişimsiz bir aile istemiyordum. Zaten renkli bir kişiliğim yoktu ama bu masanın renklenebilmesini isterdim.
"Okulda dersleri çok yüksek olmasına rağmen nasıl böyle saf olabilir ki?" Cansu, tam gözlerimin içine bakarak sormuştu sorusunu. Elimi çeneme yaslayıp anlamayan gözlerle onu izlemeye devam ettim. Ciddi yüzümün ardında çok eğleniyordum. Cansu bakışlarını benden çekti ve bir yaratığa bakarmış gibi duran sıfatını da değiştirmedi.
Babam, elini omuzuma koyduğunda yüz şeklimi bozmadan ona döndüm. Babam, anneme bakıp imalı imalı konuştu: "Ben üç kızıma da sordum Hasret, tek Hira'ya değil."
"Okul çok zor," dedi Ebru, babama bakarak. "Okulda bize öğretilen hiçbir dersin gerçek hayatta karşımıza çıkacağını sanmıyorum. Dört işlem öğretseler yeter: Çarpma, bölme, toplama, çıkartma. Ama bize yok köklü sayı, yok çarpanlara ayırma, yok ebob-ekok öğretiyorlar."
"Bok mu?" dedi babam anlamayarak. Üçümüz de güldüğümüzde Cansu, babamı düzeltti. Annemin o sırada kulağı bizde olmadığından boş boş yüzümüzü inceliyordu.
Babam ortaokul mezunuydu ama doğru dürüst okula da gitmemişti.
"Hayır, baba. Söylediğin şey değil." Cansu, doğrudan o üç harfli şeyin ismini söyleyememişti çünkü babam kızlarının küfretmelerine delice bir sinirlilikle karşılık verirdi. "En Büyük Ortak Bölen falan. Yani anlayacağın boş dersler. Okul sevmiyorum," dedi Cansu ve yemeğini yemeye devam etti. Babam da anlamış gibi mırıltılar çıkarttı ama anlamadığına emindim.
"Anlamadım ama her neyse." Bana baktı. "Sen, Hira?" Okulun nasıl olup olmadığını soruyordu.
"İyi. Güzel gidiyor okul." Evet, güzel gidiyordu çünkü okulda evde olduğumdan daha huzurluydum ve en önemlisi okulda, kendimi birilerinin yüzlerini güldürtme sorumluluğum da yoktu. Gülmüyordum ama bu yemek masası bize huzurlu vakit geçirtsin diye bu ailenin omurgası olmak zorundaydım.
Bir kaşık yoğurdu daha ağzıma attım. Aile üyelerim neden bu kadar yavaş yemek yiyordu ki? Onlarla bir masadan kalkacağım diye midem yoğurt çöplüğü olmuştu.
"Neden bilerek okulu sevdiğini söylüyorsun ki?" Ebru, derslerim iyi diye övündüğümü düşünmüştü ama ben bu niyet ile söylememiştim. Ona kısa bir bakış attım ardından yine bir kaşık yoğurt yedim. Gereksiz sorulara cevap verip çenemi yormak istememiştim.
"Baba, bugün bizim biyoloji öğretmenimiz ölmüş." Cansu, tabağını bitirmişti ve kendini sandalyeye yaslamıştı.
"Ölmüş mü?" Babam, onu tanımıyordu bile.
"Evet. Bugün ölmüş. Kalp krizi geçirmiş dedi sınıf öğretmenim. Tam gün vermediler ama tüm okul mezarlığını ziyaret edecekmişiz."
Benim bundan haberim yoktu çünkü bizim sınıf öğretmenimiz vefat eden biyoloji hocamızdı. Annem bu konu üzerine soru sormadığı için Cansu önceden anneme anlatmış olmalıydı.
"Gidersin, sonra bir fatiha okur, gelirsin." Babama en usanmış bakışımla bakmak istedim ama ona olan saygım sadece yemek masasına bakmama izin verdi. Sanki kızlarını tanımıyordu ve mezarlık dışında başka yerlere de gidecektik. Babamın bu kadar sahiplenici olması kardeşlerimi bilemem ama beni çok bunaltıyordu ve gittikçe de nefes alamıyordum.
Ve şöyle bir şey vardı ki ben, tüm okulla beraber o mezarlığa gitmeyecektim, bu kesin olandı. Bir kaşık daha yoğurt aldım. Midemi dolduran yoğurt umarım beni kusturtmazdı.
İki Saat Sonra
Sonunda yemek yemeyi bitirmiştik. Annem, bulaşıkları bana yıkattığından hepsi odada televizyon izlerken ben mutfakta yalnızdım. Bulaşık makinesi vardı ama ufak tefek bulaşıkları elle yıkardık. Bu evde yaşıyordum ama bu eve ait değildim. Yalnızdım. Bulaşık yıkarken bile yalnızdım. "Bulaşık yıkamaktan nefret ediyorum," diye fısıldadım. "İğrenç, çirkin, pis, kirli, tükürüklü bulaşıklar." En iğrendiğim ev işi bulaşık yıkamaktı ama ısrarla annem bu rezil şeyleri bana yıkatıyordu çünkü şey demişti: "Ne kadar kaçarsan o kadar yapışır. Sen ona yapış ki onlar senden uzak dursunlar."
Annem ile babam yine sebepsiz yere konuşmamaya başlamışlardı. Maalesef ki bu yolun sonunu iyi biliyordum. Ne zaman böyle sessiz kalsalar sonu felaketle biterdi.
Sanırım orta yolu yine ben bulacaktım.
Mutfakta işim bittiğinde salona geçmiş ve tekli koltukta oturmuştum. Sessiz ve sıkıcıydı. Babamın isteği üzerine aslan belgeseli izlemiştik, ki ben hayvan belgesellerinden nefret ederdim. Böcek belgeseli olsaydı severek izlerdim ama.
Babam yine isim vermeden su istediğini söylemişti. O her bir şey isteğinde isim vermiyordu ve biz üç kardeş de birbirimizin yüzüne bakıyorduk. Kaybeden ve ortalığı toplayan ben olduğum için babama ben su getiriyordum. Onun tüm gün bizim için çalışmasının karşılığında ben ona sadece bir bardak su veriyordum işte ve burada kızdığım iki noktadan ilki tüm sorumlulukları üzerime kilitleyen kardeşlerimdi, ikincisi ise babamın sürekli isim vermeden ortaya konuşmasıydı.
Şimdi ise babamın yatak odasındaydım. Sade bir yatak odasıydı burası. Halı, yatak ve bir tane de elbise dolabı vardı. Camları güneşlik perde ile örtmüştü ve tepemizdeki beyaz ışık odayı aydınlatıyordu. Babam yatağın kenarına oturmuştu ve çoraplarını çıkartırken ben de onun karşısında ayakta bekliyordum. Babam ağzını açtığında her akşam olduğu gibi benimle olan rutin konuşmasını yapacaktı.
"Okula okul için, okumak için, bir şeyler öğrenmek için gidilir," dedi ve bu cümle en son bana kurulmalıydı çünkü ben zaten bu amaçla okula gidiyordum.
"Serseri arkadaşlar edinme, zaten onlar insanı pis yola sokar, kişiyi kullanır ve sonra da atarlar." Okulda, doğru düzgün bir arkadaşım yoktu zaten ama bunu babam bilmiyordu. Acaba gelecekte sahici arkadaşlarım olursa tipleri ve huyları nasıl olurdu?
"Sen ne yap ne et, eve şikâyet getirme ve gözümü de kara çıkartma." Ben, kaçırılmamı bile babamdan korktuğum için anlatamıyorken, o kendisinden daha fazla korkmamı sağlıyordu. Babam, üstümde öyle bir baskı kuruyordu ki ben, okulda sırf kimse benimle kavga etmesin diye hep kendimi kısıtlıyordum. Omuzlarımdaki yükü babam daha da arttırıyordu.
Eğer babamdan korkmasaydım ve babam da bana karşı daha ılıman yaklaşan bir tip olsaydı muhtemelen bana musallat olmuş olan ve amaçlarını bile bilmediğim o adamları anlatırdım ondan sonra da niye polise gidemediğimin sebebini söylerdim ve o da artık sebebini bildiğinden kurtulma yolum açılırdı ama babam katı, soğuk ve mesafeliydi.
"Derslerini çalış, notların yüksek olsun ve yalan söyleme." Ben gerektiğinde hiç çekinmeden yalana başvururdum ve babamın sözleri, benim kendi huyumdan vazgeçmemi kolay kolay sağlayamazdı çünkü yalanlarım; önüme geçip beni, huyumu, kendi benliğimi, fikirlerimi ve düşüncelerimi gizliyordu.
"Kardeşlerinle iyi geçin." Onlar benimle iyi geçinmeliydi, ben onların büyüğüydüm ama ikisi de bana daha abla bile demiyorlardı. Belki de annemden ötürü bana düşman gibiydiler.
Babamın her akşam bana bu konuşmayı yapması ve diğer iki kardeşimi es geçmesi benim yükümü daha da ağırlaştırıyordu. Bu konuşmaları sadece bana yapması, babamın benden umudu olduğunu gösteriyordu, bu durumda daha fazla çalışmalıydım ve kimsenin gözünü de kara çıkartmamalıydım. Oysaki gelecekteki konumumu bilmiyordum ve başarısız olmaktan da korkuyordum.
"Ağır başlı ol. Evden okula okuldan eve. Hırsızlık yapma, başkalarının eşyalarına göz dikme, başkaları hakkında kötü düşünme." Anladım, Türkiye de iyilik konusunda tek örnek sensin, baba.
Babamın, gururum yüzünden bana ikram edilen çoğu şeyi yemediğimi bilmemesine bir şey demiyordum zaten.
"Artık gidebilirsin." İyi geceler demek yoktu, iyi uykular demek yoktu, tatlı rüyalar güzel kızım da demek yoktu. Ne yapacağımı bilemeyerek kafamı salladım ve odadan çıktım ardından da kapıyı kapattım. Babam sevgisini her zaman gösteremeyen bir adam olmuştu.
Bir ruhtan farksız bir şekilde odamıza girdim. Çantamı çoktan hazırlamıştım. Cansu, yerde kendi çantasını hazırlamakla meşguldü.
"Kendi telefonuna kendi alarmını kur," dedim buz gibi bir sesle. Her sabah onu uyandırıyordum ve o bana sürekli aptal deyip duruyordu. "Seni artık uyandırmayacağım."
Kendi telefonumu çantamdan çıkartıp elime aldım ve yatağıma oturdum. Alarmımı öne alıp daha erken ötmesini sağlamalıydım. Telefonumla işim bittiğinde yatağımın hemen yanındaki komodinin üzerine koydum.
"Senin uyandırmana ihtiyacım olduğunu mu düşünüyorsun?" Cansu, kapının önünde dikilmişti ve öylece ayakta bekliyordu.
Yan odamızdaki salonda televizyon sesi geliyordu. Annem daha uyumayacaktı. Cansu'ya cevap verme gereği duymadan yorganımın altına girdim ve kafamı yastığa koyup yorganı kafama kadar çektim. Yüzümü yanımdaki cama doğru dönüp cenin pozisyonu aldım.
Bu evde olduğumdan daha az konuşuyordum, bunun farkındaydım.
Ona cevap vermeyeceğimi anladığında lambayı söndürüp odadan çıktı ve salona, annemin ve Ebru'nun yanına gitti. Karanlık salonda anne kız televizyon keyfi yapılacaktı.
Cam, yatağımın hemen yanında, tam karşımda duruyordu. Kenarlarından soğuk hava geliyordu ama rahatsızlık boyutunda da değildi. Perdenin ardından yanan sokak lambasının sarı loş ışığı odayı hafiften aydınlatıyordu. Vaktinde su içmediğimden başımın ağrısı geçmemişti ama biraz olsun azalmıştı. Yavaş yavaş ellerimle yüzümü kapattım ve üç buçuk yılını bizimle geçirmiş olan ve bugün de rahmetli olan öğretmenim için ağlamaya başladım. Bugün çok dolmuştum, kendimi gizlemekten de çok yorulmuştum.
10 Ekim Salı, 2018
Ertesi Gün
Okul yolunda kulaklığımla yürüyordum. Dinlediğim şarkı Çağdaş Terzi'nin söylediği Kibir şarkısıydı. Şarkılarım benim vazgeçilmezlerimdendi, bir şarkı açardım ve o gün hep o şarkıyı dinlerdim, şarkının ruhunu keşfederdim ve şarkı sözleriyle müziğin uyumuna bakardım, en çok da şarkının sözlerinin anlamlarını incelerdim. "Zihnimi ben yönlendirdiğimden öğretmene gerek duymadım hiç..." diye şarkıyı mırıldanıyordum.
Hava gri bir renkteydi ve sanırım o adamın dediği gibi bugün yağmur yağacaktı, neyse ki sırt çantama şemsiyemi koymuştum. Havalar yavaş yavaş soğuyordu, bundan dolayı üstüme formamdan farklı olarak siyah kapüşonlu bir ceket giymiştim ve saçlarımı da yüz hatlarımı gerecek şekilde sıkı bir at kuyruğu yapmıştım. Tempolu yürümek yerine yavaş yürüyordum çünkü okulun başlamasına yarım saatten bile daha fazla vardı.
Sabahın erken saatlerinde o sinir bozucu alarm beni uyandırmıştı. O sinir bozucu alarm ötmeyi bırakmasaydı sinirden telefonumu kıracaktım fakat kendimi zor tutmuştum. Evde kimse uyanmasın diye sessizce kahvaltıları hazırlayıp evden çıkmıştım böylelikle onlar uyandıklarında her şey hazır olmuş olacaktı. Bir dilim peynir ve ikişer dilim salatalık ve domatesten başka bir şey yememiştim.
Bir gün de erken uyanıp kahvaltıyı sen hazırlasaydın da hepimiz o masada mutlu bir aile olabilseydik, anne ama sadece kahvaltı hazırlamakla ne anne olunur ne de huzur bulunur. Sanki yaşadığım evde anne olan kişi, bendim.
Okula yaklaştığım sırada bir sokak ağzında o adamı gördüğümde tüm şaşkınlığımla adım atmayı bıraktım. Kalbim heyecandan hızlı atmaya başladığında onu baştan aşağı süzüyordum. Yüzünde yine maskesi olan adamın göz odağında ben vardım, tıpkı benim göz odağımda da o olduğu gibi. Siyah bir pantolon ve beyaz bir kazak giymişti. Bedeni bana dönük olan adam, elindeki ufak not kâğıdını eğilerek düzgünce yere bıraktı ve geri dönüp gözden kaybolana kadar yürüdü.
Gözlerimi yere bıraktığı kâğıttan ayırmadan o yola doğru hızlı ve seri adımlarla yürüdüm. Kâğıt uçmasın diye aynı anda hem çevreme bakıp hem de biraz koşmaya başladım. Kâğıdın olduğu yere geldiğimde yere doğru eğilip elime not kâğıdını aldım ve okumaya başladım.
‘Seni dün uyarmıştım ama vicdanımı rahatlatamadım. Sallamasyondan okuma bunları ve beni ciddiye al. Okulda etrafına dikkat et, gün içinde duvarlara çok yaklaşma mesela ceketini askılığa asma ve bir anda bağırma olur da bir şey görürsen. '
“Erkeklerin bir şey anlatırken detay vermemelerine çok gıcık oluyorum,” diye mırıldandım ve kâğıdı elimle buruşturup arka cebime koydum. Dün bana verdiği kâğıtlar da hâlâ siyah pantolonumun arka cebinde duruyordu. Sebepsiz yere o kâğıtları çöpe atmak istemiyordum.
"Hem ben çığlık atmam ki," dedim ince bir sesle. Sürekli bani çığlık atmamam konusunda tembihleyip duruyordu.
Bir gün bana iyiliği dokunanların ve yaptığı iyilikleri yüzüme vurmayanların sayısı çoğalacaktı. Sanırım ikinci kişiyi bulmuştum ve bu o gizemli adamdı, ilk kişi ise kuzenim Müge'ydi. Elbet bir gün çokça arkadaşım da olurdu ama o adamın bana olan iyiliğinin amacı ne olabilirdi ki? Mesela Müge ile aramızda kan bağı vardı ve frekanslarımız uyuştuğu için iyi bir ikiliydik fakat bu adamın asıl amacını anlayamıyordum ama zaman geçtikçe ve tanıdıkça da onu çözebilirdim, amacını bulabilirdim.
Gülümseyerek okulun bahçesinden içeri girdim. O adam garip bir şekilde, bu uyarıcı jestiyle beni mutlu etmişti üstelik kötülüğün kaynağı oldukları halde onun hakkında böyle düşünebilmiştim. Fakat yine de diğer adamlar hakkında hiçbir düşüncem değişmemişti ve o yaşlı adamdan nefret ediyordum.
Kulaklığımı kulaklarımdan çıkarttım ve ceketimin cebinden telefonumu çıkartıp dinlediğim müziği kapattım. Çağdaş Terzi'nin sesi bile güzeldi.
Okul binasının içine girdiğimde içerideki sıcaklıkla sarılmış gibi oldum. Kimsenin gözlerine bakmamaya dikkat ederek merdivenlerden yukarı tırmandım. Kimseyle uzun bir bakışma yarışması yapmak istemiyordum, aksine sakin bir gün geçirmeye ihtiyacım vardı. Sakinlikten kastım kavgasız ve zıtlaşmasız bir gün geçirebilmekti.
Sınıfa girdiğim gibi çantamı sırama bıraktım. Sınıf askılıklarına doğru yürürken aynı zamanda ceketimi çıkartıyordum. Ceketimi tam askılığa asacaktım ki o adamın sözleri zihnimde yankılandı fakat yine de gülümseyerek ceketimi askılıklara astım. O çok tuhaf bir adamdı ve çok tuhaf da tembihler veriyordu. Bir bildiği elbette ki vardı fakat ben bunlardan kaçarak bir şeyler öğrenemezdim. Sonrasında geri sırama oturdum ve derslerin başlamasını bekledim.
Okul Çıkışı
İçim o kadar sıkıntılıydı ki, her an sıkıntıdan bomba gibi patlayabilirdim. Bu iç bunalımımın nedeni hiçbir sınıf arkadaşımın benimle konuşmamasıydı. Bugün de sıramdan hiç kalkmamıştım ve kimseyle de bir iletişimim olmamıştı. Son ders de bitmişti ve herkes yavaştan sınıftan dışarı çıkıyordu, ben ise tüm sıkıntılarımla elimin avuç içini yanağıma koymuş, tüm sıkılganlığımla da öylece bekliyordum.
"Eve gitmeyi düşünmüyor musun?" Deren, ayakta beni izlerken eş zamanlı çantasını sırtına takıyordu. Okula geldiğimden beri tek laf etmemiştim ve bu konuşmasına cevap vermek istiyordum.
"Gideceğim." Başka konuşacak bir şey aklıma gelmiyordu. O da uzatmadan sınıftan dışarı çıktığında koca sınıfta tek başıma kalmıştım.
Yalnızdım ama emindim, bir gün yeni insanlar tanıyacaktım ve o zaman da asla yalnız olmayacaktım.
Oturduğum yerden ayağa kalkıp ceketimi almak için askılıklara doğru yürüdüm. Hayatım oturmakla geçiyordu ve sonuç itibariyle de sürekli bacaklarım uyuşuyordu. Bir adrenalin yaşasam hiç fena olmazdı diye düşünme boyutundaydım zaten başımda milyon tane dert yokmuş gibi.
Askılıktan ceketimi aldım ve tam üzerime geçirecektim ki gördüğüm şeyle ceketi en uzağıma fırlatarak sınıfı inletecek kadar yüksek bir sesle çığlık attım. Yetmedi, bir daha çığlık atıp en yakınımdaki masanın üzerine çıktım. Hadi ama ben bu şeyi sadece televizyonda görmüştüm. Şu anda yaşadığım korkunun haddi hesabı yoktu. Vazgeçmiştim, böyle adrenalinleri yaşamak için yaşım daha çok gençti.
Lanet olmasın! Hani ben çığlık atmazdım? O adam bu konuda beni o kadar uyarmıştı.
Çığlıklarımı hiç kimsenin duymamış olmasını diliyordum.
//
Bölümü nasıl buldunuz????