1 EKİM PAZARTESİ, 2018
Hayat o kadar tuhaftır ki nerede ne zaman başınıza neler gelebileceğini kestiremezsiniz. Yaşam, tahmin edilmesi zor bir olgudur, şaşırtıcıdır. Ben de şaşırmıştım, 7 Mayıs Pazartesi günü yüzlerini siyah maskeleriyle gizleyen adamların arasında kendimi bulduğumda sürdürdüğümüz hayatın çizgisinin ne kadar ani yamulabileceğini idrak etmiştim.
Hiç tanımadığım insanlardı, kaderime dahil olmuşlardı veya ben onların kaderine girmiştim, bilemiyordum fakat anlamlandıramadığım o kadar nokta vardı ki ve ben henüz hiçbirini çözememiştim.
On birinci sınıfımın bitiminden beri, her ayın ilk pazartesileri denk düşerdim onlarla. Daha doğrusu onlar beni denk düşürürlerdi.
Tam karşı kaldırımdaydı, içinde beyaz gömlek vardı ve siyah bir takım elbise giymişti, boynunda ise siyah kravatı vardı. Aslında o adamların genel giyim tarzı da buydu. Yüzünü siyah kar maskesiyle gizlemişti, tipi hakkında bir fikrim bile yoktu fakat genç ve dinamik biri olduğunu seçebiliyordum. Siyah kar maskesinin göz kısmında bir delik bile olmadığı için, her ne kadar gözlerini göremesem de onun odağında ben olduğuma emindim. Siyah, cip tarzı arabasının yanında beni bekliyordu gayet sakin bir duruş ile fakat uğraştırmayı tercih edecektim.
Henüz tehlike altında değildim, aramızda mesafe vardı ve ifadem sakindi fakat beynim hızlı çalışıyordu. Kaçacaktım.
Şu anki hâlimden ne düşündüğünü merak ettiğim adama gözlerimi tekrardan çevirdiğimde, öylece benim tarafıma baktığını gördüm fakat yüzü gizli olduğundan tepkisini ölçemiyordum.
Vücudumdaki tüm kan bacaklarıma hücum etmiş gibi istemsizce ileri bir adım attığımda, o tüm yüzünü kaplayan siyah bereli adam da ileri bir adım attı. Hiç bozuntuya vermeden ileriye bir adım daha attığımda o da beni taklit ediyormuş gibi yeniden ileri bir adım attı. İkimiz de birbirimize bakıyorduk ama bedenlerimiz ileriye dönüktü. Tedirginliğimi belli etmemeye çalışsam da bakışlarımın her şeyi açık açık belli ettiğine emindim. Kaşlarım çatıktı ve gergindim üstelik gelip geçen insanların o adama garipseyerek bakmamaları daha da gerilmeme sebep oluyordu.
Derin bir nefes aldım ve adamın aracını başıyla işaret ettiğine şahit oldum. Zorluk çıkartmadan buraya gel demekti bu. Ona doğru bir adım atmadım, düşmanıma gülümsedim ve bir anda koşmaya başladım.
Her sokakta onlardan olduğunu biliyordum ve buna rağmen direnmeyi seçmiştim. Belki bir sokak ağzından bir sürü adam çıkacaktı ve üzerime çuvallanacaklardı fakat yine de durmadım, insanlara çarpmamaya üzen göstererek, bazen de bu özeni koruyamayarak sırtımdaki ağır çantayla koşmayı sürdürdüm.
Soğuk rüzgâr tenime çarpıyordu ve evden ceketsiz çıkmıştım, yüzüme çarpan rüzgâr nefesimi kestiğinde arkamı döndüm ve adamın çoktan arkama geçerek bana yetiştiğini fark ettim. Kas kütlesi ve bacak boyu bütün dengeleri ciddi oranda değiştiriyordu.
İkimiz de o kadar hızlı koşuyorduk ki ne ara buralara kadar vardığımızı anlayamamıştım, yutkunmakta zorlandığımda bacaklarımın artık titrediğini hissedebiliyordum. Bir adamın omzuna çarptığımda sarsıldım fakat durmadım, adamın poşetindeki meyveler dökülmüştü ve bana saydırdığını işitmiştim.
Onlardan birinin bir anda karşıma çıkacağını bile bile başka bir sokağa girdiğimde o adamın bana daha fazla yaklaştığını ama en ufak bir soluk alıp verme belirtisi bile göstermediğini fark ettim. Oysa ben apandistim patlayacakmış gibi hissediyordum. Bu beni daha çok gerdiğinde arabaları kontrol etmeden bir anda yola atladım ve ani frenin etkisiyle kulakları cızırdatan lastik sesi bütün sokakta yankılandı.
Hâlâ neden diğer adamların peşime takılmadığını anlayamıyordum. Normal şartlarda her sokak ağzında onlardan olurdu ve ben herhangi bir sokağa ilk giriş yaptığım an yakalanırdım. Ama şimdi peşimde sadece bir adam vardı ve arkamdaki adam, istese o boyuyla hemen beni yakalayabilirdi fakat bir yerden sonra özellikle mesafeyi koruyordu.
Sürekli sağ-sol yapıp bilmediğim yollara girdiğimden kendimi hiç tanımadığım bir sokakta buldum ve neye güvendim bilmiyordum ama nefeslenerek kendimi frenlediğimde arkamı döndüm ve o adamın da bu sefer yorulmuş olduğunu anladığım bir tavırla koşmayı bıraktığını fark ettim. Anlamıştım, özellikle yakalamamıştı beni ve diğer adamlar özellikle yoktu.
Terler içinde kalmıştım ve elim alnımı sildiğinde hangi yola sapacağımı bilmiyordum, tamamen tanımadığım bir sokaktaydık. Tükürüğümü bile yutamayacak hale geldiğim halde adama doğru döndüm ve “Yolu bilmiyorum,” diyebildim sanki çok normalmiş gibi. Gözlerim takım elbisesini bulmuştu, o yaşlı adam bunlara iyi para veriyor olmalıydı. Bir adım geri gittim bana bir cevap vermediği için fakat bu sefer bana doğru adımlamadı. “Sen bana yolu söyler misin yoksa ben herhangi bir yola tekrardan koşmaya başlayayım mı?”
O adamların hiçbiri benimle konuşmazdı, seslerini asla bana duyurmazlardı ve bu yorgunlukla belki boşluğuna gelir diye sormuştum çünkü sesini duyabilme ihtimalim vardı fakat buna düşmedi ve eliyle sağ tarafta kalan yolu gösterdi.
“Biz şu an çok ikonik bir andayız,” dedim gözlerimi kısarak. Yüzümü ekşitmiştim. “İnanamıyorum gerçekten.”
Omzumdaki çantamı sıktığımda arkamı döndüm ve bir anda yeniden koşmaya başladım. Nedenleri anlayamamıştım fakat bu sefer beni yakalamayacaklarını ve sadece uğraştırdıklarını düşünüyordum. Yine aramızda belli bir mesafe bırakıp bırakmadığını merak ettiğimden arkamı döndüğümde eliyle ilerimi gösterdi ve ben de bir anda önüme döndüğümde tam karşımdaki tabelaya çarpıyordum ki ellerimle yüzümü tutup başımı korudum ve hafif bir sarsıntıya engel olamadım.
Acıyan parmaklarımı salladığımda arkamı dönmemle o adamın süratinden kaynaklı rüzgârını ve gövdesinin omzuma çarpışının hissiyatını idrak etmem bir anda gerçekleşmişti. Tam dibimde bitmişti ve nefes nefese kaldığımız için, onun siyah kar maskesine rağmen kumaştan çıkan soluğunu hissedebiliyordum.
Geriledim ve tabelaya sırtımdaki çantamla yaslandığımda yutkundum, belki de milimetrik bir hesaplama yaptım kendi boyumla kıyaslayarak. Derin bir nefes aldım. “Boyun 1.87 mi?”
Yine konuşmamıştı. Parmağıyla beni işaret etti ardından da elleriyle sayıları gösterdi. Kaşlarım çatık bir ifade ile ellerini seyrettiğimde 1.70 demek istemişti benim için. Kaşlarımı şaşırarak havaya kaldırdığımda yaptığı milimetrik hesap oldukça başarılıydı.
Şu an beni bir yere götürmeyeceğine emindim, okul saatime az kalmıştı ve okulumu aksattırmayacaklarını biliyordum. O yaşlı adam merhametsiz biriydi fakat tuhaf bir şekilde yumuşaktı da. Hepsi çözülmesi zor insanlardı, ben neyin içindeydim bilmiyordum ama ağzımın kapalı olması gerektiğini bir şekilde öğretmişlerdi.
Duruşumuzun yakınlığından üzerimde gerginliğin heyecanı vardı ve ona dik dik baktım, yüzünü gizlediği için gözlerinin konumunu seçemiyordum bu yüzden her noktaya bakmıştım. Sert bakışlarımdan sonra bir adım geri gitti ve elini okula doğru kaldırdı.
Sırtımı tabeladan ayırdığımda bir şey fark etmiştim, o yerinde duramıyormuş gibi sevinçli bir beden hareketine sahipti. Belki de maskesindeki dudak çizgisinden neşeli olduğunu anlamıştım ama neden neşeli olduğunu bilmiyordum. Onu biraz inceledim ve daha öncesinde denk geldiğimiz adamlardan farklı biri olduğunu anladım. Yeni olmalıydı.
“İlk iş günü heyecanına sahipmişsin gibi görünüyorsun,” dedim bir adım daha uzaklaşırken fakat yine düşmedi ve yine sesini çıkartmadı. Kendini iyi kontrol ediyordu. “O yaşlı adam için değerli biri olduğumu biliyorum,” dedim bu sefer de. “Salak biri değilim, bir şeyi amaçlamış ve ben de onun piyonu olmalıyım.”
Benimle konuşmama konusunda ısrarcıydı, bir kez daha okulu gösterdi fakat bu sefer başıyla yapmıştı bunu.
Bu sefer direten bendim. Ondan anlamlandıramadığım bir enerji hissetmiştim. Bir yakınlık gibi veya aklı başında bir insan olduğunu düşünmüştüm sadece. Ketum ifademi korudum. “Seninle ilk kez mi karşılaşıyoruz yoksa daha öncesinde denk düşmüş müydük?”
Konuş benimle artık diye bağırmak istemiştim ona. Hiçbir şekilde ses etmiyordu. Temkinli bir şekilde bir adım geri gittim ve okulun yoluna döndüğümde onu son bir kez daha inceledim, gözlerim ayakkabılarında takılı kalmıştı. "Sana takım elbiseyi zorla mı giydirdiler?" Şaka gibiydi ama jilet gibi bir takımın altına beyaz spor ayakkabı giymişti. Spor ayakkabısıyla takım elbisesi o kadar komik ve eğreti duruyordu ki bu saçma görüntüye bir tepki vermemek asıl ahmaklık olurdu.
Yine eliyle okulu gösterdiğinde okula doğru yürümeye başladım. Beni izlediğini adım gibi biliyordum fakat hiçbir şekilde arkamı dönmedim. Sakin ve geç kaldığımı bildiğim halde acele etmeden okulun bahçesine girdiğimde hala rahat değildim, binanın içine girdiğimde ise rahat bir nefes alabilmek adına ellerimi dizlerime yasladım eğilerek.
Şimdilik kurtulmuştum ama okul çıkışında, bu sefer daha ciddi bir şekilde ve daha kalabalık bir grubun beni rehin alacaklarını biliyordum.
"Ne bu hâlin, savaştan mı çıktın? Ayrıca okula da geç kalmışsın." Kafamı hafif havaya kaldırdığımda Deren'i gördüm ve doğruldum.
Pembe bir eşarp takmıştı beyaz tenine yakışabilecek bir ton seçerek. Kahverengi gözleri vardı ve okul formasının üzerine giydiği beyaz, dizine kadar uzanan hırkası siyah pantolonuyla uyumluydu.
"Sen de geç kalmışsın," dediğimde saçımı başımı düzeltiyordum.
"Okula geç kalmam bir ilk, değil mi?" dedi saçma bir şekilde kendini överek. "Seni gergin gördüm."
"Geç kaldığım için olabilir mi?" Ona olan biteni anlatacak halim yoktu. Üstelik o adamları zararlı zararsız diye ayıramıyordum bile. Tanımadığım o insan topluluğu hakkında hiçbir şey bilmemem en büyük tehlike iken ve ben o kadar uyarı almışken ağzımı bu konuda kimseye açamazdım.
Ailem ile aram iyi değildi, onlara bir şeyler anlatamıyordum ama en olmadık günlerde defalarca kez polise gitmiştim ve her seferinde beni yolda yakalamışlardı. En olmadık zamanlarda bile tetikte olduklarını o zaman idrak edebilmiştim.
İnsanlarla tensel olarak bir mesafem vardı, kimseye dokunmayı ve kimsenin de bana dokunmasını sevmiyordum bu yüzden Deren’i kolundan çekiştirmek yerine "Benimle kantine gelir misin?" dedim eş zamanlı ilerlemeye başladığımda.
"Biz yeterince geç kalmışken kantine gitmemiz ne kadar doğru sence? Ayrıca sadece yedi dakika geç kaldık. Belki öğretmenimiz daha yoklamayı almamıştır. Kantine gitmeyelim."
Akşam için enerjimi korumalıydım ve daha şimdiden acıktığımı hissediyordum. Ve her zamanki gibi bu sefer de ne ile karşılaşacağımı bilemediğim için tedbirli olmalıydım. "Yarım günden bir şey olmaz," diye geçiştirdim onu.
Kantine geldiğimizde herkes derste olduğu için içerisi bomboştu. Yaklaşık iki dakika sonra bir tane patatesli poğaça ve ayran aldığımda geç kalmak istemeyen Deren kolumu tuttuğu gibi beni merdivenlere doğru çekiştirmeye başladı.
"Daha aldıklarımı çantama koyamadım bile, Deren," dediğimde onun kolumla olan temasını, onu kırmamaya çalışarak hemen kestim.
"Sınıfta koyarsın, Hira!"
"Geç kalmak," dedim soluklanarak. "Bizim suçumuz değil ki. En azından benim suçum değildi."
"Ne demek istiyorsun, Hira. Herkes gibi biz geç kalmadık onlar erken geldi esprisini bana yapma sakın!"
Benimle bağırarak konuşulmasından hiç hoşlanmıyordum. Düzgün bir ses tonuna karşılık yüksek sesli bir ses bulmak benim ne gibi bir günahımın bedeli olabilirdi acaba?
"Maalesef Deren, yine unuttun," dedim onun aksine sakin çıkan sesimle. "Ben herkes gibi değilim. Şey diyecektim." Elimle çenemi tutup düşünüyormuş gibi yaptım. İkinci katın merdivenine ulaşmıştık. "Geç kalmak bizim suçumuz değil çünkü biz on ikinci sınıfa gittiğimizden, yani lisenin en büyük öğrencileri olduğumuzdan diğer öğrencilerden daha yaşlıyız. Bizi en üst kata koymaları onların suçu, yukarı çıkana kadar zaten beş dakika geçiyor."
Benimle olan arkadaşlığını bitireceğini düşünmemi sağlayacak bir bakış attığında sessizleşmiştim. Bu harekete nasıl karşılık vereceğimi bilemiyordum. Sanırım ben gerçekten de sosyal bir insan değildim ve bu gidişatla da olamazdım.
"Az önce çok boş yaptın!" diye yüksek sesle konuştuğunda ikimiz de üçüncü kattaki sınıfımızın önünde durduk. Deren’in ses tonu o kadar gürdü ki ona bir cevap bile vermemiştim.
12-D sınıfımızın önünde durduğumuzda ikimiz de birbirimize baktık. İçerisi çok gürültülüydü ve sınıfta bir öğretmen olmadığını düşünebilirdim. Kafamı üstünü başını temizleyen Deren'e çevirip "İlk ders neydi?" dediğimde, "Biyoloji," diye cevap verdi bana. İkimiz de boğazımızı temizleyip aynı anda kapıya vurduk. İçeri gir, sesi duymak yerine sınıftaki sesler kesildi. İkimiz de birbirimize bakıp tekrar kapıyı çaldık. Yine ses yoktu.
Deren bana döndü. "Acaba biyolojici derse geç kaldık diye bize verecek çeşitli cezalar düşündüğünden mi kapıya seslenmeyi unuttu?"
Nefesimi verdiğimde başımı olumsuz anlamda salladım. "Hatırla," dedim sakin bir sesle. “Sınıftan inanılmaz derecede ses geliyordu, kapıyı çaldık ve sesler bir anda kesildi. İçeride öğretmenimiz yok anlayacağın arkadaşların bize oyun oynuyorlar.” Onun arkadaşlarıydı, benim değil.
Deren, bana inanmadığını belli edercesine bir adım geri gitmemi sağladığında kapıyı açmasıyla sınıfımızın çöp kovasının kafasına geçirilmesi bir oldu. Kız hâliyle okulun koridorunu inletecek bir çığlık attı. Bir de buna kapının önünde toplanmış kahkaha atan sınıf mensupları -arkadaş değil- eklenince ortaya hayli gürültülü bir ortam çıkmıştı.
Yalnız ben hiç gülmüyordum çünkü kapının dışında olan bendim, müdür geldiği gibi direkt beni görecekti ve sırtımdaki sırt çantamı da görürse yoklamada beni yok yazabilirdi. Onları umursamadan aralarından sıkışarak geçtim ve ortadan üçüncü sırama oturdum. Sınıfımızda ikişerli olmak üzere üç sıra vardı. Ben orta kümedeki sıradaydım. Ve herkes tarafından kolayca görülebilen bir yerde oturduğumdan gerildiğim zamanlarım oluyordu.
"Ne bu gürültü! Geçin içeriye!" Sonunda müdür kahkaha seslerinden rahatsız olmuştu da olaya müdahale etmeye gelmişti. Tüm sınıf müdürün gür sesini duyduğunda birbirlerini eze eze sıralarına oturdular. Bu hiperaktif sınıfın ne ara yerdeki çöpleri topladığını anlamamıştım bile.
Deren sol tarafıma oturduğunda bıkkınca bir nefes verdi. Beyaz hırkasında mide bulandırıcı lekeler ve kırıntılar vardı. Hırkasını çıkarttı ve uzun kollu okul formasıyla kaldı.
Cam kenarında oturan bir erkek sesi duyduğumda kafamı oraya çevirdim. Eliyle beni gösteriyordu. "Şu kızdaki şans bende olsa var ya. Oğlum her gün geç kalıyorum, her gün de öğretmenler zamanında gelmiş oluyor." Yine eliyle beni gösterdi. "Bir de şuna bakın. İlk defa geç kalmış, onda da öğretmen gelmemiş. Yok böyle şans!" Duvara bakıyormuş gibi ona baktıktan sonra kafamı yazı tahtasına çevirdim. Cafer okula her gün geç kalırdı. Bugün okula geç kalmamı muhteşem(!) şansıma yoran Cafer, başımın nasıl bir belada olduğunu bilmiyordu. Bu durumda şanstan bahsetmemeliydi.
Cafer'in siyah saçları ve siyah gözleri vardı. Zapzayıf bir erkekti. Teni esmerdi ve her gün okula geç kalıyordu, bugün ilk defa okula geç kalmamıştı ve onda da öğretmen gelmemişti. Bu da onun şanssızlığınaydı sanırım.
"En azından gülseydin. Cevap vermemene artık bir şey demiyorum zaten." Kafamı bu sefer de duvar kenarında oturan Begüm'e çevirdim. Şu anlığına kimseyle konuşmamaya çalışıyordum ama onlar ısrarla bana bulaşıyordu.
Begüm, sırtını duvara yaslamıştı ve bana iğrenerek bakıyordu. Bu bakışlarının tiksinti olmasının nedeni üstümün başımın kirli olması değildi. İlkokulda ve ortaokulda güzel dersler almıştım ve lisede farklı bir role bürünmüştüm. Onun bu bakışları beni kıskandığındandı. Aslında Begüm’ün kötü bir görüntüsü yoktu, sadece yıpratıcı makyajlar yapıyordu ve bu onu ağır gösteriyordu. Siyah-kahve karışık göz rengine sahip olan Begüm'ün siyah saçları omuzlarının üzerine geliyordu.
Begüm’e tam bir cevap verecektim ki müdürün içeri girmesiyle ağzımı kapattım ve sınıfça ayağa kalktık. Aslında ne diyeceğimi hesaplamamıştım bile, yüksek ihtimalle cevap veriyormuş gibi görünüp hiçbir şey söyleyemeyecektim.
Gerekmediği sürece insanlarla iletişimi minimuma indiriyordum öteki türlü, konuşkan biri olduğumda insanlar ne anlattığımı bile merak etmiyorlardı. Kısacası önemsenmiyordum ve sessizliğimle bir kimlik oluşturmuştum kendime.
Müdür çok kızgın olmalıydı ki bize oturun dememişti bir türlü. Sınıftaki herkes, buna ben de dahil suspus olmuştuk. Müdürün gözlerinden resmen alev fışkırıyordu. Ortada bu kadar öfkelenilecek bir durum var mıydı?
"Ne bu böyle, ilkokul çocuğuna anlatır gibi size sessiz olun mu diyeceğiz bir de?" Okulda en sevmediğim olaylardan biri de hiçbir şey yapmamış öğrencinin azardan pay almasıydı. O öğrenci şu anda ben oluyordum. "Öğretmeniniz bir gün gelmedi diye böyle gürültü yapıp diğer ders işleyen sınıfları niye rahatsız ediyorsu-" Kıymetli müdürümüzün sesini bölen şey bir telefon sesi oldu. Anlaşılan biri telefonunu sessize almamıştı. Herkes birbirine bakmaya başladığında müdür daha da sinirlendi. "Kimin telefonuysa çabuk kapatsın. Size kızacak çok sebebim varken bir de sessize almadığınız telefondan dolayı kızmayacağım!"
Sınıfça telefon sesinin kimden geldiğini bilmemize rağmen hiçbirimiz ses çıkartmadık. On ikilerin en zeki sınıfı olmamıza rağmen en yaramaz sınıfı da bizdik. Böyle zeki bir sınıfta beşinci olmayı başarıyorsam eğer o da çok çalışmamdandı çünkü doğuştan bir zekâm yoktu. Benim başarım çok çalışmaktan geçiyordu.
Çalan telefonun sahibi Hivda'ydı. Ve anlaşılmamak adına bir harekette bulunmadı, telefonun sesi kesilene kadar bekledik. O esnada müdürümüz olduğundan daha öfkeli bir hale büründü. Fakat onda, öfkenin yanında bir kırılganlık da görüyordum. Dikkatle bakıldığında gözlerinin kızarmış olduğu fark ediliyordu.
“Öğretmenimiz derse neden gelmedi, hocam?” diye sordu Gurbet.
"Bakın çocuklar," diye söze başladı Salih Bey. "Ben de aslında onun için gelmiştim." Bir duraksama yaşadı, ifadesi acıyla yumuşadığında bütün sınıf ağzından çıkacak cümleyi bekliyorduk. "Bunu nasıl söyleyeceğim, bilemiyorum fakat… Suat Seyfioğlu, biyoloji öğretmeniniz dün gece vefat etmiş."
"Ne!!" Tüm sınıfın ağzından aynı şey dökülmüştü. Herkesten merak ve şaşkınlık dolu sesler yükseldiğinde olan biteni anlamaya çalışıyordum. İdrak edememiştim, öğretmenimiz daha geçen hafta cuma günü son ders saati bizimleydi çünkü.
"Haber yeni, ilk siz öğrendiniz." Müdürün sesi o kadar üzüntülü çıkıyordu ki işte şu an öğretmenimizin vefat ettiğine inanmaya başlamıştım ve içime bir keder oturmuştu. "Az önce beni aradılar hastaneden, haber vermek için. Evinde ölü olarak bulunmuş. Nasıl öldüğünü söylemediler ama büyük ihtimal kalp krizi diyecekler. Nasıl öldü hâlâ anlayamıyorum. Ecel dedikleri bu olsa gerek."
Yüzüm üzüntüyle kasılacakken kendimi çok sıktım ve tepkisizliğimi korumayı başardım. O bizim aynı zamanda sınıf öğretmenimizdi ve ben hala inanamıyordum olan bitene. Kalp krizi erkeklerde öncesinden belirtileriyle gelirdi ama ben öğretmenimizde hiçbir sıkıntı sezmemiştim bu zamana kadar.
Sınıfa bir kasvet çökmüştü, ben de gözlerim dolmasın diye tavana kısa bir bakış attım. Eve gidene kadar kendimi tutmalıydım.
Ölüm gerçekten de çok aniydi ve insan canı hiç olmadığı kadar uçuruma teğetti.
Sınıfta ağlayanlardan biri de Hivda’ydı, onun öğretmenimizle iyi diyalogları olmamıştı ve zamanında disiplinlik olmuştu öğretmenimize sarfettiği hakaretlerden ötürü.
Müdür sonunda "Oturun, oturun," dediğinde sıralarımıza oturduk. Salih Bey, öğretmenler masasına oturdu. "Tek bu da değil. Kulübedeki güvenlik haber etti. Okulun etrafını değişik adamlar sarmış, yüzlerini gizlemeleri de ciddi bir tehdit algısı ayrıca."
Müdürün bu sözlerinden sonra cam kenarında oturan öğrencilerin hepsi cama yumuldu. Bense elimi alnıma götürmüştüm, bunlar onlardı. Deren bana döndüğünde, onun da bugün okula geç kaldığından beni o adamın yanında görmüş olma ihtimalini düşünüyordum.
Sabah bir kişiydi ve şimdi bir sürü olmuşlardı, ne amaçlıyorlardı bilmiyordum ve bildiğim tek şey sınırsız olduklarıydı. Onlardan her şeyi beklerdim.
"Siyah takım elbiseliler biraz fazla hocam!" Cafer, bunları söylediğinde artık tüm sınıf cama yumulmuştu. Bulunduğumuz sınıf ön tarafa, yani okulun bahçesine bakıyordu. Zaten bahçeyi görünce okul bahçesinin ardındakileri de görebiliyorduk. Ben de sıramdan kalkıp ayaktan dışarıyı izlemeye çalıştım. Binanın üst katında olduğumuz için yüksekten her yer daha rahat görünüyordu. Müdür de ayağa kalkıp bizim yanımızdan dışarıya bakmaya başladı.
Okulun bahçesinin ardında otuza yakın adamlar vardı ve hepsi bir yere dağılmış, ayakta bekliyorlardı. Hepsi takım elbiseliydi ve hepsinin yüzünde siyah kar maskesi vardı. Aralarında bir adam bizi gördüğünde çoktan gerilmeye başlamıştım. Adamın görünmeyen yüzü ve bedeni tamamen bize döndüğünde üç saniye boyunca camın ardındaki bize baktı ardından telefonunu cebinden çıkartıp kulağına koydu.
Bu adam da siyah kar maskesine sahipti. Diğer adamlardan farklı olarak kırmızı bir kravat takmıştı.
"Çocuklar, bunları tanıya-" Müdürün sesini telefon zil sesi bölmüştü yine.
Yerimden kımıldayamamıştım bile, bu benim telefonumun zil sesiydi. Olayın şokundan çıkamadığım için sırama gidip telefonumu kapatmayı akıl edemedim. Tüm sınıf adamın birini aradığını gördüğü için bana bakmaya başlamıştı. Adam telefonu kulağından çekip ekranından bir tuşa bastığında telefonum çalmayı bıraktı.
"Bunlar seni mi aradı?" Deren bunu bana söylediğinde kendimi toparlayıp arkamdaki sırama döndüm ve çantamdaki telefonumu çıkarttım. Yaptığım ilk iş telefonu sessize almaktı. Gerçekten ilk defa okulda telefonumu sessize almayı unutmuştum ve başıma bu mu gelmişti? Bendeki de hiç şans değildi, gerçekten.
Arayan kişiye baktığımda Gizli Numara yazısını gördüm. Gerçekten de beni aramışlardı. Tüm şüpheyi üzerimden çekmek için tüm serinkanlılığımı ortaya koydum ve gözlerini üzerimden ayırmayan sınıfa baktım.
"Annem aramış beni." Telefonumu müdüre uzattım. "Bakabilirsiniz." Müdür Bey'e böyle davranırsam eğer bana inanıp telefonuma bakmayacağını düşünmüştüm ve doğru düşünmüşüm. Telefonumu sadece müdüre uzattığım için diğer öğrenciler bizde bakalım diyemeyeceklerdi.
"Gerek yok," dedi Salih Bey. Sonra cebinden telefonunu çıkartıp birini aradı. "Ne olur ne olmaz polise haber edelim. Adamların hepsi birbirine benziyor, tiplerinde hayır yok, yüzleri de görünmüyor." Bunları duyduğumda sevinip ağlamak arasında kararsız kalmıştım. Şu zamana kadar benim polise gitmekten vazgeçmemin bir sebebi vardı ama eğer benim dışımda biri polisi ararsa bir şey olmazdı sanırım.
Telefonumu okul çantamın içine koyduğumda "Yoklamayı ikinci ders alırım," dedi Salih Bey ve sınıftan dışarı çıktı. Sanırım polisle dışarıda konuşmak istemişti. Tekrardan camdan dışarıya baktığımda adamlardan bazılarının elinde siyah poşetler olduğunu gördüm. Biraz önce ellerinde poşet olmadığına yemin edebilirdim. Siyah poşetlerin içinde ne olduğu görünmüyordu ama içinde sivri şeyler olduğunu poşetteki diken izlerinden anlayabiliyorduk.
Ne? O poşetteki şeyler hareket ediyordu!
"Oha! O şeyler kımıldadı mı?" Sınıf mensupları da onları pür dikkat izlediği için benim gördüklerimi görmüşlerdi.
"Yoksa o poşetlerde taze ceset mi var?" dedi Cafer.,
"Yok artık, buraya bizi öldürmeye mi geldiler?" diyen Begüm kocaman gözlerle sınıf arkadaşlarına baktı.
"Tüm okulu öldürmek için ellerinde yeterince poşet var mıdır ki?" diyen Hivda, aslında Begüm'ün salaklığına vurgu yapıyordu.
Lafı devralmam lazımdı. "Poşetin içindeki her ne ise sivri bir şey, bu bir bıçak ya da canlı kirpiler olabilir.”
“Olayı polisiyeye bağlamayalım diyorsun yani?” dedi Mert.
Aşağıda neler olup bittiğini anlamak adına sınıftan ayrıldığımda ve bahçeye indiğimde "Hira, beni de bekle!" diyen Deren'i duydum ve arkamı döndüm. Hiç sevmesem de koluma girmesine bir şey diyemedim o an ve beraber bahçenin duvarına doğru ilerledik.
"Neden oraya yaklaşıyoruz, Hira? Adamlara mı bakacağız?"
Ona bir cevap vermedim ve duvarın tam önünde durduğumuzda bel boşluğumu tuttum ardından kolumu Deren’den kurtardım. "Böbrek üstü bezlerim bana ihanet ediyor." Bu kadar adrenalin salgılamaları hiç hoş değildi. “Sanırım özümde çok şakacı biriyim.”
Boynuma kadar gelen duvarların üstünü siyah ince tellerle çevirmişlerdi. İyi ki teldi çünkü o adamları tellerin arasındaki boşluklardan görebiliyordum. Okul zilinin çalmasıyla kalbimin teklediğini hissettiğimde elimi kalbimin üzerine refleksle götürmemek için iyi bir çaba vermiştim.
Zil çaldığından çoğu öğrenci dışarı çıktı ve onlar da okulun etrafındaki adamları fark etmişler gibi duvarların önünden izlemeye koyuldular.
Boynuma kadar gelen duvarların örttüğü kısım sadece bedenimdi, bundan dolayı yüzümü rahatlıkla görebilirlerdi. Tıpkı onları çok rahat izleyebildiğim gibi. Hepsi siyah takım elbiseli, yaklaşık otuz kişi gibilerdi ve on beşinin elinde siyah poşetlerden vardı. On beş-yirmi adım kadar uzağımızdalardı ve her biri farklı yerlerdeydi.
Aralarından biri beyaz spor ayakkabılıydı ve o adam sabahleyin beni kovalayan adamdı. Yine takım elbisesiyle alakası olmayan ayakkabılara baktığımda kendime engel olamadan sırıttım. Sırtı bana dönük olan adam sanki varlığımı anlamış gibi arkasını döndüğünde sırıtmayı bırakıp yüzümü ciddileştirdim. O kadar kalabalığın ve gürültünün arasından benim sırıtmak için verdiğim nefesimin sesini ayırt edebilmesi onun dikkatli biri olduğunu göstermezdi çünkü bu durum imkansızdı. Doğrudan bana doğru dönmesi ince bir tesadüftü.
Diğer tüm adamların sırtı bize dönüktü ve beyaz ayakkabılı adam görünmeyen kafasını doğrudan bana çevirdiğinde etrafımdaki öğrencilerin dikkatini çekmiştim. Siyah kar maskesinin göz kısmında bir delik bile olmayan adamın görüş açısı sanırım sadece siyahtan ibaretti. Onun suratına bakmayı kesip bakışlarımı beyaz spor ayakkabılarına yönelttim.
Adam işaret parmağıyla ayakkabısını gösterdikten sonra elini yumruk yaptı ve baş parmağını yukarı kaldırdı. Yani ayakkabısını seviyordu. Adam bu sefer de işaret parmağıyla siyah takım elbisesini boydan boya gösterdikten sonra yine elini yumruk yaptı ve baş parmağını aşağı doğru indirdi. Yani bu da demek oluyordu ki takım elbise giymeyi hiç sevmemişti. Onlar inanılmaz ciddi kişilerdi, bunu bizzat deneyimlemiştim fakat o yeni kişi işin ciddiyetinde bile değil gibiydi, sırıtmamak için kendimi zor tutuyordum.
"Hani onları tanımıyordun." Deren kulağıma fısıldadığında gülümsemeye yakın yüz hatlarımı gevşettim.
Onları bilmem onları tanıdığım anlamına gelmezdi.
"Onları tanımıyorum," dediğimde siren seslerini duyduk. Polisler gelmişti. Deren'le birbirimize baktıktan sonra kafamızı yine adamlara çevirdik. Beyaz spor ayakkabılı adam ve kırmızı kravat takmış kişi hariç diğer adamlar, arabalarından inen dört polise bedenlerini çevirmişlerdi.
Okul müdürümüz Salih Bey polislere yöneldiğinde kendi aralarında konuşmaya başladılar, polisler de adamlara seslendi.
Bedeni bana dönük olan beyaz ayakkabılı adam, bana sırtını dönerek aralarından en kısa boylu olan polisin yanına gitti ve önünde durdu. Şimdi beyaz ayakkabılı adamın sırtı bana tam dönüktü ve polisin yüzü ise adamın bedeninden dolayı görünmüyordu. Polisin boyu kısa değildi ama beyaz ayakkabılı adam polisten daha uzun olduğu için polisin yüzünü göremiyordum.
Onları o kadar tanımıyordum ki diğerlerinden farklı giydikleri parçalarla dillendiriyordum. Kırmızı kravatlı adam… Beyaz spor ayakkabılı adam…
İlerimizdeki otuza yakın siyah takım elbiseli adamların hiçbirinde bir korku belirtisi yoktu. Yüzleri kapalı olduğundan yüzlerini göremiyordum ama hiçbirinin ellerinde bir titreme bile görememiştim.
Gözlerimi beyaz spor ayakkabılı adamın sırtına çevirdiğimde adam siyah kar maskesinin tepesini tuttu. Kar maskesini çıkartacağı için onu daha da dikkatli izlemeye başladım. Heyecandan nefesimi tutup ellerimle duvarın tepesine tutundum. Adam bedenini sabit tutup görünmeyen başını bana çevirdi. İki saniye boyunca bana baktı ardından kafasını yine polise çevirdi ve kar maskesini rahat bir şekilde çıkarttı.
Dikkatimi çeken ilk şey gür, siyah saçları oldu. Belki de kumraldı, rengi uzaklıktan tam seçilmiyordu. Keşke çıplak yüzünü bana çevirseydi çünkü benimle muhatap olan adamların yüzlerini görmek hakkım diye düşünüyordum. Adamın sadece uzun boynunu ve saçlarını görüyordum. Yaşlı birine benzemiyordu. Yirmi üç veya yirmi dört yaşlarında olabilirdi. Boynundan ten rengini de çıkartamıyordum çünkü uzağımdaydı.
Adamın arada kafasını sallaması polisle konuştuğu anlamına geliyordu ve mesafeden hiçbir şey duyulmuyordu.
Diğer üç polis de onların yanına gidip beyaz spor ayakkabılı adamı dikkatlice dinlemeye başladılar. Polislerin hemen ardından, okul müdürümüz de polislerin yanına gitti ve beyaz spor ayakkabılı adamın karşısında durdu.
Beyaz spor ayakkabılı adam sol kolunu yana uzatıp elini yumruk yaptı ve ardından baş, işaret ve orta parmağını kaldırdığında yanına ellerinde poşet olmayan üç adam gitti.
O üç adamın içinde beni gizli numaradan arayan kırmızı kravatlı adam da vardı.
Üçü de beyaz spor ayakkabılı adamın sağ tarafında yan yana durdular. Kırmızı kravatlı adam ile beyaz spor ayakkabılı adam yan yanaydı. Ve onlar yakındı, bunu anlayabiliyordum üstelik daha öncesinde kırmızı kravat takan adamı da görmemiştim bu adamlar arasında. O da yeni olmalıydı.
O üç adamdan en sağdaki, maskesinin tepesini tuttu ve çıkarttı. Onun da siyah saçları görünüyordu ve boyu beyaz spor ayakkabılı adamdan kısaydı.
Sonra ortadaki adam da maskesini yavaşça çıkarttı. Adamın masmavi saçları vardı ve boynunun her yeri dövmeliydi. Sırtı bana dönük olduğundan yüzü görünmüyordu ama dövmesi boynunu bile aşıyordu ve emindim ki yüzünde de dövmesi vardı.
Maskesini çıkartma sırası kırmızı kravatlı adama geldiğinde kaşlarımı çattım. O yaşlı adam, çenemi kapalı tutmam konusunda beni sürekli tembihlemişti, onları bilmemem ve tanımamam gerekiyordu herkesin içinde ancak bunlar beni onları tanıdığıma dair ifşalamaya yönelik hareketlerde bulunuyorlardı. Anlamlandıramıyordum.
Kırmızı kravatlı adam maskesini çıkartmadan önce bedenini sabit tutup kafasını bana çevirdi ve bana baktı. Bu hareketi benle beraber onları izleyen diğer öğrencilerin de dikkatini çekmişti. Normal şartlarda asla dikkat çekmeyen bir öğrenciydim ve üzerimdeki gözleri görmezden gelmeyi seçtim.
Kırmızı kravatlı adam, kafasını tekrardan polislere çevirdiğinde kar maskesinin tepesini tuttu ve rahatça maskesini çıkarttı. Bu adamın ise saçlarının yarısı yeşile diğer yarısı ise turuncu ve kırmızıya boyanmıştı. Kulakları boydan boya demir küpelerle doluydu ve boynunun tamamı siyah-lacivert dövmelerle kaplanmıştı. Dövmeleri kulağının arka kısmında da vardı ve gırtlağına kadar uzanıyordu. Onun da yüzünü göremiyordum ama adım kadar emindim ki yüzüne bile dövme yaptırtmıştır.
Hepsi tam bir serseriydi ve ben henüz nasıl bir pisliğin çukuruna düştüğümü bilmiyordum. Beyaz spor ayakkabılı adamın boynunda bir dövme görünmüyordu. Sanırım o aralarından en düzgün olanıydı.
Beyaz spor ayakkabılı adam, yanındaki kırmızı kravatlıya yaklaştı ve bir şeyler söyledi. İşime gelecekte yarar mıydı bilmiyordum ama bu iki adam gerçekten de iyi anlaşıyor gibiydi, birbirlerine yakın duruyorlardı ve ikisinden birini, diğerine sorarak öğrenebilirmişim gibi geliyordu.
Yaklaşık iki dakikalık bir konuşmanın ardından polisler, yanlarındaki müdüre kısa bir şeyler söyleyip o üç kişiyle arabalarına bindiler ve gittiler. O üç adam karakolda ifade verecek olabilirdi. Müdür de polisler gittikten sonra okul bahçesinden içeri girip okul binasına girdi. Müdürün peşinden bahçede varlıklarından habersiz olduğum birkaç öğretmen de gittiğinde okul bahçesinde sadece öğrenciler kalmıştı.
Spor ayakkabılı adam, sırtı bize dönük bir şekilde öylece ayakta durmaya devam etti. Yüzü açıktı, bundan dolayı yüzünü görebilmek için kısa bir süreliğine yüzünün açık olduğunu unutup bize doğru dönmesini istedim. Adam, başını hafifçe öne eğdiğinde sağ elinde tuttuğu maskeye bir süre baktı sonra da gözlerinde delik bile olmayan siyah kar maskesini iki eliyle kavrayıp kafasına geçirdi akabinde bedenini bize doğru çevirip bulunduğumuz yere doğru yürümeye başladı. Sanırım bana doğru geliyordu.
Bir adım, iki adım, üç adım ve ardından dördüncü adım. Ne yapacağımı bilemiyordum. Onlar kötü olandı ve beni tanıdıklarını belli etmemeleri gereken kişiler de yine onlardı. Kurbandım. Yardım isteyen ve kurtulmak için onları tanıdığımı belli eden kişi ise ben olmalıydım fakat onlar beni çaresiz bırakmışlardı ve şu anda da çaresiz bırakıyorlardı. Yardım isteyemememin de sebebi onlardı. O yaşlı adam, onları tanıdığımı kimseye belli etmemem gerektiğini defalarca söylemişti ama şimdi onun adamları beni zor duruma sokuyordu.
Bana doğru geliyordu işte. Onları tanımıyormuş gibi yapmalıydım ama ne yapacağımı da bilmiyordum. Babam, annem, kardeşlerim...
Kendimi koruma iç güdüsüyle bir adım gerilediğimde bu hareketimden dolayı bana bakan öğrencilerin gözlerini üzerimde hissediyordum ama hiçbirini umursamadım.
Korkuyu, endişeyi ve telaşı hissetmeye çalıştım ama hissedemedim. Bunun sebebi bana doğru gelen kişinin beyaz spor ayakkabılı adam olmasından kaynaklanıyor olabilirdi. O adamın tuhaf bir tesiri vardı ve bende bıraktığı etki onun kötü biri olmadığını söylüyordu.
Heyecan vardı, hissediyordum ve bu heyecan bedenimi de etkiliyordu. Ellerim terlemişti. O yaşlı adamın yanına yeni katıldığını düşünüyordum çünkü diğer adamlar bundan önceki karşılaşmalarımızda bana pek kibar davranmıyorlardı ama bu adam tuhaf bir şekilde sempatikti ya da bana öyle geliyordu. Üstelik bu heyecan gerçekten farklıydı. Sanki geçmişte kopan bir parçamın yeniden bedenimde birleştirilecek olmasının heyecanını yaşıyordum.
"Hani onları tanımıyordun." Deren'in hiç bıkmadan sorduğu bu soru beni artık baymıştı.
Karşı karşıyaydık. Adam, sağ elinin işaret ve orta parmağını aralık telden içeri soktuğunda iki parmağının arasında bir kâğıt olduğunu fark ettim. Kâğıdı bana vereceğini düşündüğümden bir adım öne gelip adamın eline değmemeye dikkat ederek parmaklarının arasındaki kâğıdı büyük bir merakla aldım ve bir adım geri gittim. Yine de ifademden bir şey anlaşılmıyordu, zamanın yaşattıklarından kendimi kontrol etmeyi öğrenmiştim.
“Sanırım havalı hissetmem gerekiyor, ha?” Adam parmaklarının arasındaki başka bir kâğıdı telden içeri soktuğunda görünmeyen kafasını Deren'e çevirdi. Deren, inanamıyormuş gibi eliyle kendisini gösterdiğinde adam kafasını aşağı yukarı salladı. Deren kaşlarını havaya kaldırarak ve biraz da korkak bir şekilde adamın elindeki kâğıdı aldığı gibi okumaya başladı. Okumayı bitirip kafasını çatık kaşlarıyla kaldırdığında adama sinirli bir şekilde baktı. Ne yazdığını merak ettiğim için Deren'in elindeki kâğıdı hızlı bir şekilde aldığımda okulun zili çaldı.
"Hadi gidelim!" Deren beni kolumdan tutup bedenimi binaya doğru çevirdi fakat kendisi hala arkamdaki adama bakarken gözlerini kocaman açtı. "Ya da boş ver, gitmeyelim. Zaten bu dersimiz de boş. Hem bu gösteri oldukça dikkat çekici olmaya başladı," dedi az önceki kurduğu cümlenin tersini söyleyerek. Onun cümlesine uydum ve tekrardan bedenimi o adamlara çevirdim.
"Yuh," dedim gördüklerime. Tekrardan on beş adım kadar uzağımıza giden adam önce kravatını çıkarttı daha sonra da siyah ceketini çıkartıp yanındaki adama verdi. Zilin çalmasına rağmen çoğu öğrenci bu adam ne yapacak diye merak ettikleri için sınıflarına gitmek yerine film izliyormuş gibi adamı izlemeye devam ettiler ve buna ben de dâhildim.
O adamın şu anda soyunma girişiminde bulunmasına rağmen onu tepkisiz bir şekilde izlemeye devam ettim, diğer öğrencilerin aksine. Ceketini çıkarttıktan sonra beyaz gömleğinin düğmelerini yukarıdan başlayıp aşağıya doğru teker teker hepsini açtı. Gömleğinin kollarından tutup bir çırpıda çıkarttığında onu izleyen birkaç kız hâliyle çığlık attı ve buna Deren de dâhildi fakat ben dâhil değildim çünkü iradem gayet güçlüydü.
Adama zorla takım elbise giydirdiklerini tahmin etmiştim zaten.
Gömleğinin içine beyaz bir tişört giymişti, bundan dolayı üstü çıplak değildi. Adam elini siyah pantolonunun kemerine götürdüğünde bahçedeki kızlar tekrardan diğerinden daha yüksek sesli bir çığlık attılar.
"Dur bir dakika. Ne yapıyorsun?" Elimi ona doğru uzatıp bunları söyledim ama sırıtmasaymışım daha ciddi olacakmış. Bana eliyle bir dakika işareti yapıp tekrardan elini kemerine götürdü ve kemerini hızlı bir şekilde çıkartıp onu da yanındaki adama verdi.
Bu sefer de elini pantolonunun düğmesine götürdüğünde öğrencilerden garip bağırışlar yükseldi. “O pantolonunu çıkartıp kendini rezil edeceğini sanmıyorum,” diye mırıldandım.
"Hira, şimdi bu adamı tanımadığını düşünüyorum çünkü sen asla böyle adamlarla sevgili olmazsın."
"Ne?" dedim şaşkın ifademle ona kısa bir bakış atarken. Sevgili mi? Adamlar her ay düzenli bir şekilde canımı okuyorlardı. “Onlar ruh hastaları,” dedim ifademdeki tuhaflığı gizlemeden.
"Seni onunla okulun yan tarafında konuşurken gördüm de."
"Konuşmuyorduk, yol tarifi istemişti benden," dedim olağan bir sesle uydurarak.
Adam artık ne yaptıysa bu Deren’in gözlerini kocaman açıp koluma tutunmasına neden olmuştu. Çatık kaşlarımı adama çıkarttığımda kaşlarım düz bir çizgi hâlini aldı ve kolumu kendime çektim. Bu manzaraya baktığımda neşeleniyordum, sanki komedi filmi izliyorduk.
Henüz bir şey yapmamıştı ve biz ona döndüğümüzde adam, pantolonunun fermuarını aşağı indirdi fakat, "Ne yapıyorsun lan, şerefsiz!" diye bağırdı, Cafer.
"Kendini değil, tüm erkekleri rezil ediyorsun!"
"Siktir git başka yerde soyun!"
"İt herif, burası soyunma kabini mi?"
"Erkeklerin yüz karasısın lan!"
Elinde telefonu olanlar kameralarını açmışlardı. “Ayrancılar gündeme atacağım bu videoyu.”
Adam, ona kurulan cümlelere kıkırdamak ile yetindi ve pantolonunu da aniden aşağı indirdiğinde ben, aslında genel olarak bütün öğrenciler hemen arkamızı döndük.
Ellerimi yumruk yaptım ve yumruklarımı sıktığımda avuçlarımın içindeki kâğıtlar buruştu. Yüzümde bir gülümseme belirdiğinde adama bakıp bakmamak arasında iç savaştaydım. Gerçekten de çok komikti ama tuhaftı da ve niye böyle bir şey yapıyordu ki?
Okul binasından çıkan birkaç öğretmen ile dersi olan öğrenciler koşturarak sınıflarına gittiler.
"Sizin dersiniz yok mu!?" Bağırarak bir öğretmen bizim tarafa doğru yürüdüğünde bizim sınıftan olan Begüm, "Dersimiz boş, hocam," diyerek öğretmeni geri binaya yolladı.
Bahçede sadece bizim sınıf kaldığında aklıma kardeşim Cansu geldi. Acaba beni o adamlar ile görmüş müydü? Sanırım onun ağzını yoklamam gerekiyordu.
İç savaşımı bitirdim ve yine bedenimi adama çevirdim. Boxerli bir manzara bekliyordum ama altında siyah bir eşofman altı vardı. Yüzümü duvara bakıyormuş gibi ayarlayıp bakışlarımı aşağı indirdiğimde işte şimdi beyaz spor ayakkabısıyla uyumlu bir kombine sahipti. Siyah eşofmanı ayak bileğinin biraz üzerinde bitiyordu. Az önceki siyah pantolonundan dolayı göremediğim beyaz bir çorap giymişti ve beyaz çorabı, ayakkabısıyla eşofmanı arasında kalan ayak bileğini ve bacağını gizlemişti. Demek ki spor giyinmeyi seviyordu.
"Oh be! Çırılçıplak olana kadar soyunacak sandım." Sınıfımdakiler de adama bakmaya karar vermişlerdi anlaşılan.
Bedeni bize dönük olan adam kollarını iki yanına açıp elleriyle etrafındaki adamları yanına çağırdı ve bize sırtını döndü. Beyaz spor ayakkabılı adam ortada olacak şekilde diğer adamlar yanlarında durduğunda ileriye doğru yürümeye başladılar. Hepsinin sırtı bize dönüktü ama adamın el hareketlerinden bir şeyler anlattığı her halinden belliydi. Beyaz spor ayakkabılı adam, adamların ellerindeki siyah poşetleri gösterip bir şeyler daha söylediğinde adamlar, etrafa dağılmaya başladılar ve hepsi farklı yerlere gidip gözden kayboldu.
O siyah poşetlerde ne olduğunu okul çıkışında yaşlı adama sormayı aklıma not ettim.
Spor giyimli adam, biraz uzaktaki siyah arabasına gidip kapıyı açtı ama arabanın içine girmedi. Biz sınıfça ayakta, duvarın dibinde öylece onu seyrediyorduk. Şu anki boşluktan faydalanıp elimdeki bir kâğıdı açtım ve okumaya başladım:
‘Biraz fazla soru soruyorsun sanki. Üstelik aynı soruları sorman sıkıntılı biri olduğun anlamına gelir. Sorunun cevabı: Hira, beni tanımıyor aksine ben onu tanıyorum. Son olarak da biz sevgili değiliz, ayrıca birinin sevgilisi olamayacak kadar da serseri değiliz. Bir ümit ettim. Sıkıntılıların duası daha çabuk kabul olurmuş ama çoğu evlilerin konuşmalarına göre bekarlık da her zaman sultanlıkmış.’
Bu Deren'e verdiği kâğıt olmalıydı. Elimdeki kâğıdı gülümseyerek yanımdaki kıza uzattığımda Deren aldığı kâğıdı eliyle buruşturup yere attı. Spor ayakkabılı adam Deren ile olan konuşmalarımızı ne ara duymuştu veya anlamıştı hiç bilmiyordum. Bakışlarımı yine adama çevirdiğimde buraya doğru koştuğunu gördüm. Sanırım yine bir kâğıt verecekti bize. Arabasında yazmış olmalıydı.
Adam yürümekle koşmak karışık duvarının önüne geldi ve durduğunda eliyle beni gösterip yanına çağırdı. İki adım öne gittiğimde bizim sınıftaki Begüm "Bana da not verecek misin?" diye sordu, sanki çok komik ve sıradan bir durummuş gibi.
Adam, kızın sorusuna kafasını iki yana sallayarak cevap verdi. Parmaklarının arasında duran kâğıdı telin arasından bana uzattığında elimi uzattım ve kâğıdı aldım.
Yüzünü gizlediği maskesinde, gözlerinin olduğu alanda bir delik olmasını isterdim çünkü gözlerinin renginden bile bir insanın kim olduğu anlaşılabilirdi. Adam kâğıdı bana verdikten sonra arkasını dönerek arabasına doğru yürümeye başladı.,
Adam, arabasına doğru yolunu yarıladığında arkasını döndü ve bana baktı ardından tekrar önüne dönüp kar maskesinin tepesini tuttu ve yukarıya çektiğinde yine siyah veya kumral olduğunu düşündüğüm saçları açığa çıkmıştı. Tepedeki güneş saçlarına vuruyordu ve rengi açılıyordu. Arabasının bagaj kısmını bize dönük bir şekilde park ettiği için yüzünü göremeyeceğimi anladım. Elindeki kar maskesini arabasının yolcu koltuğuna fırlatarak sürücü koltuğuna oturdu ve arabasının kapısını kapattı. Arabasını çalıştırdı ve ileriye doğru sürmeye başladığında gözden kayboldu.
Sınıf mensupları şov bitmiş gibi duvarın dibinden ayrıldığında ders boş olduğu için gruplar halinde bahçede dolaşmaya başladılar. Ben de elimdeki kâğıdı Deren'in görmeyeceği şekilde açıp okumaya başladım. Hangi kâğıdı önce hangisini ise sonra verdiğini kâğıtları okuduktan sonra anlardım herhâlde.
‘Okul çıkışında bana zorluk çıkartmadan arabaya geçeceğini umuyorum. Eğer zorluk çıkartırsan baştan söylemek isterim ki diğer adamlar gibi kaba davranmam. Aksine daha rahatsız edici yöntemlerim vardır ve bu kaba sınıfına girmez. Bir çocuk gibi kaçmayı bırak ve uğraştırma.’ Altına bir de gülücük çizerek bir şey daha yazmıştı. ‘Seni tehdit etmek hoşuma gitmedi ama akşam bana zorluk çıkartmanı, sana kendimi tanıtmak amacıyla canı gönülden isterim. Merak ettiğin diğer bir konuya açıklık getiriyorum: Kardeşin bahçede değildi. Bahçede olsaydı bizi anlamaması için sana not vermezdim zaten. İçin rahat olsun.’
* :) ve :( ama en çok da gülücük. :) *
* Gülümsemek ve somurtmak ama en çok da gülümsemek. :) *
Kardeşimin burada olup olmadığına kadar dikkatliymiş. Ben ve Deren'in sevgili muhabbetine kadar duyduğuna göre ya çok zekiydi ya da dudak okuyabiliyordu. Elimle okuduğum notu alıp pantolonumun arka cebine koydum. Cansu bahçede olmadığına göre sınıfında olmalıydı ama yine de onu kontrol etmem gerekiyordu.
Bu sefer de elimdeki diğer kâğıdı okumak için açtım. Elimi yumruk yaptığım için kâğıt hafif buruşmuştu. Deren'in göremeyeceği şekilde okumaya başladım.
'Yanındaki kıza söyle, yere attığı kâğıdı alsın çünkü okulunuzdaki hiçbir öğretmen, öğrencilerinin yere çöp atmasını hoş karşılamaz ve hoş karşılamamak için ise illaki öğretmen olmaya gerek yok. Yere çöp atılmasından hoşlanmıyorum ve yere çöp atanların da kafalarında bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Bu sadece saygısızlık.'
Bu okuduğum kısmı yanımdaki Deren'e gösterdim. Kâğıdın altına da yazı yazmıştı, o kısımda ne yazdığını okumadığım için Deren görmesin diye elimle kâğıdın yarısını kapattım.
Kaşlarını çatarak okumuştu. "Onun işlediği kabahat benimkinden daha büyük. Ben yere kâğıt attım ama o adam çocukların önünde soyundu."
Onun cümlesini düzeltmek istedim. "Soyunmadı. Adam altına bir şeyler giymişti, değil mi?" Bu cümlelerim onu daha da kızdırdı. Gözlerimle yerdeki kâğıdı gösterdiğimde Deren yerdeki kâğıdı alıp ilerideki çöpe atmak için yanımdan ayrıldı. Onun yanımdan gitmesiyle notun devamını okudum:
'Beni tanımıyorsun ama ben seni tanıyorum. Çok az insan sarrafıyımdır. Huyunu, karakterini, yaşantını… Her şeyine hakimim. Bu durum seni rahatsız etti mi bilmiyorum ama sıkıntı edebileceğin hiçbir şey yok. Şaka bir yana içini rahat tut, akşam seni almaya geleceğim.'
Önceden neler olduğunu anlamazdım ve şu an anlamadığım durumları da anlayamıyordum. Kötü insanlar olduklarını düşünüyordum, özellikle ilk karşılaşmamız bende bir travma yaratmıştı ve şimdi, ortada hiçbir kibarlık olmadığı halde o adamın ciddiyetsiz hareketleri dikkatimi çekmişti.
'Dipnot: Ve evet, zorla takım elbise giydim. Nasılım ama, komiğim değil mi?' En altta bir şey daha yazıyordu: 'Dipnotun da dipnotu: Kimse kimseye sebepsiz yere bulaşmaz. ;)'
“Onu ben de anlayabiliyorum,” diye mırıldandım. Kâğıda son bir kez göz geçirdim. Yazısı benim yazımdan bile daha güzeldi. Bu kâğıdı da arka cebime koydum.
Deren yüzünü buruşturmuş bir şekilde yanıma geldi. Bir kâğıdı çöpe attı diye surat yapmasına sinirlendiğimi itiraf ediyordum ama yine de sinirlendiğimi ona belli etmedim. "Telefonumu sınıfta unuttum," dedim kahverengi gözlerinin içine bakarak. "Sen bekle beni. Beş dakikaya dönerim."
Deren'i arkamda bıraktım ve koşarak okul binasının içine girdim. Bugün sürekli koşuyordum ve bu koşmanın bana getireceği tek şey yorgunluk olacağından koşmayı bıraktım ve yürüyerek merdivenlerin olduğu yere kadar geldim. Merdivene bir adım attığımda Müdür Bey beş merdiven benim yukarımdaydı. Ona yol vermek için sola doğru kaydım.
Birden aklıma gelen sorularla Müdür Bey'in önüne geçtim ve merdivenlerden inmesine izin vermedim. Ben merdivenlerin en altındayken o da merdivenlerin aşağıdan üçüncü basamağında benden dolayı durdu.
Müdürümüz hafif kiloluydu ve ellilerindeydi. Siyah saçlarının aralarına beyazlar da yer edinmişti ve yorgun bakan siyah gözleri vardı. Yüzünün göz çevrelerinde hafif kırışıklıklar mevcuttu.
"Bir şey sorabilir miyim?" dediğimde Müdür Bey, ben daha sorumu sormadan ağzını açtı. Anlaşılan herkes aynı soruyu sorduğundan herkese aynı cevapları vere vere kuracağı cümleleri ezberlemişti.
"Bir arkadaşlarına doğum günü sürprizi yapmak için öyle giyinmişler. Adam gençti. Sanırım yirmi yedili yaşlarındaydı," dedi Müdür Bey ve yanımdan geçip gitti ama benim gözlerim müdürün gittiği boşlukta takılı kaldı.
O adam polislerle konuştuğunda yüzündeki maskeyi çıkartmıştı. Müdür de polislerin yanında olduğundan o adamın yüzünü görmüştü tabii. Duyduklarımı sindirdikten sonra geldiğim yolu geri döndüm ve koşarak müdürün önünde durdum. "O adamın tipi neye benziyordu?"
Sorumu sorduğum gibi Müdür Bey bana kaşlarını çattı. Kaşlarını çattığında göz çevresindeki kırışıklıklar daha da belirginleşmişti. "Senin dersin yok mu? Her gördüğüm kişinin suratını ezberlemiyorum ben, git sınıfına çabuk!" Beni bu kadar azarlayacağını beklemiyordum doğrusu.
Müdür Bey bunları söyledikten sonra yanımdan geçerek kendi odasına doğru ilerledi. Yanlış bir şey sormamıştım, bundan dolayı müdürün bana bağırmasından da hiç etkilenmemeyi seçtim ve o adamın yüzünü öğrensem bile ne işime yarayacağını düşündüm.
Demek ki bahaneleri birine doğum günü sürprizi yapmalarıymış. Bu çok klişeydi, karakoldan çıkamayacaklarına emindim.
Merdivenleri koşarak çıktığımda kendi sınıfımın önünde durdum. Kapı kapalıydı. Öğretmen olmadığı için kapı çalmaya gerek duymadan kapıyı açıp içeri girdiğim gibi sınıfın en arkasında, bizim sınıftan olmayan bir çocuk gördüm. Çocuk, kapının açılma sesini duyduğunda korkup yerinden sıçradı ve bedenini bana döndü ama başı yere doğru eğikti. Çocuğun üzerinde siyah bir pantolon ve yıkaya yıkaya ufalıp tüy tutan beyaz bir kazak vardı. Giyim kuşamından maddi durumunun iyi olmadığını düşünüyordum. Üstünde okul formasının olmaması bizim okulun öğrencisi olmadığı anlamına gelirdi, üstelik yüzü de hiç aşina değildi.
Tepkisiz bir halde "Ne yapıyordun burada?" diye sorduğumda bakışlarını korkarak yüzüme çıkarttı. İlk gördüğüm kara gözleri ve koyu tenindeki kirleri oldu. Yüzünü hiç yıkamadığını hatta sokakta yaşadığını bile düşünebilirdim. Zayıflığından kaç yaşında olduğunu anlayamadım ama ortaokula gidiyormuş gibi görünüyordu. Sol elinde siyah bir poşet vardı.
"Be-ben sadece bir arkadaşımın çantasını arıyordum. Bana bu sınıfta olduğunu söyledi." Bizim sınıftaki çocukların hiçbirinin böyle bir arkadaşı olmadığına emindim. Üstelik daha ikinci dersteydik ve bizim sınıftan hiçbiri çantasını başkasına kolay kolay ellettirmezdi.
Çocuğa karşı temkinliydim, kimin kimden korktuğu belli değildi ama elindeki siyah poşeti tanımıştım. Bu, o adamların işi olmalıydı. Ve bu duruma müdahale etmeyecektim.
Yine de "Ne var o poşette?" dediğimde, oğlan çocuğu korkak adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Hem korkuyordu hem de bana doğru yürüyordu. Tam karşımda durduğunda omurgasını dikleştirdi ve cesur bir duruş sergiledi.
"Poşetim benim özelimdir!" diye anlam veremediğim bir biçimde bağırdı. "Seni ilgilendirmez!"
Omuzuma çarparak sınıftan dışarı çıktığında “Daha çok o adamların özeli gibi,” diye mırıldanmıştım kendi kendime. Her şeyin farkındaydım ama hiçbir şey yapmıyordum.
Omzumu silkip kendi sırama doğru yürüdüm ve çantamdan telefonumu aldım. Kafamı eğip sıramın altındaki yemeğimi de alıp çantama koydum. Açlığımdan hemen yerim sanmıştım ama mümkün olduğunca son teneffüs yemeye karar vermiştim çünkü o adamların yanında olduğumda, olduğumdan daha zayıf ve güçsüz görünmemeliydim.
Telefonumu elimde tutup sınıftan dışarı çıktım ve bir alt kata indim. On ikilerden sadece bir sınıfın dersi bu katta oluyordu. 12-G sınıfının önünde durdum. Neden durdum bilmiyordum. Bakışlarım boş boş sınıfın kapısını delerken içerideki bayan öğretmenin bağıran sesini işitiyordum. Coğrafya dersi anlatılıyordu.
"Evet, çocuklar. Deniz suları neden tuzludur?" diye sordu bayan öğretmen.
"Hocam! İnsanlar denize girerken çişlerini kaçırıyor olabilir. Amonyak, suyu tuzlu yapabilir!" Bu bir erkek sesiydi. Gerçekten, bazı sınıf ortamları çok komikti ve eğlenceliydi.
"Bayılacağım galiba," diyen kibar bir kız sesi duydum. "Hocam, bu Ömer'i sınıftan atabiliyor muyuz?" Kızın kurduğu cümle, sinirli bir sese aitmiş gibi hissettiriyordu fakat öyle değildi. Kızın bu kibar sesi, ses tonunun yapısında vardı, konuşmasından anlayabiliyordum.
Onları daha fazla dinlemedim ve hemen yan tarafa geçip Cansu'nun sınıfının önünde durdum. 10-C sınıfı. O adam notta Cansu’nun bahçede olmadığından bahsetmişti ama sınıfının camından bizi seyretmiş olmasının ihtimalini düşünüyordum. Onun bizi görmüş olması demek üstleneceğim bir yeni dert daha demekti çünkü her detayı anında anneme yetiştirirdi.
Elimdeki telefonumu açtım ve kilit ekranından saate baktım. Dersin bitmesine yirmi dakika kalmıştı.
Merdivenlere tekrar yöneldim ve bir kat daha indim. Son bir katım kala merdivenlerden dönerken aniden bir adamla çarpıştık ve kime çarptığımı anlamak için kafamı kaldırdığımda çatık kaşlar karşılaştım.
Adam bana çarpmıştı ama yine de “Pardon,” dedim fakat adamın çatılı kaşları düzelmedi. Bir gariplik vardı, adam bana hiçbir şey demeden beni geride bıraktığında ve merdivenleri çıktığında ona doğru döndüm. Elindeki iki tane siyah poşet vardı.
Nefeslendim, müdahale etmeyecektim fakat okulun güvenliği artık aklımı kurcalamaya başlamıştı. O siyah poşetlerin bizi nereye bağlayacağını ise zaman gösterecekti.
Okulun binasından dışarı çıktığımda beni beklemekten olsa gerek Deren’i yerde bağdaş kurmuş halde gördüm, üstünün başının toz olmasını umursamamıştı.
"Hele şükür, ağaç oldum ağaç! Ne yaptın yukarıda, bu zamana kadar olan borç namazlarını mı kıldın?" Ağaya kalktı ve üstünü başını silkeledi. Şimdi tam karşımdaydı.
"Yok, namaz kılmadım," dediğimde, hiç hoşlanmadığım hâlde yine koluma girdi. Hiçbir şey söylemeden kolumu ondan uzaklaştırdığımda sol tarafımızda kalan güvenlik kulübesine bakıyordum, içeride kimse yoktu.
"Hadi gel! " dedi Deren dikkatimi dağıtarak. “Okul binasının arkasındaki bahçeye geçelim." Sadece başımı salladım ve binanın arkasına doğru yürüdük.
"Niye arkaya gidiyoruz ki? Öndeki banklardan birine oturalım işte," dediğimde okulun arka bahçesinde bizim sınıftaki kızları gördüm ve bundan vazgeçtim. Belki de Deren kendi arkadaşlarıyla zaman geçirmek istiyordu. Benim yüzümden onların yanına gitmemezlik yapmamalıydı. Bana tam bir şey söyleyecekti ki "Tamam, oraya gitmek istiyorsan gidelim," dediğimde Deren de açılan ağzını kapattı ve başını sallayıp ilerideki arkadaşlarına gülümsedi.
Otuz kişilik sınıfımızda on dört kız ve on altı erkektik. İlerimizdeki kızlar yerde bağdaş kurmuştu ve kendi aralarında konuşuyorlardı. Beni yanlarında isteyip istemediklerinden emin değildim. Belki de ben yanlarına gidersem eğer onlar rahat rahat konuşamayabilirlerdi.
Sınıfım tarafından sevilmediğimi biliyordum ama buna rağmen aramızdaki saygı mesafesini kimse bozmuyordu. En azından çoğu zaman. Ve sevilmediğim kadar, yanlarında bulunmadığım halde her birinin yaşantısına ve sırlarına hakimdim çünkü çene çalışmadığında kulak aktifti. Onlar da bu durumumun içten içe farkındaydı.
“Sen geç istersen onların yanına, ben sınıfa çıkıp ders çalışsam daha iyi.” Deren ile yürümeyi kesmiştik ve bakışlarımdan gelmek istemediğimi anladı.
Olabildiğinde ruhsuz bir şekilde geri dönüyordum ki Deren bileğimi yakaladı. “Aptal mısın, kızım? Buraya kadar gelmiştim, onlar Hira’yı da çağırsana dediler. Ondan bekledim seni.”
Bileğimi ondan kurtardığımda kaşlarım havadaydı. Demek ki beni beklememişti. Hiçbir hayal kırıklığı hissetmediğimde ondan önce kızların olduğu alana ilerledim. O esnada da neden beni yanlarında istediklerini düşünüyordum, sanırım öğretmenimizin ani vefatını konuşacaklardı.
Çember şeklinde yerde bağdaş kurmuşlardı, bir boşluk bulduğumda ama yere oturmadığımda Deren de tam karşı tarafıma geçip yere oturdu.
"Neden oturmuyorsun?" diye sordu Begüm, başını kaldırıp bana bakarak.
"Ayaktayım ben," dedim sabırla. "Siz konuşun." Mantıklı konuşacaklarsa durmaya devam edecektim ama tıpkı şu anki gibi sadece ağlayacaklarsa birkaç dakika daha durup buradan gidecektim.
Aralarında en çok ağlayan Hivda’ydı. Siyah saçlıydı ve kepçe kulaklarını örtebilmek adına saçlarını hep açık bırakırdı.
Aslında birkaç kişi dışında çok ağlayan yoktu, genel duygusal konuşmalar yapıyorlardı. Ani ölümü sorgulamadılar. Ecel dediler. Kulübede olmayan güvenliği bile fark etmemişlerdi ve dışarıdaki adamları dile getiriyorlardı fakat bu o kadar üstünkörüydü ki hiçbirinde bir sorgulama yoktu.
“Sen neden bu kadar soğuk duruyorsun, Hira? Üzülmedin mi hiç?”
Ciddiyetimi koruduğum yerde başımı üzüldüm anlamında salladım. İfademin soğukluğuna yüzlerini buruşturan oldu ama ben onların akıl seviyelerine yüzümü ekşitmemiştim.
En alt camlardan birinde erkek bir öğretmen başını pencereden uzattı ve bize bağırdı: “Ne bu gürültü böyle? Ders işliyoruz burada.”
Herkes bir anda ayağa kalktığında binaya doğru dönmüşlerdi. Azar yiyeceğimizden ötürü üzerimde bir gerginlik yoktu çünkü kalabalık olunduğunda üzerime alınmıyordum.
Biri “Affedersiniz,” dediğinde öğretmene, Hivda da bana baktı ve “Hocam arkadaşla tartışıyorduk,” dedi ortaya beni atarak.
Öğretmen ile göz göze geldiğimde nefesimi tutmuştum, bana bir şey demeyeceğini biliyordum ama sınıfımdan birinin beni ortaya atması ve diğerlerinin de bu duruma ses etmemesi canımı sıkmıştı. Sanırım o saygı eşiği de aşılmış oluyordu şu an.
“Dağılın çocuklar, ön bahçeye gidin,” dedi öğretmen sadece ve camı sertçe kapattı.
Kızlar dağıldığında ve Deren de onlarla ilerlediğinde tek kalmıştım, ön tarafa gitmek yerine bahçe duvarının olduğu alana yöneldim ve dirseğimi duvara yaslayarak dışarıyı seyrettim. Bu basit olayı düşünerek zaman kaybetmek aptallık olurdu, benim asıl meselem okul çıkışı yanlarına gideceğim adamlarlaydı.
//
Sizce siyah poşetlerde ne vardı?
Henüz içe girmedim biliyorum ama siyah maskeli adam hakkında ne gibi düşünceleriniz oluştu? Ve sizce neyi amaçlıyorlar?
Siz Hira'nın yerinde olsaydınız sınıf arkadaşlarına karşı tutumunuz Hira gibi umursamaz mı olurdu yoksa daha farklı cevaplar verir miydiniz?