9 EKİM SALI, 2018
Boğulmaya başladığımı hissedene kadar nefesimi tuttuğumu fark etmemiştim. Onlar ve her hareketleri beni her seferinde bir noktaya sürüklüyordu ve ben hiçbir şeyi kontrol edemiyordum.
Benim beynim, benim iradem, benim kararlarım.
Başkalarının beyni, başkalarının iradesi ve başkalarının kararları.
Benim beynimin onların beyninden daha iyi çalıştığını söyleyemezdim ama onların beyninin kötülüğe çalıştığını söyleyebilirdim. Belki benim iradem güçlü değildi ama onların iradeleri de sadece başkalarının emirlerini yerine getirecek kadar kısıtlıydı. Benim kararlarımın her zaman sağ tarafı gösterdiğini söyleyemezdim ama onların kararlarının sol tarafı işaret ettiğini söyleyebilirdim.
İrademizle verdiğimiz kararlar her zaman bizim kararlarımız olmazdı. O adamların gönderdiği mesajı yerine getirebilmek için attığım adım belki benim adımımdı ama bu benim özgür irademle olmazdı.
Sürüklendiğim hemen hemen hiçbir noktaya kendi kararlarımla varamamıştım ama sonuç ne olursa olsun, beynimin irademe sağladığı düşünce, bir başkasına bağımlı olmadığı sürece özgür olabilirdi ve ben onları dinlemeyecektim.
Telefonuma gelen mesajın son iki kelimesini istemli olarak okudum ve sıkıntılı bakışlarım istemsizce beyaz spor arabayı buldu ve beyaz arabanın siyah farlarına baktığımda dudaklarımı sessizce kımıldattım: "Bize katıl."
Mesaj hiç açık değildi ve kelimelerin anlamını anlayamıyordum. Bize katıl derken ne konuda, nasıl ve neden? O kadar erkeğin arasında ne yapacaktım? Benim rolüm neydi ve onlar kimdi? Ailemi bırakacağımı gerçekten düşünmüşler miydi yoksa onlar sadece belirli bir zaman aralığında mı beni yanlarına çağırıyorlardı? Kendi iradem ile onların yanına gitmeyeceğimi biliyordum ama onların yanına gitme kararı alsam bile bunu nasıl sağlayacaktım ki?
Bir anda "Arabama alıcı gözüyle bakmanın nedenini öğrenebilir miyim?" dedi olgun bir erkek sesi ve bir başka erkek sesi de "Ama hayır," diye inlediğinde sol tarafa doğru döndüm ve ilerideki ağaçlıkların arasından biri, diğerini çekiştirip gizledi.
Beyaz arabaya bakarken zihnimin içindeki düşüncelerde boğuluyordum ve bu ses gerçekliğe dönmemi sağlamıştı.
"Beni çekiştirmeyi bırakırsan yürümek için ayaklarımı kullanırım," dedi ilk konuşan, o olgun ve kuru çıkan ses.
Şaşkınlıkla beyaz arabaya baktım ve işaret parmağımla beyaz spor arabayı gösterdiğimde dünü düşünüyordum. Dün, bu arabanın içinde uzaktan seçebildiğim kadarıyla dövmeli ya da yaralı bir erkek kolu görmüştüm ve az önce de biri, o kişiyi ağaçlıkların arasına çekiştirmesine rağmen aynı siyah kol saatine kadar görebilmiştim. Kim olduğunu bilmiyordum ama “Ama hayır,” diyen kişi karşılaşmamıza engel olmuştu ve bunu istemli yapmıştı.
Bu otoparkta daha fazla durmamak adına ileriye doğru yürüdüm ve o dar, eni kısa taşlı yola girmek için dönüş yaptığım sırada birine hafiften çarptım.
"Affedersiniz," diyerek kısa kestim ve o kişiye bakmadan yürümeye devam ettiğim sırada "Affetmezsem peki?" diye sordu arkamdaki kişi.
O kişiye doğru döndüm ve takım elbiseli, gayet ciddi bir tip ile karşılaştım. Mavi takım elbisesinin içinde zayıf bir bedeni olduğunu görüyordum, elli beş yaşlarındaydı ve gözlük takıyordu bu kişi.
"Anlamadım," dedim kısaca.
"Anlamayacak bir şey yok," dedi adam ve işaret parmağıyla gözlüğünü düzeltti ardından elinde tuttuğu siyah çantasını diğer eline aldı.
Gözlerimi fazla hareket ettirmemeye çalışarak adamın görünüşünü inceledim, önemli birine benziyordu.
Hafif gülümsedim. Karşılık olarak ne diyebileceğimi düşündüğümde aklıma hiçbir şey gelmedi ve geriye bir adım atmıştım ki adam ciddiyetini bozdu ve nefesini vererek güldü.
"Bu üniversitenin rektörü ile tanışmamışsın anlaşılan," dedi adam ve biraz daha gülümsediğinde yanakları kırıştı. Tahminimce elli beşlerinde de olsa zayıflığı ve düzgün giyimi bunu gizliyordu. "Ben bu okulun rektörüyüm, misafir liseli," dedi adam ve elini uzattı.
Adamın bana uzatmış olduğu eline, dudaklarım hafif aralıkken bir bakış attım ve yeniden adama döndüm ardından kaşlarımı havaya kaldırdım. "Demek öyle," diye mırıldandığımda adamın elini sıkıp bıraktım.
"Beğendin mi bakalım okulu?" diye sorduğunda adam, etrafı şöyle bir gösterdi.
"Gayet güzel," dediğimde durumumun tuhaflığına şaşırıyordum.
"O zaman bu okula gelebilmek için çok çalışmalısın," dedi rektör ve gülümseyerek sırtını bana döndü ardından ilerisine yürümeye başladı.
"Ama İzmir'in bu üniversitesi hiç bilinmiyor ki. İzmir'de yaşamayan herhangi birine sorsam ancak Ege Üniversitesini ya da Dokuz Eylül Üniversitesini bilir."
"Burayı iyi bir üniversite yapan öğrencileridir, ama saydığın üniversitelerin isimleri, oradaki öğrencileri yükseltir." Rektör'ün arkasına dönmeden bana verdiği cevaba bir an hareketsiz kaldım ve ben zihnimde kuracak cümle düşünürken rektör otoparkın girişine doğru gittiği için çoktan uzaklaşmıştı.
Etrafımı inceleye inceleye yürüdüm ve bizim binaya girmeden önce diğer dört binaya bakmayı da ihmal etmedim. Diğer dört bina ve binanın arkasındaki ağaçlık alanlar, bu beş binanın ortasındaki devasa boşluk. Bu alanların hepsi bu kocaman ve gösterişli yerde kendimi ufak ve süssüz hissetmeme yol açtı.
Binanın içine girdim ve en üst kata kadar çıktım. Daha tuvaletlerin yerlerini bile bilmiyordum ama derse de geç kalmak istemiyordum. Uzun koridorda düz ilerlediğimde kendi sınıfıma yaklaştım ve attığım her adımımda 12-G sınıfının kapısına kendini yaslamış olan Şevval daha da net göründü. Sınıftan içeri girdiğimde Şevval, elleriyle kavradığı telefonuna hızlı ve sürekli bir şekilde parmaklarıyla dokunuyordu ve sanırım birine mesaj atıyordu.
Sınıfa girdim ve çantamı sırama bıraktım ardından derin bir şekilde soluklanarak oturdum. Otobüse binebilmek için resmen semtimizin yarısını turlamıştım ve ayak tabanlarım acıyordu; bacaklarım ise otobüste oturamamaktan ağrıyordu.
"Hayret?" dedi Hivda. "Bugün nazar boncuklu örtünü getirmemişsin, Talha."
Talha, cam kenarının en arkasında daha gelmeyen Cafer ile yan yana oturuyordu. Boynunu, eğdiği telefonundan kaldırdı Talha ve Hivda'ya baktı. "Artık nazar mazar kalmadı, ben de getirmedim."
Hivda, gözlerini kısıp kur yaparmış gibi Talha'ya gülümsedi. Zil çaldığında ise sınıf yavaştan dolmaya başlamıştı. Birkaç dakika sonra Deren de geldi ve çantasını yanıma bıraktığında bana selam vermeden duvar kenarında oturan Begüm'ün yanına gitti, onun yanına oturdu ardından konuşmaya başladılar.
Dal gibi zayıf olan Cafer de sınıfa girdi. Cafer, çantasını tek kolunda taşıdığı sırada sönük gri ceketinde kömür isini andıran bir siyahlık gördüm gibi oldu ardından cam kenarının en arkasına, Talha'nın yanına geçti o da.
Sınıfa yine tam gelinmiş gibiydi ve herkes dün nasıl heyecanlıysa bugün de aynı şekilde heyecanlı duruyorlardı.
İngilizce öğretmenimiz İlknur Hoca sınıfa girdiğinde ayağa kalktım ve sınıfın çoğunluğu öyle bir sohbete dalmıştı ki öğretmenimizin geldiğini çoğu kişi fark etmemişti.
"Kalkın bakayım ayağa!" dedi tiz sesiyle İlknur öğretmenimiz ve Deren gibi başka sıralarda olanlar hemen ayaklandılar ve yerlerine geçtiler.
"Günaydın, çocuklar. Oturun."
Çantamdan İngilizce kitabımı çıkartıp önüme koyduğumda Deren de aynısını yaptı.
"Biraz sırayı sıkıştıralım, Hira," dedi Deren ve masayı tutup kendisine çektiğinde benim masam da bana yaklaşmış oldu ama ben masayı biraz daha kendime çektim ve bu sıkışıklıkta kendimi daha fazla dik duruyormuş gibi hissettim.
"Yaptınız mı bakalım ödevleri!" dediğinde İlknur öğretmenimiz, Deren ile birbirimize baktık ardından Deren bana bakmayı kesip kitabını çabucak açtı ve bir sayfada durduğunda çaktırmadan elini alnına vurdu.
"Ödev mi vardı?" diye Deren'e fısıldadım ve kalemliğimden kalem çıkarttım.
Bana cevap vermek yerine başını hızlıca salladı. Gördüğüm kadarıyla Deren de ödevini yapmamıştı.
Sınıftan "Yaptık hocam," gibi tek tük sesler yükseldiğinde öğretmenimiz çatık kaşlarıyla, "Kimler yaptı! El kaldırsın bakayım!" diyerek tiz sesiyle konuştu.
Sınıfın çoğunluğu, hatta hepsi el kaldırdığında ödevi yapmamış olmama rağmen ben de el kaldırdım ve el kaldırdığımı gören Deren de el kaldırdı.
İlknur öğretmenimizin bacakları inceydi ama üst bedeni kiloluydu. Gözlüğü düşmesin diye boncuklu bir ip geçirmişti gözlüğün kenarlarına. Siyah gibi görünen saçları yüksek ısıda yanmış gibi çok cansızdı ve yüzünün şekli balıklara benziyordu.
Bir elini öndeki masaya yasladı İlknur öğretmenimiz ve diğer eliyle kolye gibi göğsüne düşen gözlüğünü alıp taktı ardından "Tamam o zaman," dedi. "Herkes yaptıysa ödevlere bakmıyorum!" Çok önemli bir sır verecekmiş gibi gözlerini kocaman açtı. "Ama okuyacaksınız! Var mı okumak isteyen?"
Sınıftan kimse el kaldırmadı. "Neden kimse okumak istemiyor!" dedi kaşlarını çatan öğretmenimiz ve karşısında ilkokul çocukları varmış gibi işaret parmağını bizlere doğru salladığında yeniden gözlerini irice açtı. "Biliyorsunuz. Gönüllü yoksa gönülsüz okutuyorum! Var mı arkadaşlarını kurtarmak isteyen gönüllü biri?"
Yine kimse el kaldırmadığında hocamız sınıf defterini eline aldı. "Bence kimse ödevi yapmadı," diye fısıldadı Deren ve öğretmen onu görmesin diye de bana doğru eğilmişti.
"Ben bile böyle bir ödevin varlığından habersizdim," diye fısıldadım Deren'e doğru.
"Mersin," dedi öğretmenimiz sınıf listesine işaret parmağını koyduğunda. "Sen çıktın, Mersin. Oku da arkadaşlarını kurtar."
Erkek öğrenci olan Mersin tam Deren'in arkasında oturuyordu. Birçok kişi Mersin'e doğru döndüğünde ben ve Deren de hafiften döndük ve Mersin'e baktık.
"Hocam," dedi Mersin kız öğrenciler gibi parmaklarıyla oynarken. "Ben okumasam olur mu?"
"Neden?" dediğinde öğretmenimiz, Deren, öğretmenin kendisini duyacak olmasını önemsemeden "Bu öğretmenin sesi niye bu kadar cırtlak?" diyerek kendi kendine mırıldandı.
"Yapmadım, hocam," dedi Mersin ve Mersin'in ses tonu doğuştan olmasa da kadın sesi gibi çıkıyordu.
"O zaman başka bir kurtarıcı seçeceğiz!" dediği gibi öğretmenimiz, Hivda aniden kulaklarını kapattı ve ben, öğretmenimizin ses tonuna karşı, ayıp olmasın diye ani bir harekette bulunmamaya çalıştım.
Hoca, sınıf listesinde parmağını dolaştırdığında içimden o parmağın gösterdiği isim ben olmayayım diye dua ediyordum.
"Bahar," dedi hoca. "Sen çıktın. Hadi oku bakalım!"
Mersin’in arkasında oturan Hivda'nın sesini duydum: "Lan sınıf sessiz, hoca hâlâ anırarak konuşuyor."
Mersin arkasına döndü ve Hivda'ya baktığında yapmacıktan, "Ne kadar ayıp," diye fısıldadı. "Anırmak az kalmadı mı sence?"
Deren'e doğru eğildim. "Birazdan Milli Eğitim Bakanı bizi ters kelepçeyle," dediğim gibi hoca, Bahar'a "Bahar, oku haydi!" dediği gibi Deren "Ananı," dedi ve son anda ağzından çıkacaklara engel oldu ama o sırada birden kulaklarını tutmasını engelleyemedi.
Bahar, duvar kenarının ikinci sırasında yer alıyordu. Bahar, kaşlarını üç kez olumsuz anlamda havaya kaldırıp indirdi ve bu hareketinde de yüzünün mimiklerini oynatmadı.
"Sen de mi yapmadın, Bahar?" dedi hoca ve sınıfta gülüşme sesleri yükseldi.
"Hocam," dedi arkadan bir ses. "Bence siz bilerek yapmayanları seçiyorsunuz."
"Evladım, liste seçiyor," dedi hocamız ve listede parmaklarını dolaştırıp durdurdu ardından gözlerini kısarak yazıyı okudu: "Cafer," dediği gibi öğretmenimiz arka sıralar kahkaha attı.
Hocamız da gülmeye başladığında "Yine mi yapmayanlardan birini seçtim ben?" diye sordu arkalara bakarak ve gülen sınıfı susturdu. "Yapan yok mu çocuklar? Yapmamış olsanız bile doğaçlama gidin en azından."
"Hocam," dedi Cafer arka taraflardan seslenerek. "Çok özür dileyerek ödevimi yapmadığımı belirtmek isterim."
"Şu öğrenci milletine hiç güven olmuyor," diye kendi kendine mırıldandı İlknur öğretmenimiz ve sınıf listesinde parmağını dolaştırdı. Gözlerini kıstı hocamız ve "Talha," dediği gibi yine kahkaha atıldı ve ben de gülümsedim çünkü bugün öğretmenimizin parmakları sihirli gibiydi.
"Neredesin, Talha?" dediğinde hocamız, eş zamanlı sınıfta gözlerini gezdirdi ve Cafer'in yanında oturan Talha elini kaldırarak "Buradayım hocam," diye seslendi.
"Hocam bence listede elinizi tekrardan gezdirin," dedi duvar kenarındaki Begüm hocamıza bakarak.
Öğretmenimiz listeyi masaya bıraktı ve orta sırayla cam kenarının sıraları arasında girdi, tam benim sol tarafımda durduğunda ise kollarını göğsünde bağlı. "Artık ben bilmem!" dedi öğretmenimiz ve yüzümü buruşturmamaya çalıştım. "Yapmış olsan da olmasan da bana cümleyi kuracaksın!"
"Allah bu hocanın sesini kahretmesin," diye fısıldadı Deren ve doğrudan ona döndüğümde "Tam yanımızda hoca, duyar seni," diyerek açıkça dudaklarımı oynatmaya çalıştım. "Sağır o, bağırmazsak duymuyor," dedi Deren dalga geçercesine sırıtarak.
"Hocam, ben de ödevi yapmadım," dedi Talha ve hocamız kaşlarını çattı.
"Beni ilgilendirmez! Okuyacaksınız! Artık seçtiğim okuyacak, o kadar!"
Deren, arkasındaki Mersin'e döndü. "Hocanın tuhaf bir suratı var. Yanakları yanlardan basık, gözleri öne fırlamış, aynı balık suratı gibi."
Tam sol tarafımdaki öğretmenime çaktırmamaya çalışarak yavaş yavaş Deren'e doğru döndüm. "Sizi duymasına salise kaldı."
"Hocam," dedi Talha ve boynunu dikleştirdi, yan gözle orta kümede, en arkada oturan Hivda'ya baktı sonra tekrardan hocaya doğru döndü. "Benim kitabım yok."
"Ne demek kitabım yok, çocuğum? Ödevi yaptınız mı diyorum, yaptım diyorsunuz; okuyun diyorum, okumuyorsunuz; zorluyorum, kitabım yok diyorsunuz!"
"Allah'ım," dedi Deren. "Lütfen, kulaklarımı koru."
"Seçtim seni! Kitabın yoksa da hemen yanındaki Cafer'den al. Okuyacaksın!"
En arkadaki Hivda kahkaha patlattı ve Begüm de gülmemek için elini ağzına götürdü, Cafer ise elleriyle yüzünü kapatıp sırasına gömüldü.
"Kanka, kitabını ver lan bana!" dedi Talha, kısık bir sesle konuşmaya çalışmıştı ama tüm sınıfta onun sesinin yüksek uğultusu duyuldu.
Cafer, ellerini yüzünden çekip doğruldu. "Hocam benim de kitabım yok, çok üzülerek söylüyorum bunu." Cafer'in çantası masasının üstündeydi ve onu yastık gibi kullanıyordu.
"Ne demek yok! Beni sinirlendirmeyin!"
"Hocam, dönem başından beri benim ders kitabım hiç yoktu ki zaten!" dedi Talha savunmaya geçerek.
"Sen ne yaptın o zaman bu kadar hafta!" Hocamız, bu sefer de Cafer'e döndü: "Senin neden yok?"
"Hocam ben," dedi Cafer ve üzülüyormuş gibi yapıp elini kalbine koydu. "Ders kitabımı Talha'ya vermiştim ama ondan geri alamadım."
Talha, iftira dercesine yumruk yaptığı elini ağzına götürdü. "Lan ben de sana çalışma kitabımı verdim, etkinliği yazacaksın diye ertesi gün kitap yok oldu."
"Kanka, onu annem sobada yakmış," diye fısıldadı Cafer ve bu sözleri duyan Talha "Senin kitabının sayfaları da tuvalet peçetesi oldu," dedi intikam almak istermiş gibi.
"Kitap var mı depoda?" dedi öğretmenimiz tam önümde oturan sınıf başkanına, Gurbet'e bakarken.
"Diğer kitapları görmüştüm ama İngilizce kitaplarını hatırlamıyorum, hocam," dedi Gurbet ve kafasını iki yana salladı.
Talha direkt ayağa fırladı. "Hocam ben!" dediğinde koşarak yürüdüğü için takıldı ardından hevesle devam etti. "Ben giderim hocam depoya!"
Talha, hocamızın cevabını beklemeden kapıya kadar yaklaşmıştı ki "Hocam ben de kendi kitabımı kendim almak istiyorum!" diyerek fırladı Cafer ve tam hocamızın yanından geçtiğinde İlknur Hoca sinirli bir şekilde arkasını döndü.
"İki kişi gidemezsiniz, biriniz gidin!"
"Hocam, Cafer gelmesin, ben tek gideyim," dedi Talha ve kapının kolunu tuttu.
Cafer geldi ve Talha'ya arkadan yapıştığında "Hocam, beyninden engelli Talha kitapları tek başına bulamaz, zamandan tasarruf adına ben de gidiyorum," dedi ve "Çabuk gidip gelin, müdüre de görünmeyin haydi," dedi İlknur hocamız onları kovarcasına.
Kapı açıldı ardından Cafer, Begüm'e baş parmağını kaldırıp olumlu anlamda kaçmayı başardık dermiş gibi bir hareket yaptı ve ikisi gittiğinde sınıfta bir sessizlik oluştu.
"Çocuklar, bu etkinliği biriniz okumazsa eğer tüm sınıfın sözlülerini onar puan eksik girerim!"
"İlla bu sınıfı ben kurtaracağım ya," dedi önümdeki Gurbet ve parmağını kaldırdı.
Hocamız, sınıf başkanı olan Gurbet'e başını salladığında "Oku bakayım, Gurbet," dedi ve Gurbet' de "Hocam ben de ödevi yapmadım ama doğaçlama gideceğim," dedi.
İlk dersin bitmesine son bir dakika kala İngilizce hocamız ödevleri bastı ve köşesine çekildi. Deren'in önünde oturan Murat, Gurbet'e doğru eğilip "Sayısalcı olmamıza rağmen hala ödev veriyor," dedi ve hoca, kendisini duymasın diye de eliyle dudaklarını örttü. "Akşam fiziğe çalışacaktım ama yine ödevler verdi kadın."
"Maalesef," dedi Gurbet. "Hem de yarına yetiştireceğiz. İnternetten cevap anahtarına baksak bile bu kadar ödeve en az yarım saatimiz gider."
Eve gittiğim zaman biyolojiye çalışmayı düşünüyordum çünkü uyumadan önce kelime ezberlemek benim daha kolayıma gelirdi ama sanırım bu gidişle bölümümün dersine değil, başka derslere çalışmak zorunda kalacaktım.
İlknur hocamız, öğretmenler masasına oturdu ve ders kitaplarını incelediğinde "Aa, çocuklar!" dedi ve sınıfa baktı. "Hani üniteyi bitirmiştik? Kitaptaki dinlemeleri yapmamışız!"
Teneffüs zili çaldı ve hocamız hemen ayağa kalkıp sınıfın çıkmasına müsaade etmeden "İkinci ders akıllı tahtadan dinlemeleri yapacağız," dediğinde kapıya kadar giden Begüm sınıftan dışarı adım atmasına bir adımlık mesafe bıraktı ve "Hocam, tahtamız çalışmıyor," dedi ardından kapıyı açıp çıktı.
Begüm'ün kapıyı açmasıyla sınıftaki çoğu kişi dışarı çıkmaya başladığında "Akıllı tahta nasıl çalışmaz ya?" diyerek kendi kendine sordu hocamız ardından fişi, prize taktı ve akıllı tahtayı açmayı denedi, akıllı tahta açılmadı.
Hocamız, dudağını ağzının içine aldı ve ellerini beline koyup düşündü. "Bu böyle olmaz," dedi. "Bu dinlemeleri yapmamız lâzım." Sınıfın kapısına doğru yürümeye başladı. "Akıllı tahtası çalışan bir sınıf bulacağım."
Hocanın ardından kapıya baktığım sırada sınıfta kalan tek tük kız ve erkek öğrenciler heyecanla okuldan bahsetmeye başlamışlardı. Onları dinlemek istemedim ve ayağa kalktım ardından sınıfın kapısına doğru yürüyüp koridora çıktım.
Artık lavaboların yerlerini öğrenmem gerekiyordu. Şimdi tam bizim sınıfın kapısının önündeydim, karşımda 12-G şubesi vardı ve sol tarafta, yani koridorun en sonunda, doğalgaz peteklerinin üstünde büyük camlar vardı. Yine sol taraftaki son köşede asansörler bulunuyordu. Sağ tarafa doğru yürüdüm ve merdivenleri es geçip düz yürümeye devam ettim. Buraya ilk geldiğim zamandan beri hep bu merdiveni kullanmıştım ve şimdi diğer köşedeki merdivenlere ulaştığımda aslında lavaboların bu tarafta kaldığını gördüm.
En sol tarafta erkek öğrencilerin lavabosu varken en sağ tarafta ise kız öğrencilerin lavabosu vardı, tam ortada ise bir kapı vardı ve bu kapının içinde okulda çalışan personellerin temizlik ürünleri bulunuyordu.
Sağ tarafa doğru yürüdüğümde kapıyı açtım ve lavaboya girdim. En köşede bir kız aynaya yaklaşmıştı ve rujunu sürüyordu. İçeri girdiğimi gördüğünde "Kapıyı kapatır mısın?" diye sordu ve ben de kapattım. Ardından kız parmağıyla dudaklarının kenarında kalan rujları temizledi.
Tuvalete girmeyeceğim için aynadan kendime baktım ve yapacak bir şey bulamadığım için siyah eşofmanımın ipini açıp tekrardan sıkıca bağladım. O sırada tuvaletten, ruj süren kızın arkadaşı çıktı.
Kız, ellerini yıkayan arkadaşına dudaklarını ileri uzatarak "Bak," dedi. "Dudaklarım olmuş mu yoksa fazla mı?"
Ellerini yıkayan kız, arkadaşının, kendisine doğru uzattığı dudaklarına baktı. "Rengi güzelmiş kanka. Bana da versene, ben de süreyim."
Aynada kendime bakıyormuş gibi görünüp aslında onları izliyordum. Griye yakın tondaki saçlarımı açıp düzeltmeye başladım.
Rujunun kapağını açtı kız ve arkadaşının dudağına sürmeye başladı. "Bence oldu kanka."
Kız da dudaklarına baktı ve aynaya öpücük atıyormuş gibi yaptı. Onları tuhaf tuhaf izlememeye çalıştım ve üstümde siyah ceketimin duruşunu düzelttim bu sefer de. O kızları izlemek için oramı buramı ağırdan düzeltiyordum, düzgünse bile yine de üstünden geçiyordum.
"Çok seksi oldum be," dedi rujun sahibi olan kız ve elbisesinin alt kısmını ağzına alıp azgınca bıraktığında bile yüz hatlarımı korumaya çalıştım.
"Ne yapıyorsun, manyak?" dedi arkadaşı kızmaktan çok karşısındakinin yaptığı hareketi anlamlandırmaya çalışırken. "Sikeceğim şimdi burada seni."
Rujun sahibi olan kız, arkadaşına ateşli ateşli baktı ve "Siksene o zaman," dediğinde birbirlerine güldüler ardından kıyafetinin karın kısmını biraz daha açtı kız ve arkamdan dolanıp lavabodan çıktılar.
"O neydi öyle?" dedim aynada kendime bakarken ve kafamı iki yana salladım. Bu konuşma üslubu arkadaşlığın zorunlu bir ilkesi miydi yoksa aralarındaki samimiyetin bir belirtisi miydi?
Söylediklerimin tersi değil, içimde en çok istediğim şeylerin tersi olurdu genelde ama umarım bu isteğimde bir terslik yaşanırdı da içimden geçenler aynen olduğu gibi gerçek hayatta karşıma çıkardı çünkü gerçekten küfürlere gelemiyordum.
Daha fazla lavaboda tek başıma durmak anlamsız olurdu ve artık kendi katımda tuvaletleri keşfettiğime göre dışarıya çıkabilirdim. Yine koridora çıktım ve hiç kullanmadığım merdivenin oraya geldim ardından balkonu andıran kısımdan aşağıya baktım.
Her katta dönen merdivenlerin ortak noktada buluştuğu ve her kattaki iki merdivenin de aynı yere çıktığı büyük bir boşluk vardı ortada ve bu boşluktan kimse aşağı düşmesin diye birinci kata demir file koymuşlardı.
Dördüncü katta olmama rağmen en alt katı görebiliyordum ve o sırada Cansu'yu gördüm. Sırtında çantasıyla merdivenlere doğru yöneldi. "Umarım dersini almıştır ve yarın evden erken çıkma konusunda benimle tartışmaz."
Kendi kendime mırıldandıklarımı kimse duydu mu diye etrafıma baktım ve kimsenin dikkati altında olmadığımı gördüm. O sırada zil çaldı ve sınıfıma doğru ilerledim.
Sınıftan içeriye girdiğim zaman sınıfta olanların çantalarını topladıklarını gördüm ve yine sınıf değiştireceğimizi anladım.
Çantamı toplamaya başlayacağım zaman sınıfa yeni gelenler "Yine mi sınıf değiştiriyoruz?" gibisinden sorular sordular.
"Evet, 12-G ile yer değiştireceğiz."
"Yine mi o sınıf?"
12-G şubesi bizim sınıfa girmeye başladığı zaman "Ya yine mi ya?" dedi bizim sınıftan olmayan kişiler. Biz nasıl sınıf değiştirmek istemiyorsak onlar da bizimle sınıf değiştirmek istemiyordu.
"Of evet yaaa!" dedi Cafer sesini az önceki kız öğrenci gibi çıkartarak ve 12-G şubesindeki öğrencilerden söylenen kişilere ithafen sürdürdü: "Yine yer değiştiriyoruuuuz ayooool."
Biz de 12-G sınıfına girmeye başladığımızda sınıfa girdim ve cam kenarında olan Şevval'i gördüm. Çantasını sırtına taktığında ben de çantamı sırama bıraktım ve bana baktığını gördüm.
"Bunlar da iyice alıştı bizim sınıfla yer değiştirmeye." Onun mavi gözlerine baktım ve Şevval ne derse desin ona bir cevap vermeyeceğimi biliyordum.
Tam da tahmin ettiğim gibi ona bir cevap verme gereği duymadım ve sırama oturdum.
"Oğlum, eski okulumuz küçüktü ama huzurluydu lan. 12-G artık bize düşman oldu." Sınıfımızdaki kişilerden bu ve bunun gibi sözler duyuyordum.
Yanıma Deren oturduğunda derin bir nefes aldım ve bedenimi Deren'e doğru döndürdüm. Deren ise kaşlarını çatıp bana sırtını döndü ve duvar kenarındaki Begüm'e seslendi ardından konuşmaya başladılar.
Aynı cümle farklı iki kişinin ağzından çıksa bile cümleyi önemli kılan, o cümleyi söyleyen kişilerdi, bunu bir kez daha anlıyordum ve bunun illa konuşma üzerinden örneklendirilmesine gerek yoktu. Mesela yerimde Şevval olsaydı Deren asla Şevval’e sırtını dönemezdi.
İngilizce hocası geldi ve ayağa kalkıp kalkmamamıza dikkat bile etmeden akıllı tahtayı çalıştırdı ve dinlemeleri açtı. Hiçbir şekilde kitaptaki etkinlikleri yaparak İngilizce öğrenebileceğimizi sanmıyordum.
Derse katılmadım ve bazı etkinliklerde parmak kaldırmayan olduğunda hoca yine listeden seçti ama ben hiç çıkmadım. Çok çirkin bir dersin bitmesine yine dakikalar kalmıştı ve hocamız öğrencilere dikkatle baktı ardından "Çocuklar, sizin üzerlerinizde neden okul formalarınız yok?" diye bağırarak sordu.
"Hocam şimdi beden eğitimi dersimiz var," dedi biri ve zil çaldı.
Dersimiz beden eğitimi olduğu için sınıfta kimse kalmadı ve öylece oturmaya devam ettim. Bir iki dakika kımıldamadan sakin sakin oturdum ve ağır ağır nefes alıp verdim. Ne yapacağımı bilmiyordum ama sınıf arkadaşlarım ne oynayacaklarını biliyorlardı.
Telefonumu çıkarttım ve o adamların bana attığı mesajı tekrar gözden geçirdim. Bize katıl.
O siyah poşetlerle taşıdıkları böcekler yüzünden bu üniversitedeydik ve düşüncem, o adam ile bu okulda tanışacağımızı söylemekle kalmıyordu, o adamın bu üniversitede öğrenci olduğunu düşündürtüyordu. Kahverengi arabanın sahibinin o adam olduğunu düşünmemin sebebi ise o araç tarafından takip hissinin otobüste iken içime yerleşmesiydi.
Tam şu anda, oturduğum bu sıradayken bir karar aldım. Kimse benim karşıma geçip benimle tanışmaya çalışmazdı ama burada tanışacağım insanlar olursa eğer, ya da tanışmaya gerek bile yok, sadece şüphelensem bile yeterli, aralarından o Kimliksiz Adamı bulmaya çalışacaktım. Bulmaktan kastım huylardan ve tip bakımından elemekti. O Kimliksiz Adam küfürlü konuşuyordu, uzun boyluydu ve muhtemelen de kısılan sesi düzelmişti. Düz yolda üzerime düşmeyi başarabilecek kadar sakardı ve kendisinin insan sarrafı olduğunu dile getirmişti. Ayrıca bir köpeği vardı.
Tanımadığım bir adamı tanışmadığım kişiler arasından seçmeye çalışmak ve benim beyin tomografisi sonuçları...
Beden eğitimi öğretmenimizin gelip gelmediğini bilmiyordum. Yoklamada yok yazılmamak için sınıftan ayrıldım ve binadan dışarıya çıktım.
Hava soğuk değildi ama siyah ceketimi çıkartacağım kadar sıcak da değildi.
Daha teneffüsteydik ve öğrenciler çifter beşer dolaşıyorlardı. Ayakta tek başına beklediğimi fark ettim ve utancımı belli etmemeye çalışarak arkamdaki banka oturdum. Herkes nasıl arkadaş edinebilirdi ve ben neden hep tek başımaydım?
Rahatsızca oturduğum bankta ellerimi ceplerime koydum ve başımı eğmesem bile ayakkabımın ucuna, yere baktım.
Bu beş binanın tam önünde birer tane bank vardı. Bu banklar öyle bir konumdaydı ki sırtımı geriye götürsem, arkamdaki okuduğumuz binaya sırtım değerdi. Başımı kaldırdım ve karşıma, geriye kalan devasa dört binaya baktım. Sonra büyüklü küçüklü öğrencileri izledim. Üniversiteli öğrenciler ile bizim okulun öğrencileri kaynaşmamıştı ve her bir grup bir diğer gruplardan o kadar bağımsız görünüyordu ki, benim grubum bile yoktu ve bu görüntüyü fazlasıyla bozuyordum.
Dikkatimin kaydığı konuyu kapattığım sırada tam karşı binanın yan tarafındaki ağaçlıklardan birinin yanında beyaz ceketli sarışın adamı gördüm ve o adamın karşısında ise okul sırasındayken beni izleyen siyah pantolonlu ve beyaz tişörtlü adama gözlerim kaydı. Kaşlarımı heyecanla çattığımda oturduğum yerde rahatsızca kımıldandım ve birbirleriyle bakışan iki adamı izlemeye devam ettim.
Siyah pantolonlu adam, sarışın adama bir şeyler anlatıyordu ve durdu, bakışlarını yere eğdi. Sonra siyah pantolonlu adam bedenini bizim tarafa doğru çevirdiğinde kalbim bir an fazla kan pompaladı ve o kanın tüm bedenime fırlatılmasını gerçek anlamda hissettim.
Kımıldamadan oturmaya devam ettiğim sırada siyah pantolonlu adam bizim tarafa doğru bakıyordu ama beni görmemiş gibiydi. Siyah pantolonludan bile daha uzun olan sarışın adam, siyah pantolonlunun omzuna elini koyduğunda siyah pantolonlu beni fark etti ve bu koskocaman mesafeye rağmen gözlerimiz kesişti.
Bakışlarımı, ani hareketine karşı kaçırmamaya çalıştım ve o siyah pantolonlu adam duraksadı ardından göremesem bile kaşlarını çattığını hissettiğim sırada beyaz ceketli sarışın adama doğru döndü.
İkisi de bekledi ve ikisi de durgunca bakıştı. Siyah pantolonlu adam bir adım geri gittiğinde işaret parmağını bir yerlere sallayarak konuşmaya başladı ve aramızdaki bu kocaman mesafeye rağmen konuştuğu konunun çok hararetli olduğunu anlayabiliyordum.
Bizim sınıftan biri beni izleyebilirdi ve nereye baktığımı kimsenin anlamasını istemediğimden önüme döndüm, o sırada Begüm, Hivda ve Deren üçlüsü tam önümden geçtiler ve sol tarafıma doğru kol kola ilerlediler.
Beni aralarına almamalarına kızmıyordum, üzülmemin sebebi hiçbir şey yapmadığım halde bana ters ters bakışlar atmalarıydı.
Neden bir insan, zararı dokunmadığı halde o kişiyi kırmaya yetecek bakışlarını kullanırdı ki? Dokuzuncu sınıftayken sınıfıma karşı ilk izlenimim onları memnun mu etmemişti yoksa haksız yere kişilerin kalbini kıracak bakışları atanlara insan demek ile ilk hatayı yapan aslında ben miydim?
Kendime engel olmaya çalıştım ama daha fazla engel olamadım ve o iki adamın bulunduğu yere baktım. O yere baktığım gibi de kendime engel olamadan ayağa kalktım ve kendimi frenlemek için bedenimi kastım. Korkarak okul binasının içine girmeme gururum izin vermedi ve ayaklarımı yere çiviledi.
Siyah pantolonlu adam, işaret parmağıyla tam on ikiden beni gösteriyordu ve göremesem bile öfke ile kaşlarını çattığını hissedebiliyordum.
Sarışın ve dev gibi bir boyu olan adam ilk önce arkadaşının parmağına baktı, ardından parmağın işaret ettiği yere bedenini çevirdiğinde beni gördü. Onları gördüm ama kımıldamadım ve sessizce inleyerek banka geri oturdum.
Dirseklerimi dizlerime yasladım ve başımı eğip ellerimle alnımı ovuşturdum. Bu sırada çaktırmamaya çalışarak parmaklarımın arasından ileriye baktım ve o sarışın adamın arkasında iki arkadaşı ile buraya doğru yürüdüğünü gördüğümde bir kez daha inledim ve ellerimle alnımı kapatmanın beni yok etmeyeceğinin farkına varıp ellerimi hırsla alnımdan çektim ve dikleştim. İşte şimdi dik duran, ciddi bakışlı o kişiye dönmüştüm. Gururum ise gerginliğimi gizlediğinde tamamlanmıştım.
Neden buraya geliyorlardı? Neden bana doğru yürüyorlardı? Neden? Yine de beynimin uç noktalarında, okul binasının içine doğru sakin adımlarla yürümeye başlarsam o adamlar buraya yetişmeden içeriye girebilirdim gibi bir düşünce geziniyordu.
Oturmaya devam ettim ve tahminimce o iki metrelik sarışın adam ve arkadaşları buraya doğru yaklaşmaya devam ettiler. Tüm bu stresimi sadece içimde yaşıyordum ve dışıma da yansıtmadığımı biliyordum. İçimdeki stresin yanında merak duygusu da vardı. Mesela neden o siyah pantolonlu adam ortadan kaybolmuştu? Yoksa o siyah pantolonlu adam aslında Gizemli Adam mıydı ve bana doğru yürüyen sarışın adam ise kırmızı kravat takan ve Gizemli Adamın sağ kolu gibi olan yakın bir arkadaşı mıydı? O Gizemli Adam'ın sesi düzelmediği için arkadaşını yanıma yolluyor olabilir miydi? Ama olamazdı çünkü kırmızı kravat takan adamın saçları renkli renki bir şeydi ama orijinal olan renk sarı ise o yine kırmızı kravatlı olabilirdi. Fakat bir yandan boyları da uyuşmuyordu ki çünkü kırmızı kravatı kişi Gizemli Adam’dan daha kısaydı. Neden tüm durumlar karmakarışık?
Yanaklarımın içini ısırdığımda üç çift erkek ayakkabısını izledim ve bu üç çift ayakkabı benim doğrultumdan hiç şaşmadı. Son ana kadar onların sadece ayakkabılarını izledim çünkü belki de başka bir yere gideceklerdi ve mesela parmaklarıyla gösterdikleri ben değil de arkamdaki okul olabilirdi.
Doğrultumdan şaşmadılar ve parmaklarıyla gösterdikleri de arkamdaki bina değil, tam olarak bendim çünkü üç çift erkek ayakkabısı tam önümde hareketsiz kaldı ve önümde durduklarını, artık hareket etmeyen ayakkabılarından anladım.
Yanaklarımın içini serbest bıraktım ve zor da olsa şaşırıyormuş gibi kaşlarımı kaldırıp ortada duran sarışın adamın yüzüne, daha doğrusu doğrudan gözlerinin içine baktım.
Rol yapmama gerek kalmamıştı çünkü gördüğüm gözler beni gerçek anlamda şaşkınlığa sürüklediğinde, diğer herkes gibi aynı tepkiyi vermemek için ağır ağır kaşlarımı çattım. Bu etkilenme değildi, sadece gözleri daha önce hiç görmediğim bir biçimde fazlasıyla açık bir elâydı ve öyle ki siyah göz bebeğini görüyordum ve açık elâ rengini gözlerindeki beyaz kornea tabakasından ayıramıyordum. Hava aydınlık olduğu için siyah göz bebeği küçülmüştü ve ben hâlâ onun gözlerinin yapısına, kaşlarımı çatmış olsam bile içten içe şaşırıyordum.
Saçları sarı rengindeydi ve kıvırcığa yakın bir biçimde dalgalıydı. Teni beyazdı ve sakal tıraşını yeni olduğunu, ondan gelen ferahlatıcı losyon kokusundan anlıyordum. Çenesi öyle çıkıktı ki konuşacağı vakit hareket edecek olan çenesi daha da belirginleşecekti ve boyu gerçekten de iki metre olmalıydı.
Onun açık elâ renginden çok siyah göz bebeğine odaklandığım sırada o da benim elâ gözlerime bakıyordu. Sonra bir şey oldu ve onun gözlerine bakarken kalbimde canımı yakacak bir sızı geçti ve tam o vakit çatılan kaşlarım yumuşadığında karşımdaki adam da gülümsemeyi bırakıp dudaklarını düzleştirdi. Aynı anda bakışlarımızın değişmesi ve ilk karşılaşmamızdaki bakışlarımızın zıdda dönüşmesinin sebebi benim kalbimden geçen sızı ise, onun da mı kalbi acınacak bir biçimde bana karşı sızlamıştı?
Bakışlarımı kişilerden kaçırmazdım. Onun upuzun boyu yüzünden oturduğum yerde boynum ağrımaya başladığı için birdenbire ayağa kalktım ve onun gözleri, yukarı doğru hareket eden yüzümü izledi.
Diğer iki adama bakmadım çünkü her grupta bir kişi diğerlerine göre daha dikkat çekerdi. Ben de tam olarak dikkat çeken kişiye bakıyordum. Beyaz ceketli sarışın adam, başını hızlıca sağa sola çevirip arkadaşlarına baktı ve cesaret aldığını hissettiğinde birden bana doğru sağ elini uzattı ve "Merhaba," dedi kalın sesiyle. "Tanışabilir miyiz? Adım, Serdar."
İsminin Serdar olduğunu söyleyen sarışın adam, sıkmadığım eline baktı ve biraz bekledikten sonra "Pekâlâ," dedi ve ellerini beyaz, bol, naylon ceketinin ceplerine koydu.
Ona yumuşak bakmaya çalıştım ama yumuşak bakmamın sebebi karşımdaki kişiye iyi görünmek değildi, tamamen kendi gerginliğimi yok etme çabasıydı. "Peki, Serdar," dedim tereddütle ve onun ismini ilk kez söylediğim bu vakit, adının telaffuzu ağzımdan çok güzel çıktı. "Sen karşına çıkan herkesle öylesine mi tanışırsın?"
Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı Serdar ve çenesini bir ileri bir geri hızlı hızlı salladığında her iki arkadaşına baktı ardından tekrardan bana doğru döndü. "Aslında daha önce insanlarla nasıl tanışıyorum ben diye kendimi sorgulamamıştım fakat düşündüğümde yanımdaki arkadaşlarımla da öylesine tanışmış olduğumu fark ettim ve şu an kendileriyle gayet de iyi anlaşıyoruz."
Demin onları izlediğim, o uzaktaki ağaçlık alana kısa bir bakış attım ve tekrardan Serdar'a döndüm. "Yani beni orada parmaklarınızla göstermediniz ve öylesine tanışmaya mı geldin, buraya?" Kaşlarımı kaldırdım. "Sebepsiz yere?"
Derhal buradan koşarak kaçıp gitme düşüncem, gururum olmasaydı eğer çoktan gerçekleşmişti. Serdar, o kadar uzundu ki tam şu anda kendimi baskı altında hissediyordum ve rahat rahat kımıldayamıyordum bile. Üstelik içimde hissettiklerimi yüzüme yansıtmamaya çalışmak da bir ayrı zordu.
Serdar, ellerini havada bir şeyler toplarmış gibi salladı. "Hadi baştan başlayalım." Parmağını kendisine dokundurttu. "Ben Serdar. Rica etsem siz de isminizi zikreder misiniz?"
Serdar'ın yanındaki her iki arkadaşına kısa bir bakış atıp istemsizce o ağaçlık alana tekrardan gözlerimi kaydırdım ve yeniden Serdar'a döndüm. "Oradaki..." duraksadım, "oradaki siyah pantolonlu arkadaşın bence ismimi sana zikretmiştir zaten." Kelimeleri bir araya getirmek şu an bana çok zor geliyordu ve sessizce nefes aldım. "İki kişiydiniz ve sizi orada gördüm."
Serdar kafasını olumlu anlamda salladı. "Evet," dedi normal bir şekilde. "Anıl, bana isminin Hira olduğunu söyledi."
"Anıl mı?" dedim daha sonra siyah pantolonlu adamın ismi olduğunu kavradığımda kafamı iki yana salladım. Çabucak okul binasının içine gitmeliydim. "Sanırım okul zilinin çaldığını duydum."
Önüme geçti ve kolunu sıyırıp beyaz, büyük kadranlı saatine baktı. "Aslında tam olarak bir dakika sonra zil çalacak."
Kaçma girişimimi sürdürmedim ve yeniden Serdar'ın gözlerine çekincesizce baktım. Sokakta yürürken tanımadığımız birinin kendisini birden önümüze atıp ‘Hadi tanışalım,’ demesi kadar tuhaf bir durum yaşıyordum.
Serdar, sebepsizce karşıma çıkıp benimle tanışmaya çalıştı, konuşmayı sürdürmeye çalışıyor ve bu da kırmızı kravatlı adam olabileceğini destekliyor. Ama bir yandan da inanılmaz bir boy uyuşmazlığı var ve tanışma faslı onların iletişim mantığına göre çok sade. Üstelik Serdar’ın saçları orijinal sarıydı ve saç boyasının üstünden geçilmiş gibi durmuyordu. Anıl dediği adam ise Kimliksiz Adam olmalıydı aslında ve sesi kısık olduğu için de karşıma çıkmak istememiş olabilirdi.
Her ayın ilk pazartesilerini lânetlememin sebebi olan adamlardan birinin karşımda olabilme düşüncesi yüzümün soğuk bir biçimde ciddi bir hâl almasına yol açtı.
Ona attığım bakışları gördü ve ellerinin avuç içlerini gösterdi. "Yolumuzun tekrardan olumsuzluk yoluna gittiğini gördüğüm için tanışma faslını başa sarmak istiyorum ama bu sefer farklı olsun." Serdar’ın ses tonu çok yumuşaktı ve insanların başına bela olan tiplerden de çok uzak bir görüntüsü vardı. Başını iki yana hafiften salladı, gözlerini kıstı ve eliyle kendini baştan aşağı gösterdi. "İlk izlenimlerden bahsetmek ister misin?"
Sorduğu soru basitti ama bir o kadar da anlamlı olduğu için düşündürtüyordu. "Ciddiyetsizlik," dedim mırıldanarak ama ciddiyetsiz durmuyordu, sadece tanışmamız fazla sıradandı. Buradan gitmek istediğim hâlde bunu başaramadığım geldi aklıma ve yalan kelimelerime bir tanesini daha ekledim: "Yapışkan."
"Hım," gibi bir sesi çıkarttı Serdar ve dudaklarını birbirine bastırdıktan sonra gözleriyle kibarca yolu gösterdi. "Peki," dedi ve anlayışlı ses tonu beni şaşırttı çünkü öyle alıştırılmıştık ki istesek bile bırakılamayacağımızı düşünüyorduk. "Yolunu açmak daha mantıklı geldi şu an."
Onun bu hareketine şaşırdığımı belli etmemeye çalıştım çünkü olması gereken buydu ama yine de ömrümde ikiletmeyen biriyle karşılaşmış olmak, tüm erkekleri aynı kefeye koymamam gerektiğini bir kere daha hatırlattı bana.
Ellerimi sakince arkamda birleştirdim ve gitmek için yarım adım attığım sırada köşede üç çift ayakkabı gördüm: Deren, Begüm ve Hivda.
Attığım o yarım adımı geri çektim ve Serdar'ın gözlerine baktım. Amacım, onlara hava atmak mıydı yoksa Hivdaların beni sevmemelerinin nedenini öğrenmek için bir fırsat mıydı, bilmiyordum ama böyle bir ortam karşıma bir kez çıkardı. "Benim ilk izlenimimden bahsetmedik ama?"
Ciddi suratımı süzdü. Bir anda gitmekten neden vazgeçtiğimi ise sorgulamadı. "Özgün," dedi ve tam olarak gözlerime baktığında böyle bir kelimeyi tek başıma göründüğüm için söylüyor olabileceği geldi aklıma. "Kendin gibi." Elini ağır ağır çenesine yerleştirdi ve gülümsedi. "Aniden gitmekten vazgeçmenin sebebi neydi?"
Ciddiyetle yüzüne baktım. İlk başta ifadesi o kadar değişmemişti ki bu soruyu sormayacağını düşünmüştüm. "Dürüst olmamı ister misin?" diye sordum.
Serdar, yeniden gülümsediğinde Hivdaların tarafına en ufak bir bakış bile atmadım. "Dürüstlüğü hak ettiğimi düşünüyorum şu anlık," dedi Serdar. "Hiçbir baskı altında kalmadan, kendi hür iradenle," dediğinde Serdar, gülüyormuş gibi hahladığında arkasındaki arkadaşlarından biri "Sanki nikah memuru amına koyayım," dedi ve daha da ciddileştim.
Edilen küfürler beni gererdi ve kaçmamak için ayaklarımla ve gururumla savaşıyordum. Serdar, dudaklarını büzdüğünde iki arkadaşı birden kahkaha attı.
Serdar’ın gülmekten karnı ağrımış olmalıydı çünkü elleriyle karnını tutup hafif aşağı eğildi ve boyu hiç kısalmamış olsa bile gözleriyle alttan bana bakarak "Harun," dedi. "On adım geri gidiyorsun ve orada küfrettikten sonra tekrardan buraya geri dönüyorsun." Tekrardan dikleşti ve başını çevirip uyardığı arkadaşına baktı. "Lütfen, ettiğin küfürleri bir hanımefendinin de işittiğini unutma."
Serdar; beyazlar içinde giyinmişti, sarı saçları parlıyordu ve ondan zenginlik kokusu soluyordum. Serdar, tüm bu yapılı bedeninin içinde elit bir ruh taşıyordu ve onun bu kibar düşünce yapısını daha önce hiçbir erkekte görmemiştim.
Biraz daha yüz kaslarımı kasamazsam şaşkınlıktan gözlerim irileşecek ve çenem aşağı düşecek. Biri bana hanımefendi mi dedi?
"Bırak be bu işleri, Serdar," dedi arkadaşı gülmesinin yanında elini de sallayarak.
"İnsanlığımı mı bırakayım?" diye sordu Serdar, ciddiyetsiz bir şekilde gülümseyerek ve bana baktı. "Bu arada sen neden gitmekten vazgeçmiştin?"
Gitmekten vazgeçmeme iki seçenekten biri sebep olmuştu: Hivdaların tarafına bakmadım ve ilk izlenimimi detaylı anlamda da öğrenemedim. Serdar, cevabımı merak ediyormuş gibi bana baktığı sırada hiç düşünmeden yalan söyledim ve samimiyetsiz bir ifadeyle gülümsedim. "Dediğin gibi, zilin çalmasına daha bir dakika vardı."
Tam o sırada bir dakika doldu ve teneffüsün bittiğini gösteren zil çaldı. "Bak," dedim ve bedenimi döndürmeden işaret parmağımla arkamdaki okulu gösterdim. "İşte şimdi o bir dakika da kalmadı."
Yarım adım attığım sırada "Ama dersiniz beden eğitimi," dedi Serdar ve o adımımı yeniden eski konumuna getirdim. "Neden sınıfa gidiyorsun ki?"
Çok hızlı bir şekilde Hivdaların tarafına, daha doğrusu onlara bakıyormuşum gibi görünmemek için ayaklarına doğru baktım ve Begüm'leri göremedim. Daha sonra dudaklarımı aralayıp nefesimi verdiğimde "Biliyor musun?" dedim Serdar'ın cam gibi ışıldayan muazzam gözlerine bakarken. "Sen Serdar değilsin. Sen Japon yapıştırıcısısın."
Serdar, yüzünü şaşırmak şekline sokmak için büyük bir çaba sarf etti. Şaşkınlıkla dudaklarını araladı ama aslında gülmemek için zor duruyordu. Arkadaki arkadaşlarından biri elini Serdar'ın omzuna koydu: "Kanka, ben hayatımda böyle bir hakaret işitmemiştim. Şaşırmamaya çalışma ve şaşır."
Serdar, şaşkınlıkla aralanmış dudaklarını kapattı ve yüzündeki şaşkın ifadeyi bozup çatık kaşlarla kafasını döndürerek arkadaşına baktı. "Oyunculuğumu bozmaz mısınız, lütfen. Şurada şaşırmamaya çalışıyorum."
Serdar, şaşkınlıkla araladığı dudaklarıyla bana doğru döndü. "Harika laftı," dedi başını aşağı yukarı sallarken Serdar ve elini salladı. "E gidelim biz o zaman. Daha fazla yapıştırıcı olmayayım."
Arkalarını dönüp yürümeye başladıkları zaman derin bir nefes aldım ve ben de arkamı dönüp okul binasına doğru ilerledim. Yanıma gelecekleri ilk zaman nasıl da korkmuştum ve bu olumsuz hisleri nasıl da içimde yaşamaya çalışmıştım öyle? Yeniden nefesimi verdim. O siyah kar maskesi takan adamlara aslında iyi insanlar dersem kötü davranış sergileyen herkes iyi sayılırdı o zaman ama yine de Serdar, iyi bir adama benziyordu ve henüz Serdar'ın, o adamlardan biri olup olmadığını anlayamamıştım.
Bu sebebini bile bilmediğim tanışma çok sıradandı. Böyle özensiz bir tanışma yerine bana çarpabilirdi, üstüme bir şeyler dökebilirdi, arkadaşlarını ayarlayıp üstüme salabilirdi ve böylelikle beni kurtarıyormuş gibi de yapabilirdi her ne kadar utanç verici olsa da ama o sadece yürümüştü ve tanışalım mı diye sormuştu. Çok basit, özensiz, gizemli ve normaldi.
En azından üstüme bir şey dökerek tanışsaydı çünkü beden eğitimi dersine katılmamak için bir bahanem olurdu.
Hivdalar yüzünden Serdar'ı kullanmış gibi hissetmiyordum; Hivdalar yüzünden günlük konuşma sınırımı Serdar sâyesinde aşmayı başarmıştım.
Binanın içine girdiğimde merdivenlerden Deren, Hivda ve Begüm iniyordu. O sırada beden eğitimi öğretmenimiz "Haydi, dışarıya!" diye bağırdı ve bedenimi bıkkınlıkla yeniden dışarıya doğru döndürdüm. Öğretmenimizi gören sınıf bahçede sıraya girmişlerdi ve oluşturulan sıraya doğru yürürken "O çocuğu nereden tanıyorsun?" dedi Hivda, bana bakarak.
Ona bakmadım ve sıranın en sonuna geçtim. "Yakışıklı çocuk, tabii merak ederler," dedim dudaklarımı oynatarak.
Beden eğitimi öğretmenimiz, sınıf listesini elinde tutarken, "Gel, Gurbet," dedi. “Şu yoklamayı alalım.”
Gurbet, isimleri okumaya başladığında hocamız da defteri yazıyordu. Yoklama bitti ve Gurbet, sınıf defterini eline alıp okulun içine götürdü.
"Ee, ne yapıyorsunuz?" diyerek sordu beden eğitimi öğretmenimiz olan Ahmet hocamız. "Beğendiniz mi bakalım burayı?"
"Nankörlük eden bizden değildir," dedi biri.
"Hocam, okula puanım on on," dedi bir başkası.
Ahmet hocamız, ne yapacağını bilemedi ve "Tamam o zaman," dedi. "Serbestsiniz ama sınıfa çıkmak yok."
Hocamız, okul binasının içine girdi ve sıradaki sınıf arkadaşlarım dağıldılar. Her biri kendi grubuna top alıp köşelerde oynamaya başladıklarında sırada zavallı gibi durmaya devam ettim. Hiçbiri beni yanlarına çağırmazdı ve herhangi birinin yanına gitsem bile beni oyunlarına da almazlardı.
Üzülerek okul binasının içine girdim. O sırada en köşedeki açık kütüphanenin sıralarından birine oturmuş olan Ahmet öğretmenimiz "Sınıfa çıkamazsın," dedi bana.
Sınıfla ilgilenmeyen, okula sadece kahve içmeye gelen ve bana göre boşuna maaş alan beden eğitimi öğretmenime baktım. "Yukarıdan suyumu alıp geri ineceğim."
Sadece başını salladı ve telefonuyla ilgilenmeye devam etti. Sağ taraftaki merdivenlere yöneldim ve dördüncü kata çıkıp sınıfıma girdim. Cüzdanımdan para aldım ve telefonumun kılıfının içine koydum daha sonra telefonumu da siyah eşofmanımın cebine koydum ve sınıftan çıktım.
Aslında su almak bir yalandı, gerçek olan bahçedeki yalnız görünüşümdü.
Karşı binanın kafeteryasındaki tostun çok meşhur olduğunu duymuştum. Öğle arasında orasının çok kalabalık olacağını düşündüm ve hazır dersimiz boşken oraya gitmeye karar verdim. Bizim okulun öğrencilerinin diğer binalara girişlerinin yasak olup olmadığını bilmiyordum ama zaten üzerimde, bizim okulun okul forması olmadığı için dikkat çekmezdim.
Alt kattaki öğretmenime görünmemek için birinci kattayken yangın merdivenlerine girdim ve indikten sonra doğrudan okul binasının arka tarafına çıktım. Karşımda çok güzel yeşillikler vardı ve bu doğa manzarası çok iç açıcıydı.
Arkadaşlarımın oyun oynadığı orta yere doğru hayalet adımlarla yürüdüm ve onlar beni görmese bile onların gözlerinin içine baka baka karşı binaya ilerledim. Onların gözlerinin içlerine oyun oynamak istediğimi haykırırmışçasına bakıyordum; beni oyunlarına dâhil etmemelerini bana baksalar bile beni görmezden gelerek söylüyorlardı.
Yürümeye devam ederken ellerimi açtım ve baktım. On tane parmağım vardı ama parmaklarımın sayısı kadar yanımda durabilecek kişiler yoktu. Bir gün her bir parmağıma karşılık o kadar dostum olabileceğini düşündüm. On tane parmak ve on kişi. On tane parmak ve on tane dost. On parmağıma karşılık dokuz kardeş.
Karşı binanın girişinden içeriye girecektim ama beden eğitimi öğretmenimiz beni görmesin diye binanın yan tarafından ilerledim.
Birden bir adamın bana çarpmasıyla üzerime sıcak bir şey döküldü ve adaçayı kokusunu soluduğumda bu kokunun bana çarpan adamdan mı yoksa üzerime dökülen adaçayından mı geldiğini anlayamadım.
Kısık bir ses çıkarttığımda mor tişörtümden karnıma doğru sıcak bitki çayı ilerledi ve yaktığında inleyip hemen arkamı döndüm ve o kişiye bakmadan ilerledim. Başımı kaldırıp o adama bakmasam bile başımın çarptığı yerden anlıyordum, adamın boyu o kadar uzundu ki aklıma ilk gelen on üç katlı bir apartman kelimesi olmuştu.
"Affedersin," dedi kalın ama aynı zamanda da ince bir erkek sesi.
Arkama dönüp dönmemek arasında kararsız kaldığımda sakinlikle döndüm ve kalp çarpıntısıyla adama değil, tam olarak gözlerine baktım çünkü emindim ki ilk karşılaşmada herkes ona değil, sadece gözlerine bakardı. Bana değil, karın kısmı ıslanan tişörtüme bakıyordu. Donakalmıştım ve gözlerinden o kadar etkilenmiştim ki ama yine de çaktırmadan toparladım ve "Eğer bilerek çarpmasaydın o zaman affedebilirdim," dedim diklenerek.
Çarptığım adam, Serdar kadar olmasa da çok çok uzundu ve esmerliğinin yanında heybetli bir bedene sahipti ama benim dikkatimi çeken ilk şey, koyu neon yeşili gözleriydi. Sanki ilerideki ağaçlardan yemyeşil bir yaprak kopartmışlardı ve onun gözlerine yerleştirmişlerdi ardından da tam ortasına simsiyah bir tahta kalemiyle de büyükçe bir nokta dokundurtmuşlardı. Acayip belirgin yeşil gözleri, esmerliği, bakışları ve yüzünde izi kalmış çok hafif yaralarıyla yakışıklı şeytanları anımsatıyordu.
Bana bilerek çarptığını anlamama şaşırmadı, sadece anlamamı benden beklemezmiş gibi kaşlarını hafiften yukarı kaldırdığında tam bana bakacakken binaya doğru döndüm. Onunla göz göze gelmekten çekinmiştim çünkü aynı anda iki gözün birbirine bakmasını elbet bir göz sonlandırırdı ve bunu yapamayacağımı hissetmiştim çünkü çok güçlü duruyordu.
Bana doğru bir adım attığında ayakkabısına dönmüştüm ve bu hareketimle bana yaklaşmayı kesti. "Sana bilerek çarptığımı bana kanıtlamak ister misin yoksa ben sana bilerek çarpmadığıma inanmaya devam edeyim mi?" Tok çıkan sesi, kendinden emin duruşu ve yıkılmayacakmış gibi duran bir görüntüsü vardı. Onun bu dik duruşunu ömrümde hiç görmeseydim eğer en dik ben duruyorum diyerek aptallıkla kendimi överdim.
Onun gözlerine bakmadan, siyah kadranlı büyük spor saatine, dövmelerle ve yaralarla dolu sol koluna sıradan bakışlarımla baktım ve bu tanıdıklık zihnime doluştuğunda "Pet bardağı iki elinle tutuyordun," dedim. Yaralı sol kol, beyaz spor araba ve siyah kol saati. Tüm bunlar nabzımda çarpıntı etkisi yarattığında "Adaçayının iki eline de dökülmesi gerekirdi ama," dedim ve duraksadım ardından temiz sağ eline baktım. "Kendini kontrol ettin ve adaçayı sadece sol eline döküldü."
Yaralı bir kolum olsaydı ve birinin üzerine sıcak bir şeyler dökmem gerekseydi, o sıcak şeyin yaralı olmayan koluma dökülmesine izin verirdim ama o, tuhaf bir biçimde tam tersini yapmıştı. Bunu içimde sorguladım ama anlamlı bir cevap bulamadığım gibi ona da sormadım ve arka tarafa doğru yürümeye devam ettim. Konuşmayı uzatmayıp direkt gitmeme ise hiçbir şey demedi ama yerinde sabit kalmıştı.
"Sanki suçlu benmişim gibi bir de açıklamada bulunduğuma inanamıyorum," diyerek kendi kendime söylendiğim sırada binanın arka tarafından içeri girdim. Sadece birkaç dakika önce bu hareketini yapsaydı beden eğitimi dersine girmemek için yalana sığınmama gerek kalmayacağım bir bahanem olurdu.
Bu da çok sıradan bir tanışmaydı ve amaçsız olmasa bile ben nedenleri birleştiremiyordum. Neden bana bilerek çarpmıştı ve Gizemli Adam'ın kim olduğunu bulma listeme bir adam daha mı eklenmişti?
Adaçayı kokusunu o adamdan mı yoksa adaçayından mı aldığımı anlayamadığım gibi adaçayının mı sıcak olduğunu yoksa o adamın bedeninin mi cayır cayır yandığını da anlayamamıştım ve üstelik o sıcaklık tüm sertliğiyle hâlâ üzerimde gibiydi. Sanırım o adamın bedeni çok sıcaktı.
Koku hatırlatmış olmalıydı, bir tekel marketten çıktığımda bana çarpan kişiyle aynı adamdı bu.
Bizim okuduğumuz binadan içinde bulunduğum binanın tek farkı sanırım kafeteryasıydı. Kafeteryanın iki kanatlı açık kapısından içeri girdim ve ortamın siyah-kırmızı havası her yerimi sardı.
Büyük tezgâhın arkasındaki tost makinasını silen adama doğru ilerledim ve boyum kadar olan cam tezgâha ellerimi yasladım. "Bakar mısın, abi?"
Beyaz yemek önlüğü takmış ve yaşı ilerlemiş olan adam bana yeni müşteri gözüyle baktı ve "Ne alırsınız?" diye sordu.
Altta bulunan poğaça çeşitlerine isteksizce baktım ve "Sanırım sizin tostunuz meşhurmuş," dedim sadece.
"Bol sucuklu, yumurtalı ve kaşarlı olanından bahsediyorsun."
Başımı salladım. Adam, tostumu hazırlamaya başladığında ayakta beklediğimi fark edip "Masalardan birine oturup bekleyebilirsin," dedi bana.
"Bir şey olmaz," dedim sadece.
Sol tarafta duvara yaslanmış dolabın içinde bulunan ayranlar gözüme çarptığında o tarafa doğru ilerledim. Dolaptan ayranı aldıktan sonra tekrardan adama doğru ilerledim. Tostumun hazır olduğunu gördüğümde "Poşete koymana gerek yok, abi," dedim. "Zaten burada yiyeceğim."
Adama parayı verdim ama para üstü bile gelmedi ve bunu normal karşıladım çünkü bu normal bir tost olamazdı, bunu yiyen anında en az üç kilo alırdı. Sucuğu, kaşarı, ketçabı, mayonezi ve marulu o kadar boldu ki taşıyordu.
Cam kenarından dördüncü masaya yerleştiğimde, adam "İstersen oraya oturma," dedi ve hiçbir şey anlamayan suratıma baktı. "Neyse," dedi adam ve saatine baktığında "Ders saatindeyiz zaten," dedi kendi kendine.
Ağız tadıyla yiyecektim ve öteki dersin de beden eğitimi olması sebebiyle rahatımı hiç bozmayacaktım. Annemin verdiği harçlıkları biriktirirdim ve nadiren harcardım. O nadir anlardan birindeydim şu an ve doluluğundan tutamadığım tostu ısırmaya çalıştım.
Lezzetinden az kalsın gözlerimi kapatıyordum, sonra tostu bıraktım ve ayrana pipeti batırdım sonra yeniden, beni izleyen olmadığı için daha rahattım, yavaş yavaş ve sindire sindire bir ısırık daha aldım tosttan.
Elimdeki tostu kibarca masaya bıraktığımda karnımı buz gibi hissettim çünkü üzerime dökülen adaçayı zamanla doğru orantılı olarak karnımı buz gibi yapmaya başlamıştı. Mor tişörtümün uçlarını toplayıp tişörtü kısalttım ve top haline getirip içime koydum. Karnım açığa çıktığında adama doğru bir bakış attım ve adamın, sırtı bana dönük bir şekilde kendi işi ile meşgul olduğunu gördüğümde siyah ceketimin fermuarını göğüs hizama doğru çektim, böylelikle karnımı kapatmış oldum.
Daha rahat yiyebilmek için küllü kumral rengi saçlarımı da düzelttim ardından tostumdan bir ısırık daha aldığımda "Kalk oradan," diyen uyuşuk bir erkek sesi duydum.
Yediğim tost boğazımda kaldığında yüzümün kızardığını kimse görmesin diye başımı cama doğru çevirdim ve yumruk yaptığım elimi ağzıma götürdüğümde birkaç kez öksürdüm.
Ağır ama emin olan adım sesleri yaklaşmaya devam ettiğinde ellerimi yanaklarıma koydum çünkü bu kızarıklık geçmeden yüzümü arkaya çeviremezdim.
Ellerimi yanaklarımdan çektim ve başımı döndürdüğümde ilk olarak kantinci adama baktım, bana kaşlarıyla kalk istersen oradan gibi bir işaret yaptı. Daha sonra başımı biraz daha sola döndürdüm ve oturduğum masaya iki elini de yaslayan adama baktım.
Mavi gözlü erkeklere hiç güvenmezdim ve onları itici bulurdum ama bu koyu mavi gözler soğuk baksa bile sıcaktı ve güven vermemiş olsa bile güvenilir duruyordu. İri, koyu parlak mavi gözlerinin yanında esmer bir teni vardı bu adamın ve televizyonda çıkan boksörler gibi bir bedene sahipti. Bunu, siyah tişörtünün üstüne giydiği siyah ceketine rağmen anlayabiliyordum.
"Neden kalkacakmışım?" diyerek sorduğumda, aklımda kantincinin tavırları vardı ve içimden bir ses buraya oturmamın hata olmadığını söylüyordu ama sanki bu bir hata olsa bile geleceğe bir yatırım da olacaktı.
"Buradan kalk." Koyu, parlak mavi gözleri donuklaştı ve tipi hiç tekin durmayan bu adamdan korksam bile bunu yansıtmamaya çalıştım.
Gizemli Adam'ın kim olduğunu öğrenmek için bir erkek listesi oluşturmalıydım çünkü, sanırım listeye bir yeni adam daha eklenecekti ve her yeni eklenen yüzünden doğru kişiyi bulma olasılığım daha da azalacaktı.
Bakışlarımı kimseden kaçırmadığım için mavi gözlü adamın bana bakmayı kesmesini bekledim sonra bana bakan mavi gözlü adamın dikkatini bir şey çektiğinde arkamdaki cama doğru döndü. O sırada kantinin diğer boş masalarına baktım, hiçbiri dolu değildi, boş masalardan birine oturmuş olan tek canlı bendim.
Mavi gözlü adam yeniden bana baktığında ne yapacağımı bilemedim ve adamın uzun boyu, sandalyeye oturduğum için kısalan benim yanımda çok eğreti durdu. Karşı tarafın benden uzun olması, her zaman küçük hissetmeme neden olurdu.
Mesafe dışında hiçbir duyguyu sezemediğim mavi gözlere baktım. "Diğer masalar boş ve buraya ilk ben oturdum."
"Olabilir." Sirke satan suratı daha da sirke sattı. "Kalk."
Ona alttan bakmaktan dolayı boynum ağrımaya başlıyordu. Şu ana kadar fark ettiğim tek şey bu adamın kısa cümleler kurduğuydu ve bu devrik cümlelerini bile zorla kuruyor gibiydi. Ne zaman konuşacak olsa, yüzü kusacakmış gibi bir hal alıyordu.
"Kaldırayım mı kalkacak mısın yoksa?" Gerçekten de konuşmak onun için bir işkence gibiydi ve buna az önce de şahit oldum.
İnadım tutmuştu ve bana hiçbir şekilde zararının dokunamayacağını, okul içinde olduğum için biliyordum. "Yemek yiyorum ve diğer masalar boş?" Okulda, yani şimdilik güvendeydim ve okul çıkışını şu anlık düşünmeme gerek yoktu.
Kontrollü birine benzemiyordu ve öfkesini dizginlemeye de çalışmıyordu. "Kalk."
Onu umursamadım ve önüme dönüp tostumdan bir ısırık daha aldım. O sırada "Hey, hey, orada oturabilir," diyen başka bir erkek sesi duyduğumda mavi gözlü adamla aynı anda kafeteryanın giriş kapısına baktık ve lânet olmasın ki yediğim tost yine boğazımda kaldı.
Aceleyle yüzümü cama çevirdim ve boğazımı temizlemeye çalıştığımda ellerimin avuç içlerini yanaklarıma yasladım. Kendime geldiğimi hissettiğimde belki de yanlış görmüş olabileceğimi umut ederek kafeteryanın girişine baktım bir kez daha ve bize doğru gelen adamı tekrardan gördüğümde sakinleşmeye çalıştım çünkü eğer ağzımda tostum olsaydı yine boğazımda kalırdı. Ayran pipetini ağzıma alıp içtim çünkü şaşkınlığımı belli etmemem gerekiyordu, belki de beni tanımazdı.
Eski okulumun karşısında öpüşen bir çift görmüştüm ve görmekle kalmayıp onları uzun uzun izlemiştim de. Orada fosforlu yeşil ceketli bir adam vardı ve o ceketin aynısını giymiş olan adam buraya doğru yaklaştı, geldi ve mavi gözlü çocuğun omzuna elini koydu. "Bırak da otursun, Serkan."
İsminin Serkan olduğunu öğrendiğim mavi gözlü adam, şaşırırmış gibi oldu ama ikiletmedi ve "Pekâlâ," dediğinde yanımdaki sandalyeye bir anda yerleşti.
Koyu mavi gözlü adam, yani Serkan, dev gibi bir bedeniyle yanıma birden oturduğunda, hiç temas olmamasına rağmen, uzun boyundan dolayı kendimi ezilmiş gibi hissettim ve buna bile şaşırmaya vaktim olmadı çünkü başka bir detay daha fark ettiğimde derin bir nefes aldım.
Yeşil fosforlu ceketli adam, parkta öpüşen adamdı ve bu adam aynı zamanda okul sırasındayken beni izleyen kişiydi. Ve yine yeşil fosforlu ceketli adam, demin Serdar'a harıl harıl bir şeyler anlatmıştı, daha sonra ortadan kaybolmuştu ve Serdar da yanıma gelmişti. Hatta Serdar, bu kişinin adının Anıl olduğunu söylemişti.
Üzerine daha fazla düşündükçe çıkmaza gireceğimi hissediyordum.
Fosforlu yeşil cekete fazla odaklandığımı fark ettiğimde ceketin sahibine doğru bakışlarımı kaldırdım ve açık kahverengi gözler ile bakıştık. Bu açık kahverengi gözler, belli etmemeye çalışsa bile bana kinle bakıyordu ama bu kinin yanında sanki acıma duygusu da vardı.
Anıl, beyaz tenli olmasa bile açık tenliydi ve tahminimce bir seksen beşlik bir boya sahipti. Yanımda oturan Serkan gibi üniversite son sınıfa gidiyormuş gibi bir havası vardı ve ikisi de olgun duruyordu.
Anıl, oturduğum masanın köşesindeki sandalyeyi çekip oturdu.
"Yanıma oturmanıza izin verdiğimi hatırlamıyorum." Rahat rahat tostumu yemek istiyordum ama tanımadığım adamlar oturduğum masayı işgal ediyorlardı. Okulda çok sık yemek alan birisi değildim ve yediğim tost benim için çok kıymetliydi, sırf bu yüzden bile nedenleri düşünüp birleştirmek istemiyordum, istediğim tek şey sadece tostun tadına sonuna kadar varmaktı.
"Senin izin vermen bizi bağlamıyor zaten," dedi kahverengi gözlü adam umursamaz bir sesle ve bana bomboş baktı. "Burası bizim yerimiz."
Sinirlendiğimi belli etmemeye çalışarak sırayla ikisine de baktım, ikisi de bana bakmadı. "Çocuklarla uğraşamam," diyerek mırıldandım ve her ne kadar rahat olmasa da tostumdan bir ısırık daha aldım. Biri bana bakarken rahat rahat yemek yiyemiyordum ve umarım onlara ithafen kurduğum cümle başıma iş açmazdı. Bir deri bir kemik bedenimin iki koca adama karşı ettiği laf korkutmasın da ne yapsın?
Anıl, kantinci adama doğru döndü ve "İki tane ayvalık tost, yanında da iki orta boy kahve alabilir miyiz?" diyerek seslendi ardından yeniden boş bakışlarla bana baktı. "Çocuk dediğin adama bak," dedi Anıl buz gibi sesiyle sonra yanımda iri bedeniyle oturan Serkan'ı eliyle gösterdi, bakışları Serkan’a döndüğünde yumuşamıştı. "Dünyanın yüz kiloluk tek çocuğu olmalısın, dostum."
Yaptığı espriye gülmedim ve Serkan'ın, Anıl’a bir cevap vermesini bekledim ama Serkan sadece masaya bakmaya devam etti.
Aslında çocuk diyerek ikisini de kastetmiştim ama onları muhatabıma almak istemiyordum ve bu korkudan değil, başıma iş açmak istemememdendi. İstediğim tek şey tostumu bitirip buradan gitmekti. Rahat rahat yiyemiyordum ve iki iri beden yüzünden baskı altında gibiydim.
İkisine de çocuk dediğim an korkuyu hissetmiştim çünkü inanılmaz ters cevaplar ile karşılaşacağımı düşünmüştüm ama Anıl bunu şakaya almıştı. Serkan ise konuşmaktan nefret ediyor gibiydi.
Siyah pantolon, beyaz tişört, yeşil fosforlu ceket, sıradayken beni izlemesi ve tam şu anda benim masama oturması. Tesadüf diye bir şey yoktu ve bunu kendi iradesiyle yapıyordu Anıl ama neden? Neden? Neden? Gizemli Adam aslında o muydu? Anıl beni ilk gördüğünde aman amanlık bir tepki vermemişti, yani onu öpüşürken izlediğimi bilmiyordu ve muhtemelen kendilerini izleyeni başka biri sanıyordu.
Ayran kutusunun soğuk hissi elimdeyken içeriye yeşil şişme mont giyen bir adam girdi ve anında Serkan ile Anıl sessizce bakıştılar. Yeşil şişme montlu adam, burası ile ilgilenen yaşı ilerlemiş adama doğru yürüyordu ve buraya, bizim tarafa bakmasa bile her şeyin farkındaydı. Serkan yeniden masaya odaklandı ve Anıl ise düşünceyle dolgun dudağının kenarını dişledi. Aptal biri değildim ve anlayabiliyordum. Yanlış bir yere oturmuştum ve buraya oturmam, her ne kadar belli etmeseler bile yeşil şişme montluyu rahatsız edecekti ve bu rahatsızlığın yanında kırgınlık da yer alabilirdi çünkü Serkan'ın ve Anıl’ın beni buradan kaldırmamaları bile kendi aralarında bir yemini bozmuşlar gibi bir düşünce uyandırıyordu bende.
"Sade maden suyu alabilir miyim?" dedi yeşil şişme montlu ve bu sesi tanıdığım zaman, sesin sahibi kollarını tezgâha yasladı ardından da başını kollarına gömdü. Bu hareketi yorgunluktan olabilirdi veya o da tıpkı benim gibi herkesin içinde gözlerini kapatamayanlardandı ve yüzünü gizleyip de düşünüyordu.
Yeşil şişme mont? Cansu’nun takip ettiği kişi?
Kantinci adam, karşısındakinin, masaya yabancı birinin oturmasına rağmen ses çıkartmamasına kaşlarını çatarak şaşırdı ardından hazırladığı tostu yarım bırakıp arkasındaki dolaptan bir tane sade maden suyu çıkarttı.
O yabancı kişi bendim.
Bu dördüncü masaya oturmama pişman olacak gibiydim ama acele düşünme dedim, belki de bütün bunlar bir kurguydu ve başka bir masaya otursam yine aynı tepkiyi vereceklerdi.
Serkan tepkisizdi ama Anıl tedirginlikle bekliyordu. Yeşil şişme montlu adam bedenini bize doğru çevirdiğinde yürüdü, yaklaştı, sandalyeyi çekti ve tam karşıma oturdu. Ben ise onu tanıyordum ve şu an o kadar tedirgin hissediyordum ki ona bakamadım ve ayran kutusundan gözlerimi ayırmadan pipeti ağzıma koydum.
Gelen geçenin uğradığı masada rahatsızca kımıldandım, kendimi çok kötü hissediyordum. Hiçbirini tanımıyordum ve neden yanıma geldiklerini de bilmiyordum üstelik rahat rahat yemek de yiyemiyordum. Tostumu ısırdığımda ağzıma yüzüme bulaşmasın diye ayrı bir çaba gösteriyordum, tostun içindekiler bol olduğu için dökmemeye çalışıyordum ve içindeki ketçabın elime damlamamasını sağlamak ayrı bir çabaydı.
Göz ucuyla baktığımda karşıma oturan adamın telefonuyla ilgilendiğini gördüm ve ona bakmadan önce, başımı oynatmamaya çalışarak yan gözle Serkan'a baktım ardından da beyaz tişörtlüye yani Anıl’a. İkisinin de gözlerinin farklı yerlerde olduğunu gördüm ve iki saniyeliğine karşımda oturan yeşil şişme montlu adama geri döndüm. Telefonuna bakmasından cesaret almıştım.
Bana çarptıktan hemen sonra alkol reyonlarına yönelmişti, üzerime adaçayı dökmüştü, yeşil şişme montundan bu kişinin Şevval’e sarılan adam olduğunu da anlamıştım üstelik kolundaki siyah kadranlı spor saatinden ve karmaşık dövmelerinden anlıyordum ki beyaz, üstten basık ve siyah farları olan aracın da sahibiydi. Bu sabah onu tam görememiştim ama arabasını seyrettiğimi fark edip seslenmişti bana.
Bu kadar çok tesadüfe kader şok etkisi yaratmıştı.
Aslında bu durumlar karmakarışık değildi, sadece her şey fazla bağlantılıydı.
Neon yeşili gözlerin etrafını kuşatan siyah kirpiklere baktıktan sonra sakin bakışlarımı aşağı doğru indirdim ve tek eliyle telefonu tutan uzun parmaklarına baktım ardından bir tiksinti duydum. Bu adam, Şevval'e sarıldığı zaman uzaktan çok hoş gelmişti ama şimdi gerçekten de iblisleri andırdığını söyleyebilirdim. Telefonu sol eliyle tutuyordu ve sol elinin dışı yaraydı, tırnaklarının aralarında ise kırmızılıklar vardı. Sağ eliyle masadaki cam şişeyi tutuyordu ve bu eli ise tertemizdi.
Tekrardan bitmeyen tostumu rahatsızca ısırdım ve rahatça hareket edememe hissi yüzünden ağzımda ufacık bir lokma yer etti. Sanki çiğnerken bile çok ses çıkartırsam bu sessizlik içindeki gergin havanın oklarını kendime doğrulturdum.
Farkında olmadan ayağımı ileri uzattım ve ayakkabım, karşımda oturan adama çarptığında onun bakışları telefonundan bana doğru döndü, ben ise kalbimde sıcak kanın pompalanmasını hissettiğim gibi ayaklarımı sandalyenin arkasına doğru geri çektim. Eş zamanlı olarak Serkan ve Anıl ise kafeteryanın girişine doğru baktıkları için bizi fark etmediler.
Karşımda oturan adam ile henüz göz göze gelmemiştik. Ona baktığımda bana bakmıyordu, bana baktığında ise ona bakmıyordum çünkü içimde belli belirsiz bir neden vardı. Bakışırsak bakışlarımı kaçırmazdım ve onun da gözlemlediğim kadarıyla sabit bir bakışı vardı. Tam şu anda kimse ile uzun bir inada girmek istemiyordum ve her şeyden ziyade çekiniyordum.
Ben de Serkanların baktığı yöne doğru döndüm ve içeri giren Serdar'a doğru gözlerim kaydı. Burası toplanma alanı mı yoksa buluşmaların en özensizi ve sıradanı burada mı gerçekleşiyor?
Benden üç tanesi üst üste çıksa ancak Serdar'ın boyuna ulaşırdı. Beyazlar içindeki Serdar, gülümseyerek bize doğru yaklaştı ve karşımda oturan adamın yanına oturdu, Anıl’ın tam yan çaprazına geçti.
"Hepiniz bensiz mi kaynaştınız?" dedi Serdar hepimize hevesle göz gezdirerek.
Serdar’ın tam karşısındaki Serkan masaya bakmaya devam etti.
Karşımda oturan yeşil şişme montlu adam telefonunu ceketinin cebine koydu ve içeceğinden bir yudum aldı.
Olaylarla hiçbir alakam olmadığı için tuhaf bakışlarımla tostumu bitirip buradan kaçma düşüncesiyle dolup taştım.
Anıl ise Serdar'a baktı ve "Ne kaynaşması?" dedi. "Resmen buhar olduk."
"İşte beklediğim cevaplar," dedi Serdar enerjiyle ve tam o sırada burayla ilgilenen adam, bir kahveyi Serkan'ın önüne bıraktı ardından, hazırladığı tostu ve bir diğer kahveyi ise Anıl’ın önüne koydu. Yaşı ilerlemiş adam gitmeden önce bana bir saniyeliğine gözlerini dokundurttu ve işinin başına geri döndü. Muhtemelen neden hâlâ bu masadan kovulmadığımı düşünüyordu.
Masanın sallandığını düşündüm ama anladım ki karşımdaki adamın dizleri masayı sallatıyordu. Bakışlarım önümdeydi ama göz ucuyla karşımdaki adamın, Anıl’a doğru döndüğüne şahit oldum. "Bir açıklaman var mı, Anıl?"
"Tam olarak neyi açıklamamı istiyorsun?" dedi Anıl çok rahat ve enerjik sesiyle. Ne zaman Anıl’a dönsem piknik alanında bir kadınla öpüştüğü zamanı hatırlıyordum.
Anıl'ın söylediklerine karşın Serdar ve karşımda oturan adam anlamlandıramadığım bir his ile Anıl'a doğru döndüler; Serkan da Anıl'a doğru döndü ama onda aynı his yoktu.
Karşımda duran adam kayıtsızca maden suyundan içti ve kaşlarını kavislendirdi. Kaşlarını kavislendirerek Anıl'a attığı bakıştan büyülendiğimin anlaşılmaması adına Serdar'a döndüm. "Konunun ne olduğunu biliyorsun," dedi karşımda oturan ve ismini bir türlü öğrenemediğim yeşil gözlü. "Ve bu konuda söz de vermiştin ama şimdi o sözü bozduğunu görüyorum, görüyoruz."
Konu, kesinlikle bendim. Ayranımı ve tostumu elime alıp ayağa kalktım bir anda çünkü daha fazla bu erkeklerin arasında kalamazdım.
Sanki gitmemi istemiyormuş gibi yeşil gözlü bana döndü ve "Korkuyor musun?" dedi, gitmemi isteseydi gidişimi sessizce izlerdi fakat laf atmıştı. Ona dönemedim ve ona bir cevap da veremedim fakat kaşlarım çatılmıştı, gururum beni öyle bir zorladı ki omuzlarımdan tutup beni geri sandalyeye oturttu.
Anıl, karşımdaki adama gülerek kapak yaptığında kaşlarımı çattım. Anıl'ın kapak yapmasının sebebi karşımdaki adama inat buradan gitmememdi ve gururlanmasa bile karşımdaki adamın istediklerinin tersinin olması onu mutlu etmişti. Anıl, tostunu yemedi ve sadece kahvesini yudumladı. "Sen ilk önce kendi verdiğin sözleri tut."
Serdar, yine mi kavga ediyorlar gibi bir hisle kendini sandalyesine yasladı ve konuşma sırası kime geçerse o kişiye bezmiş bir ifadeyle baktı. Serdar'da bana benzeyen bir tarafın varlığına, ortalığı toparlayan kişi olmasına şahit oldum. Belki bunu şimdi göstermiyordu ama bakışlarında sürekli bu ikilinin kavgalarının arasına kendini atıp onları birbirinden uzaklaştırmanın tekrarı vardı.
Dört adamın arasında zayıf hissettiğim için omzumu kendime çekerek bitmeyen tostumu ısırdım.
"Sen bu iki serseriden mi çekindin, prenses?" dedi Serdar ve ağzımdaki lokma çiğnenmeden mideme düştü. Öksürmemek için kendimi kastığımda Anıl, "Daha bana öyle seslenmedin," dedi ve Serdar'ın omzuna vurdu. Çabucak soğuk ayranımdan bir yudum aldım.
Koyu yeşil şişme montu neon yeşili gözlerini haddinden fazla belirginleştirdiğinde "Anıl," dedi ciddi fakat yine de komik bir dalgayla. "Bu söylediklerine inandın mı gerçekten? Ben sözlerimi tutmuyor muyum? Sen ciddi misin?"
"O gece kimi ektiğini hatırlamıyorsun sanırım," dedi Anıl ve Serkan, bir şeyin ortaya çıkmasından endişe duyarmış gibi gerildi ve bunu belki de sadece ben anladım çünkü tam yanımda oturuyordu, iri bedeninin ince gerilimini hissetmiştim.
Karşımdaki adam bitirdiği sodasını masaya bıraktı ve başını olumsuz anlamda iki yana salladı. "Yanılıyorsun çünkü oraya geldim."
"Yanılmıyorum çünkü o sarhoşlukla bile hatırlıyorum," dedi Anıl direterek.
Gerçekten bu masadan kalkmam benim için en iyisi olmalıydı. Yeniden toparlanıp ayağa kalktım ve masaya baktığım sırada karşımdaki adam yeniden bana döndü ve göz ucu gülümsediğini fark ettiğimde "Korkacak bir şey yok," dedi sonrasında eş zamanlı "Kalkmana gerek yok canım," dedi Serdar. Yüzümü buruşturup iğrenç gururum yüzünden yeniden masaya oturdum. Kendi isteğim ile kalkıp gitmek başkaydı, başkasının sözleri yüzünden kalkıp gitmek ise bambaşkaydı ve ben asla korkak biri değildim, sadece beni sınırlayacak engeller vardı. Sonuç olarak gitmem gerekiyormuş gibi hissediyordum ama gidemiyordum.
"Neden ikide bir kalkıyorsun?" dedi Anıl, bana ve ona tuhaf tuhaf baktım. "Dikkatimi dağıtıyorsun, Hira." Anıl, yeniden karşımdaki adama döndü ama ismimi söylemişti. İsmimi nereden öğrendiğini ise bilmiyordum. "Konunun dağılmasını istemiyorum, burada senin tutamadığın sözlerinden bahsediyoruz."
"Sabır," diyerek mırıldandı karşımdaki adam ve içmek için elime aldığım ayranımı, elime dokunmadan çekip aldı. "Hey," dedim bir şey anlamayarak ve o ise benim pipetimden ayranımı içti ardından "Bu konuda iddiaya girmek ister misin?" diye sordu.
Elim havada kaldığında "Sen neden kızın ayranını aldın?" dedi Serdar, yanındaki adama dönerek. "Benden isteseydin sana alırdım."
"Geri zekâlı pezevenk," dedi Anıl kaşlarını çatarak. "Sen Hira'nın ağzına koyduğu ayranı niye ağzına alıyorsun?" Ne?
"Masada askerlik arkadaşınızın olmadığını unutmayın ve bunun bilincinde olun, küfretmeden konuşun," dedi Serdar uyarıcı bir tonda.
Anıl'ın ismimi nereden bildiğini düşündüğümde ben buradayım diyerek bağırmak istedim. Karşımdaki adam ise inat gitmekten ziyade üzerlerine gelmelerinden hoşnut olmuş gibi ve herkese baktıktan sonra bana dönerek özellikle pipetten ayranı içmeye devam etti. Ben ise hiçbir şekilde ona dönemedim.
"Sana yeni bir ayran alayım mı, güzelim?" dedi Serdar bana ve tuhaflığın son evresi olan yüz ifadem ile Serdar'ın açık elâ gözlerine baktım.
Daha bunu atlatamamıştım ki Anıl, elini önüme doğru uzattı ve "Tamam," dedi başını sallayarak. "Girelim iddiaya da kanıtla bana, beni yüzüstü bıraktığını herkes görsün."
Anıl'ın gözlerinde karşımdaki adama karşı gizli bir öfke vardı.
Tam tostumu ısıracağım sırada karşımda oturan yeşil gözlü adam, tostumu elimden alıp yediğim son yerden ısırdı ve diğer eliyle de Anıl'ın parmağını sıktı. "Girelim iddiaya da herkes berbat bir içici olduğunu görsün, daha ertesi gününü hatırlayamıyorsun, Anıl."
Havada boş kalan elime baktığımda "N'oluyo ya?" dedim zar zor.
Boğazında su kalmış gibi birden güldü Serdar ve parmaklarını burnunun kemerine götürüp sıktı. "Sana yeni bir tost almamı ister misin, Hira?"
Şaşkınlıktan ağzım açık bir halde ayağa kalktığımda "Bir senin gidişin eksikti," dedi bu sefer de Anıl ve yansıtmamaya çalışsam da bir hışım yeniden sandalyeye oturdum. "İki dakika daha sabret de iddianın kazanına ne olacak kaybedenine ne olacak, onu gör bari."
Benimle dalga geçiyor olmalılardı.
Serdar, dirseğini masaya yasladı ve çenesini de avcunun içine koyduğunda yüzünü tamamen karşımdaki adama çevirdi. "Sen kızın yemeğini neden yiyorsun?" diye sordu Serdar, yeşil gözlünün benim bitiremediğim tostumu bitirip de kağıdını top haline getirmesini izlerken.
“Çok lezzetliydi,” dediğinde bana baktığını hissettim ama yine ona dönemedim. Karşımdaki adam, top haline getirdiği kâğıdı masaya attı. "Gariban bir üniversite öğrencisinden ne bekliyorsun?" dediğinde Serdar’a dönmüştü ve kaşlarını havaya kaldırdığı için alnı kırışmıştı.
Bu masada oturan ve yaşı en büyük gösteren karşımdaki yeşil gözlü adamdı. Belli hareketleriyle alnı ve göz çevresi kırışıyordu ama bu benim gözümde çok olgun bir görüntüydü. İkinci kez üniversite okuyor olabilirdi ya da bu bir geç kalınmışlıktı.
Tek konuşmayan Serkan'dı ve onun bölgesine girildiğinde sanki tüm sesler kesiliyordu. Biraz sağ tarafa doğru kaydım ve cam ile kendimi bir hissettim, Serkan'dan uzaklaştım. Serkan'ın koyu mavi gözleri, elinde tuttuğu kahveyi izliyordu. Serkan, bu masada oturuyordu ama onları uzaktan izliyor gibiydi. Hem dışlanmış gibi onlardan soyut duruyordu fakat onları gözlemlemekten de geri durmuyordu. Her şeyi izleyip de fikir sahibi olması, Serkan'ın bana benzeyen yönüydü, üstelik her ne kadar konuşmalara katılmasa bile bu dört adam bir bütün gibiydi. Anıl ve karşımdaki adam arasındakilerin de esprili konuşmalardan ibaret olmadığını ve aslında kavga sebebi bile olabilecek düzeyde konuştuklarını görebiliyordum. Konuşmaları şu anlık korkutmuyordu ama bir şekilde bu konuşmaların ciddiyet boyutu vardı ve bu onların aralarındaydı.
"At yalanını-" dedi Anıl ve "Masada bir hanımefendinin olduğunu unutma," diye girişti Serdar.
Anıl, bir Serdar'a bir de yeşil gözlü adama baktı. "Kendimi on kez satsam yine de senin arabandan alamam. Bu neyin öğrenciliği, bu neyin fakirliği?"
"Kendini satışa çıkarmayı düşünen karpuz kafalı Anıl'ın beyni, karpuzun çekirdeğinin boyutunu bile geçemedi." Yeşil şişme montlunun ettiği lafla Serkan, kımıldanır gibi oldu ama sadece ben öyle sanmış da olabilirdim.
Bunu duyan Anıl'ın boğazında içtiği kahve kaldı ve ben de sırıttım. Gülümsediğimi gören Serdar, Anıl'ın önündeki tostu aldı ve benim önüme koydu. "Bunu ye, daha soğumamış, istersen sana ayran da alabilirim."
Biraz daha kendi köşeme çekildiğimde tosta baktım ardından Serkan'ın yan gözle bana baktığını gördüm. Bu kötü bir bakıştı ama anlamlandıramasam bile yine de hak verdim.
"Yemem," dedim ve ayağa kalktığımda "Kaybol buradan," dedi karşımdaki adam. Kaşlarımı çattığımda dişlerimi sıkarak geri yerime oturdum.
"Neden kımıldanıp duruyorsun?" dedi Anıl, bana. "Yine dikkatim dağıldı." Duraksadı ve karşımdaki adama döndü. "İddiayı kaybeden kazananın bir dediğini yapacak."
Karşımdaki yeşil gözlü "Yapsın," dediğinde olumlu anlamda başını aşağı yukarı salladı ve omzunu kaldırıp indirdi.
Önümdeki Anıl'ın tostuna baktım ve karşımdaki adam o tostu da aldığı için Anıl, eliyle alnına vurdu ve Serdar'da bayılıyormuş gibi yaptı. Serkan ise sessizlik içinde bitirdiği kahve bardağını masaya bıraktı.
"Madem," dedi Serdar ve duraksadı sonra başka bir cümle kurdu: "Kızın yemeklerini rahat bırak artık."
"Gariban bir üniversite öğrencisi, umduğunu değil bulduğunu yer."
Anıl ciddileşti. "İnsanları yüzüstü bıraktığın için bu sefilliği çekiyor olmayasın? Ya da başkalarının hayatlarına girip o güzel hayatlara sahip kişileri bir kenara atıyorsundur ve o kişilerin yerine geçiyorsundur." Anıl'ın açık kahverengi gözleri, karşımda oturan adamın gözlerine baktığı için sağa sola kımıldadı. "Sefilliğinin sebebi işlediğin günahlardır belki de."
Karşımdaki adam, masanın üzerindeki ellerime baktı ve Anıl'a döndü. Bu şey demekti: Aramızda yabancı biri var ve ciddi konuları konuşmanın zamanı değil. Karşımdaki adam nefesini verdi ve ciddi konuşmayacağını belirtti. "Karpuz kafalının tekisin," dedi ve konuyu saptırdı. "Kocaman kafan var ama beynin ufacık, bu durumun araştırılması lazım." Boğazını temizledi. "Bence konuyu kapatmalıyız sonuçta iddiayı kazandığımda kimin yüzüstü bıraktığını veya kimin iftira attığını göreceğiz zaten."
Nasıl tahmin ettim, bilmiyordum ama Serkan, kimin doğru söylediğini biliyordu.
Biri, bana klasik Türk erkeği tipinin görüntüsünü anlat deseydi, ilk söyleyeceğim şey muhtemelen pos bıyıklı, göbeği balkonda bir betimleme olurdu ama tam şu andan sonraki zamanlarda böyle bir soru sorarlarsa bana, artık önceki betimlememi kullanmazdım. Serdar sarışındı, en uzunlarıydı ve inanılmaz yakışıklıydı; Anıl'ın da kaliteli bir görüntüsü vardı, kahve gözlerinde bir samimiyet ve sıcaklık vardı fakat bana yapmacık gelmese bile onu içten bir tip olarak düşünemiyordum, yanımda oturan Serkan ise yakışıklı değildi ama tam bir karizmaydı. En irileriydi. Yüzünde, sadece gözlerinde, gece vakti okyanusun aldığı koyu parlak mavilik bile yeterdi ve öyle bir bedeni vardı ki, yirmi dört saatinin on altı saatini spor salonlarında geçirmiş gibiydi. Karşımda oturan adamı tuhaf bir biçimde analiz edemedim ve bu beni rahatsız etti ama bu rahatsızlığı dindirecek bir sebep buldum, henüz göz göze gelmediğim birinin çözümlemesini yapmaya çalışmak beni rahatsız etmemeliydi.
Serdar, ellerini havalı bir biçimde sarı saçlarına daldırdı ve dehşet açık renkte olan elâ gözlerini kısarak üzerime dikti. "Ciddiyim bu arada, gerçekten sana yeni bir yemek alabilirim, prensesim."
Serkan, başını oynatmadan gözlerini bana dokundurttu ve bu bakışlar kötücül olmasa bile yine de olumsuz bakışlardı.
Dudaklarım aralık bir biçimde Serdar'a baktım. "Neden benimle her konuştuğunda şirin hitaplarla cümleni bitiriyorsun?" Benimle ballı şekerli konuşan belki de ilk erkek Serdar'dı ve onun bu ince yapısı beni şaşırtıyordu ve aynı zamanda ürkmemi de sağlıyordu. Kaşlarım çatıldı. Serdar'ın kullandığı ve benim alışık olmadığım kelimeleri bana, tanıdıklarım bile kullanmamıştı ve her ne kadar düzgün durmaya çalışsam da bir yabancının benimle böyle konuşması beni mutlu değil, hüzünlü kılıyordu.
"Bebeğim ben genelde herkesle böyle konuşurum, ince olmak önemli."
"Durumumuz tamamen bir saçmalık." Yanımda oturan Serkan konuştuğu için başımı hafif yana çevirdim, kısık gözlerle ve aynı zamanda da aralık dudaklarla ona baktım. Serkan, çok tuhaftı ve konuşurken zorlanıyordu. Sanki görünmez bir el vardı ve Serkan'ın çenesini ele geçirmişti, sanki o görünmez el Serkan'ın çenesini oynatıyordu ve onu zorla konuşturuyordu. Serkan, diğer üç adama tek tek ve ruhsuzca baktı ardından baş parmağıyla beni gösterdi. "Neden onu buradan kaldırmıyorum?" Serkan, kaşlarını çattı ve birden bana doğru döndüğünde hazırlıksız yakalansam bile Serkan'ın bana baktığı gibi ona baktım ve az önce ona olan tüm sempatim de uçup gitti. "Onu ve buraya oturan diğer herkesi öyle bir kaldırırım ki-"
"Serkan," dedi Anıl ve Serkan, bana bakmayı kesip Anıl'a döndüğünde Anıl, dirseklerini masaya yaslayıp belirgin çenesini avuçlarının içine yerleştirdi. "Ben onun burada oturmasını istiyorum."
Anıl'ın bu sözlerine karşılık Serdar ve karşımda oturan adamın gözleri, doğrudan Anıl'ı buldu ama aynı his yine Serkan'ın gözlerinde yoktu.
Acaba deminden beri benden bahsederlerken benim burada olduğumun ve onları duyduğumun farkındalar mıydı?
"İlk önce ben oturdum buraya," dediğimde dudaklarım hafif sırıttı. O esnada Serkan hakkında tuhaf bir düşünce geçti aklımdan. Serkan o kadar güçlü duruyordu ki beni oturduğum sandalye ile kaldırabilirdi, ayaklarım boşlukta sallana sallana çıkartırdı beni buradan.
Ne hikmetse Serdar da sırıttı ve eliyle dudaklarını örttü ardından bana baktı. "Aynı sebepten dolayı mı gülümsüyoruz?"
Ne diyeceğimi bilemedim ve Serdar'ın neden gülümsediğini anlamasam bile kendi gülümseme sebebimin anahtar kelimesini kullandım: "Sandalye ile mi ilgili?"
Serdar'ın yüzü donuklaştı ve şaşırdı, o sırada ben de şaşırdım ama yüzümü düz tuttuğum için fark etmedi. Sanırım Serdar ile aynı düşünceyi aynı anda zihnimizde canlandırmamız, Serkan'ın iri bedeninden ve konuşma üslubundan dolayıydı.
Serdar ile aramızda geçen tuhaflığa Anıl ve Serkan bir anlam veremedi ve bunu bakışlarından anladım, karşımda oturan adam ise masaya bakar bir halde kaşlarını havaya kaldırmıştı. Karşımdaki adam, Serdar ile aramızda geçen muhabbeti anladığına göre dikkatli ve zeki biriydi ya da anlamadığı halde anlamış gibi yapıyordu ve böylelikle kendisini dikkatli ve zeki biri olarak göstermeye çalışıyordu. Şu anda tek çözemediğim kişi, karşımda oturan adamdı ve onun şu an hangi seçeneğimi uyguladığını bilmiyordum.
Serdar, parmağını ikimiz arasında dolandırdı. "Beyinlerimiz arasında telepatik bir bağ olabilir mi?"
Yüzümü buruşturdum. "Hayır." Buradan çıktığım zaman kimsenin beni göremeyeceği bir yere geçip yüksek sesle çığlık atmak istiyordum çünkü biri benimle ettiği sohbetini kendi isteği ile sürdürüyordu ve belki de ilk kez birileri ile konuşmak için çabalamıyordum. Nedenini bilmiyordum ama Serkan dışında hepsi benimle bir iletişim halinde olma çabasında gibiydi.
Gözlemlediğim kadarıyla ne zaman Serdar ile konuşsak Serkan isteksizce araya giriyordu, tıpkı şimdiki gibi: "Neyden bahsediyorsunuz?" Serkan'ın konuşacağı vakit kusacağını düşündüm ve ilk kez birinin konuşmaktan bu kadar nefret ettiğine şahit oldum. "Yine benim bilmediğim bir şey mi var? Sandalyeli, beyinli konuşmalarınızdan bahsetmiyorum. Yanımdaki bu şahsiyetin buraya oturmasından ve sizin bu duruma ses çıkartamamanızdan bahsediyorum."
Serdar, ölçülü bir biçimde neşeli bir tipti ve anlayışlı gülümsemesine donukluk bulaştırmaktan son anda kurtulmuş gibi yüzünü sabit tuttu. Serdar, hep gülümsüyordu ve bu halinin ona çok yakışmasının yanında iyi bir aile çocuğu havası da vardı. Sanki hiçbir sorunu yoktu ve hayatı çok normaldi ya da yaşadıklarını çok iyi gizleyebiliyordu.
Karşımda oturan adam, Serkan'a baktı. "Beyin, sandalye, son sandalye kaldırıcısı," Boğazını temizledi ve gülümseyerek yutkundu. "Suyun kaldırma kuvveti herhâlde senin kaldırma kuvvetinle hemen hemen aynı, Serkan. Sen çok güçlü bir adamsın."
Bu laflarından sonra birden karşımdaki adamın yeşil gözlerine baktım, o ise Serkan'a bakıyordu ve ona baktığımın da farkındaydı. Ona bakmam en fazla üç saniye sürdü sonra da bana bakmamasını fırsat bilerek bakışlarımı başka yöne çektim.
Neon yeşili gözler. Onun gözlerini bir sürü eşyayla dolu olan bir odaya benzettim. Sanki o bir göz odaya girsek ve kurtulmak için çığlık atsak o birçok şey ile dolu olan oda sesimizi bastırıp yankı yapmasını engelleyecekti ve sesimizi kimseye duyuramayacaktık. Sanki o gözlerin derinine girersek kurtulmamız imkânsız olacaktı ve tüm çıkış yolları bir daha açılmamak üzere kapanacaktı. Ürpermeden edemedim. Çok derindi.
Serdar, dirseğini masaya yasladı ve bedenini yan çevirip karşımda oturan adama gülümseyerek baktı, sanki az önce karşımdaki adamın söylediğinden, suyun kaldırma kuvvetinden ne anlam çıkartması gerektiğini düşünüyordu.
Hemen yanımda oturan Serkan, anlamaz bir biçimde saçlarını kaşıdı.
Anıl ise çatık kaşlarla ve düşünceli gözlerle masayı izledi ardından beyni yeni çakmış gibi kaşlarını kaldırdı ve benim nefret ettiğim küfürlerden birini kullanıp Serkan'a döndü. "Hele bir yanlış hareket yap, Serkan," dedi Anıl ve yaşı ilerlemiş insanlar gibi yapmacıktan dizlerini ovuşturdu. "Hele bir orantısız güç kullan, Serkan," Anıl, duraksamadı ama kendisine hiçbir şey anlamamış gibi bakan Serkan'a bakarken bir şeyleri benden gizlemek istermiş gibi bir yüz şekline girdi. "O zaman öperim seni. Daha sonra da sana anlatırım. Oturmasına izin veriyorsam vardır bir şeyler, değil mi?"
Yeniden benden bahsettikleri için, çekinceli olduğumu belli etmemeye çalışarak araya girdim ve "Sen bana izin ver ya da verme," dedim Anıl'a bakarak. Tuhaf bir biçimde Anıl'a yakınlık duyuyordum ama bu yakınlığın güveni veya ciddiyeti, tel ipleri parmaklarımızla çekiştirip kopartabileceğimiz kadar zayıftı. Karşımda oturan adam dışında diğerlerine kısa bir bakış attım. "Buraya ilk önce ben oturdum ama dördünüz de sonradan yanıma yığılmaya başladınız."
Neyime güvenerek böyle dağ gibi görünen dört adama kibar ama dokunaklı cümlelerimle kafa tutuyordum acaba?
Serdar'ın yüzünün ciddileştiğini gördüm ama bakışları hâlâ yumuşaktı ve ettiği lafları, beni kırmak istemezmiş gibi özenle seçti: "Bu masa bize özel olduğu için her gelen geçen buraya oturamı-"
Karşımda oturan adam, Serdar'ın lafını böldü ve "Tam olarak neye güvenerek bu şekilde konuşabildiğini öğrenebilir miyim?" dedi doğrudan bana dönerek.
Hemen ardından Anıl nefesini verdi ve parmaklarıyla burnunun kemerini tuttuğunda "Ben oturmasına izin veriyorum," dedi bir kez daha. Anıl'ın neden burada oturmam konusunda ısrarcı olduğunu bilmiyordum ve onlara laf da anlatamıyordum. Benim buraya oturmam onların isteğine bağlı değildi ki.
"Ben izin vermiyorum," dedi Serkan bana bakarak ardından karşımda oturan adama baktı. "Sen ne düşünüyorsun?" Karşımdaki adam, Serkan'ın sorusu üzerine Serkan'ın koyu mavi gözlerine birkaç saniye baktı ardından Serkan da onun yeşil gözlerine baktı. Bu bakışmadan çıkarttığım kadarıyla aynı konuyu bakışarak düşündüler ve bu meselenin ne olduğunu gerçekten de çok merak ettim.
Karşımda oturan adamın ne cevap vereceğini merak ettiğim sırada o, Anıl'a kısa bir bakış attı sonrasında "Sorun yok," dedi. "Oturabilir."
Serdar da Anıl'a kısa bir bakış attıktan sonra "Oturabilirsin," dedi ve bana göz kırptı.
Ben mi anlatamıyordum yoksa onlar mı anlamıyorlardı? "Kimse bana emir veremez." Yanımda oturan Serkan'a döndüm. "Sen beni buradan kaldıramazsın. Neden başkasından emir alma ihtiy-" dediğimde birden bacağımda bir ayakkabı tabanı hissettim ve önüme döndüm.
Beni bu şekilde susturmak istemişti yeşil gözlü.
Karşımda oturan adam, hiç belli etmeden ve rahat bir görüntüyle eşofmanıma ayakkabısını değdirmeye devam etti ve siyah eşofmanımı kirletiyordu. Karşımda oturan ve ayaklarıyla bacaklarıma vurduğunu hiç belli etmeyen adama baktım ve onun, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi masada oturan diğer adamları sıradan gözlerle izlediğini gördüm. Karşımdaki adam Serkan'a baktığında Serkan'ın da bana baktığını biliyordum çünkü o, ondan korktuğum için cümlemin devamını getirmediğimi sanıyor olabilirdi.
Anıl'a ve Serdar'a baktığımda işaret parmağımı çekinceyle havaya kaldırıp "Şey, şiddete karşı olduğumu söylemiş miydim?" diye sordum ve vurmayı amaç edinmedim, ısrarla bacaklarıma vurmaya devam ettiği için ben de sadece küçük çocuklar gibi masada ayaklarımı sallamaya başladım. Onun rahat yüzünün aksine çatık kaşlarla yapıyordum bunu fakat gerginlik veya korku hissetmiyordum.
Niyeti sadece beni susturmak olsaydı bunu bir sefer yapardı ama büyük bir inatla bacaklarıma vurmaya devam ediyordu. Ben ise bacaklarımı sallamaktan ağrıyı hissettim ama pes etmemeye de kararlıydım.
Şiddete karşı olduğumu söylediğim sırada, hiçbir şey anlamayan üç adam da bana aval aval baktığında ayakkabımın sert ucu birden ve yanlışlıkla karşımda oturan adamın dizine denk geldi ve adam, aniden inleyerek masaya tutundu.
Serdar, bacağıma vurmaya devam eden adamın omzundan tutarak "Ne oldu?" diye sordu.
"Yok bir şey." Rahat bir şekilde sandalyesine yaslandı ve bacaklarıma ayakkabısının altını sürtmeye devam ettiğinde gücümün kırılmaya başladığını hissediyordum.
Serkan'ın bana doğru döndüğünü göz ucuyla gördüğümde dirseğimi masaya yaslayıp ve çenemi elime yerleştirip ben de ona doğru döndüm. Serkan'ın bu sefer olumsuz bakışları yoktu ama bir duygu belirtisi de yoktu gözlerinde. "Az önce benden korktuğun için cümleni yarıda bırakmış olabilirsin ama o kadar da korkmana gerek yok."
Ben demiştim cümlemin devamını getiremediğimden ondan korktuğum anlamını çıkartacağını. Aynı anda ayaklarımı karşımda oturan adamın bacaklarına doğru sallamak ve birilerine de laf yetiştirmek yüzümün kaslarını ele geçirdi ve acı çeken insanlar gibi yüzümün kasıldığını hissettim ardından kaşlarım kavislendi.
Bahçedeyken Serdar'ın bana karşı olan tutumu ve şimdi de tüm öfkesine rağmen ondan korkmamamı söyleyen Serkan sâyesinde iki dakikalığına şaşkınlığımı yaşadım. Onlar her ne olursa olsun anlayışlı adamlara benziyorlardı ve bu benim alışık olduğum bir durum değildi.
"Neden senden korkayım ki?" dedim Serkan'a düşünceyle bakarken ve Serkan da aynı şekilde bana baktı. Serkan'ın az önce kurduğu cümlesi iyi bir şeydi ama ben fazla gururluydum ve bu olumsuz özelliğimin de farkındaydım. Bana zayıf demişti. "Aslında iki tarafın da yaradılışı farklı özelliklerle bir nevi eşitlenmiş ve sende fiziksel güç olabilir ama bende de zekâ var. Mesela şimdi sözlerim sana dokundu ve hem bu yüzden hem de düşünmek için önüne döneceksin."
Üslubum yanlış olabilirdi ve Serkan'ın bana karşı çıkmasını bekliyordum ama Serkan, belki de söylediklerim yalan çıkmasın diye önüne döndü. Hiç tanımadığım bir adamın sessizliği ve alttan alışı kalbimi acıttı ve Serkan'a olan sempatimi yeniden kazandım. Belki düzgün konuşmamıştım ama en azından benimle uğraşmayı bırakmıştı.
Serkan, gözlerini kıstığında devirdi ve önüne döndüğünde karşımdaki adam son kez ve uzun uzun ayakkabısının tabanını eşofmanıma sürdü ve sonunda ilk bırakan o oldu, diyecektim ki yeniden devam etti. Daha önce hiç flörtleşmemiştim ve insanlar bu şekilde mi flörtleşiyorlardı bilmiyordum ama bence buradan gitmem için bu şekilde davranıyordu. Hem fiziksel anlamda beni yoruyordu hem de diğerlerine laf yetiştirmeye çalışmamın bende psikolojik bir baskı oluşturduğunu düşünüyor olmalıydı
Gerçekten dayanamadım ve oturduğum sandalyede dikleşip bacaklarımı kendime doğru çektim ardından ayakkabımın topuk kısımlarını da oturduğum sandalyeye koydum. Ben pes etmiştim.
Sağ tarafımdaki camdan içeriye giren ışık, Serdar'ın sapsarı saçlarının rengini daha da açtığında Serdar ilk önce kaşları çatık bir biçimde masanın üstünden görünen siyah eşofmanıma baktı. "Eşofmanına ne oldu senin?"
Serdar'ın kastettiği eşofmanımdaki tozlardı. Ellerimle siyah eşofmanımı silkelemek istedim ama sonra bunu yapmadım. "Sanırım rahmetli oldu," dedim net bir sesle.
"Nasıl yani?" diye sordu Serdar merakla.
İki saniye sessiz kaldıktan sonra Serdar'ın açık elâ gözlerine baktım. Ben yalan söylesem bile onlar bu masadan kalktıklarında karşımda oturan adamın da siyah pantolonunun toz içinde olduğunu göreceklerdi ve ikimizin de gizli saklı bir didişme yaşadığını anlayacaklardı. Ya ben kendimi yoracaktım ve uzun uzun bir şeyleri anlatmaya çalışacaktım ya da ben bu masadan kendi isteğim ile kalktıktan sonra tüm yorucu konuşmalar karşımdaki adama kalacaktı. "Benim duyu nöronlarım çalışmıyor," dedim sesimin tonunu sabit tutarak. "Fakat ara nöronlarım çalışıyor ama motor nöronlarım çalışmayıp da tepki veremediği sürece ne anlamı var ki bunun?"
"Sen sayısalcı mısın?" diye soru Anıl, gözlerini devirerek.
Serdar, anlamayan gözlerle ilk önce Anıl'a baktı daha sonra da bana. "Bu söylediklerinden ne anlam çıkarmam gerekiyor?"
İrademle kavga ettim ama yine de karşımda oturan adama göz ucuyla bile bakmadım fakat yine de tam karşımda oturan ve ismini öğrenemediğim adamın ne düşündüğünü merak ediyordum.
Anıl, sırıttı ve Serkan'a baktı. "Muhabbeti kırk saniye geriye alıyorum," dedi Anıl, düz bir sesle ve Serkan'a birkaç saniye sonra laf sokacağını belli edecek pis bir gülüş yerleştirdi yüzüne. "En son sen ve Hira sözlü bir dalaş içerisindeydiniz ve Hira sana dolaylı yollardan aptal demeye getirmişti işi."
Hem bu masada oturmamı istiyordu hem bana iç açıcı bakmıyordu hem de başkalarıyla aramı kızıştırıyordu.
Serdar sandalyesinde rahatça geriye yaslandı. "Hatırlatayım Anıl, Hira öyle bir şey söylediyse bile kurduğu cümlesinde Serkan ismi geçmemişti, yani topu bazı erkeklere atmıştı." Serdar, başını öne eğdi ve gözlerini yukarı çıkartıp Anıl'a gülümseyerek baktı. "Dolaylı yollardan," diyerek Anıl'ı taklit etti. "Erkekler kelimesinin içerisinde sen de varsın."
Yandan onları izlediğim sırada Serkan, bir elini yumruk yaptı ve diğer eliyle de üzerine vurup Anıl'a kapak yaptı. Anıl ise hiç alınmadan gülümsediğinde böyle hareketler bana ters olsa bile ben de sırıttım. Zaten hiçbir şey anlamıyordum.
Şimdi ise karşımda oturan adamın diğer üç adamdan soyutlaştığını hissediyordum çünkü muhabbetlere ortak olmayan bu sefer oydu. O, bana bakıyor olabilirdi ya da diğer üç adamın muhabbetlerini de seyrediyor olabilirdi, ona bakmadığım için bunu anlayamıyordum ama merak da ediyordum.
Anıl'ın, Serkan ile aramızda şakadan da olsa bir tartışma çıkarmak istemesini fark ettim ve Anıl'a baktım. "Anıl," dedim ciddiyetle. "Yanılmıyorsam Serkan, sana kapak yapmıştı ve Serdar da Serkan'ın arkasındaydı."
Karşımda oturan adam, Serkan'ın önündeki kahve bardağını aldı ve içine baktı, kahvenin içinin boş olduğunu gördü. "Benimle konuşmuyorsun?" Karşımda oturan adamın ses tonu tıpkı sarhoşlar gibi çıkıyordu. Tek fark; o, harfleri uzatmadan söylüyordu. Yine ona bakmadım, yine onunla konuşmadım ve Anıl'ın gülüşünü buruşturduğum yüzümle izledim.
"Seni sinsi," dedi Anıl bana bakarak daha sonra Serdar, "Kime çekmiş acaba?" dediğinde Anıl'a baktı.
Masaya baktığımda "Beni doğuran kimse ona çekmişimdir," diyerek kendi kendime mırıldandım.
Karşımda oturan adam, birden elindeki pet bardağı masaya bıraktı ve soru dolu bakışlarla, kaşlarını yukarı kaldırıp Anıl'a döndü. Yaklaşık üç saniye sonra yüzünde yavaş yavaş bir sırıtış peydah oldu, gözlerini kıstı ve sanki yeni yeni bir şeyleri kavrıyordu.
"Yok artık," dedi Anıl panikle karşımda oturan adamın yüz şeklini incelerken. "Yerlerine oturttuğun o ufak taşları tekmelerim bak."
Konuşmalarında ne tür bir detay fark edemediğimi düşündüğüm sırada "İyi ki demin ayranı içmişim diyebiliyorum şu an," dedi karşımda oturan adam, Anıl'ın damarına basarcasına ve bunu büyük bir keyifle yaptığını çok belli ediyordu.
"Seni şerefsiz, pezevenk tipli," dedi Anıl dişlerinin arasından ve birden yaslandığı sandalyesinden ayrılıp ayağa kalkmadan masaya doğru yaklaştı. "Seni bağlamayan durumlar üzerine konuşmazsan sevinirim, bizimle uğraşma."
"Peki," dedi karşımda oturan adam ve omzunu silktiğinde geriye doğru yaslandı, kollarını göğsünde bağlayıp uzaktan filmini izlermiş gibi rahat bir pozisyon aldı.
Yanımda oturan Serkan bozulmuşa benziyordu. "Yine bana neyi anlatmadınız?"
Anıl, Serkan'a doğru yaklaştı ve onun kulağına doğru "Sırası değil," diyerek fısıldadı fakat Anıl'ın sesini duyduğum için onlara basit basit baktım. "Sadece şimdilik boş konuşma yaptığımı bilsen yeter."
Serkan, anladığım kadarıyla konuşmayı sevmediği gibi yakın temas da sevmiyordu, bundan dolayı kendini geriye doğru çekti ve boş gözlerle masaya bakmaya devam etti.
Bu masadan ve bu masada konuşulan karmakarışık konulardan uzaklaşmayı dört gözle beklemesem bile buradan kalkmak için geç bile kaldığımı fark ettim. Hiç umursamadan "Zaten senin fısıldaşmalarını da hiçbirimiz duymadık," dedim Anıl'a ithafen ve sandalyeyi bacaklarımla geriye doğru itekleyip ayağa kalktım.
"Lütfen, anla beni," dedi Anıl, Serkan'ın omzuna dokunarak ve Serkan anında, masaya bakmayı kesmeden bileğimden tuttu ve yürümeme engel oldu.
Bir şeylerin yanlış gittiğini anlayan ve yanlış kişiden dolayı tetikte olduklarını hissettiğim Serdar ve karşımda oturan adam kımıldandı.
Sakinliğimden ödün vermeden duygusuz gözlerle Anıl'a baktım. "Bu da ne oluyor yani?"
Serkan'ın sıcak eli bileğimdeydi ve kimsenin derisini hissetmek istemiyordum, bu yüzden kaşlarımı çattım ve boş bir çaba olduğunu bilsem de bileğimi hareket ettirmeye çalıştım. Tahmin ettiğim gibi boş bir çabaydı.
Karşımda oturan adam, başını olumsuz anlamda iki yana salladı. "Serkan," dedi nefesini vererek. "Anıl'ın söylediklerini siktir et ve Savaş gibi davranma."
Karşımda oturan adamı onaylar bir biçimde başını salladı Serdar. "Evet," dedi ve yatıştırılmaya ihtiyacım varmış gibi bana baktı. "Sanırım biraz daha burada kalmanı istedi, o kadar," Yeniden Serkan'a ve Anıl'a çatık kaşlarla döndü. "Ama bunun yolu bilek tutmaktan geçmiyor, değil mi?"
Serkan'ın iri elleri tarafından tutulmuş bileğime bakarken bedenimin ağırlığını tek bir ayağıma verdim. Şöyle ki, ben Hira Taşdelen'dim ve herhangi bir şeyden kurtulmak için güce ihtiyacım yoktu.
Kendimi insanlardan bilinçli bilinçsizlikle izole etmiştim ve artık istesem bile bu mesafe hiçbir şekilde kırılmıyordu, bu mesafe insanları tanımamı ve bu izole durumum da gözlem gücümü geliştirmişti. Kimi dövüşürdü kimi karışmazdı kimi laf dalaşına girerdi kimi mesafesini kimi de saygısını korurdu ve bütün bunlar hep kişiler kendilerini koruyabilsinler diye birer kısıtlı seçeneklerdi. Bu seçeneklerin uygulama aşamasında yeteneklerimiz doğardı.
Anıl'a baktım. "Mehmet Fuad Köprülü Anadolu lisesinin karşısındaki piknik alanı sence de iki kişi için biraz geniş değil mi? Mesela ben sırf kamuflaj için yeşilliklerle dolu bir ortamda fosforlu yeşil renginde bir ceket giymezdim,” dedim ciddiyetle ve gözlerimi hiç kımıldatmazken. Sanırım benim yeteneğim insanlara sözlerimle itaat ettirtmekten ziyade mesafeden doğan iletişimsizliğimin yarattığı konuşmalarımdı ve sözleri silah olarak kullanmak bazen fiziksel şiddetten bile daha yaralayıcıydı.
Şimdiye değin Anıl ile ilgili ses çıkartmamamın nedeni korkudan değildi, başıma iş açmak istemememdendi ama şimdi görüyordum ki ses çıkartmadığım sürece insanlar hep beni bastırmaya devam edecekti. "Bizim eski okulun karşısında," diye devam ettiğimde diğerleri merakla beni dinliyordu ve ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışıyorlardı. Anıl ise tıpkı ona baktığım gibi bakıyordu bana, dikkatle. Sanırım jetonu düşmemişti.
"Bizim eski okulun karşısında," diyerek yineledim. "Bir piknik alanı vardı ve bir keresinde dersimiz boş olduğu için okulumun arka tarafına geçmiştim, yani o piknik alanını tam ekran görebildiğim bir yerdeydim. Sonra koyu uzun saçlı bir kadın görmüştüm ve konumuz yüzüstü bırakma-"
Bir küfrün ardından "Ha," dedi Anıl ve hemen Serkan'a döndü. Serkan ile bakıştılar, ilk tepkisi aniydi ama şu an boş bakıyordu. "Bırak onu da gitsin."
Gülümsediğimde derin bir nefes verdim çünkü o piknik alanında öpüşen adamın Anıl olmama ihtimali de vardı ve bu beni korkutmuştu ama şimdi yerini bir zafere bırakmıştı. Bir başka korkum ise Anıl'ın gönül eğlendirmelerini arkadaşlarından gizli bir şekilde yapmıyor oluşuydu ama şimdi görüyordum ki Anıl sanırım bu tür maceralarını arkadaşlarından saklıyordu.
"Bir dakika bir dakika," dedi Serdar hiçbir şey anlamayarak ve Anıl'a döndü. "Neyin piknik alanı? Neyin yüzüstüsü?"
"Boş versene," dedi Anıl geçiştirerek ve yeniden Serkan'a döndü. "Neyse ne. Doğru olan o bileği bırakman."
Karşımdaki adam yaslandığı yerden rahat rahat ve tek dudağı havaya kalkmış bir biçimde olanları izliyordu. Ya bu olanlardan haberi vardı ya da gerçekten zeki bir adamdı ve on kelimelik bir cümlenin iki kelimesini duyduğunda geriye kalan sekiz kelimeyi kendi kendine bir araya getirebiliyordu.
Serkan ilk önce bileğimi sıktı hemen ardından da serbest bıraktı. Onların kanına dokunmak için sağ elimle dokunduğu bileğimi siliyormuş gibi yaptım ve karşımda oturan adamın gizli sırıtışı belirdiğinde dik bir şekilde geriye doğru iki adım attım.
"Seni tehdit etmek istemezdim," dedim Anıl'a ve onlardan biraz daha uzaklaştığımda cesaretimi toparlayıp Serkan'ın sırtına baktım. Eğer şimdi bunu söylemezsem her gece uyumadan önce bu anı düşünüp üzülecektim. "Başkalarından ismini vermek istemediğim bir hayvan gibi emir almayı bırakmalısın, Serkan. Kendi kararlarını kendin verebilecek o yaşı çoktan aştığını görebiliyorum."
Serkan'ın öfkeyle hareketlendiğini gördüğümde yürüyüşüm kaçmaya dönüştü ve kafeteryadan çabucak çıktım.
Binanın arka tarafından dışarıya çıktığımda kimsenin beni göremeyeceği bir yere gidip avazım çıktığı kadar çığlık atmak istiyordum çünkü gerçekten bir şekilde rahatlamaya ihtiyacım vardı. Dördü de bir bütün gibiydi ve kimse aralarına su bile dökemezdi, onları izlerken bunu düşünmüştüm ve aralarında zayıf bedenim ile yalnız olmam beni ürkütmüştü. Dört tane gorilin arasına sıkışmış karınca gibiydim ve kaçmaya yeltendiğim an ezilirdim, kaçmayıp da başkaldırsam bile laf yetiştiremezdim ve aralarında istediğim gibi dik de duramazdım.
Bizim binaya doğru yürürken sırtımı dikleştirdim çünkü o kafeteryada özgüvenim sarsıldığı için rahat rahat dik duramamıştım.
İlk beden eğitimi dersimizin bittiğini gösteren zil çaldı ve bakış açıma giren arkadaşlarım, mutlulukla oynadıkları oyunu sonlandırıp, soluk alıp belki de su içmek için binanın içine girdiler.
Okul binasının içine arkadaşlarımdan dolayı mutsuzlukla girdim ama aklıma kafeteryadaki halim geldiğinde samimi bir şekilde gülümsedim ve belki de asosyallikten sosyalliğe geçişimin ilk adımıydı bu. "Günlük konuşma sınırımı berbat bir durumda aştığıma inanamıyorum."
Sınıftan içeriye girdiğimde teneffüs olmasına rağmen çoğunluğu kız olmak üzere en az on kişi vardı sınıfta. Kendi masama doğru ilerledim ve kendi sıramın tam önünde durdum, bir elimi de masama yasladım.
Deren, oturmuştu ve eşarbını çıkartmadan düzeltiyordu. Eşarbını düzelttiği için çenesini öne doğru uzatırken gözleri beni gördü. "Sen neredeydin?"
Tüm sorunu kendimde aradım sonra da o dört adamı düşündüm. Birileri ile iletişim kurmak için karşı taraftan adım atılmasını beklememeyi öğrenmiştim o dört adamdan ve bunu uygulamam gerekiyordu. Onlarla tanışmam çok özensiz olabilirdi ama tanışma, tanışmadır ve nasıl tanıştığımız değil, bunu nasıl devam ettirdiğimiz önemlidir.
Serdar'ın birden karşımda dikilmesini ve gayet de sıradan bir şekilde tanışalım mı diye sormasını düşündüm, sonra da Deren'e baktım. Ben bu adımı atmazsam eğer onlar hiç atmazdı ve lise yıllarım da aynı ortaokul anılarım gibi bir çöplükten ibaret olurdu.
“Etrafta dolandım biraz.” Gururumu bir şekilde hiçe saydım ve bir daha geri gelmeyecek olan çocukluğumu düşündüm. "Şimdiki beden eğitimi dersinde ben de sizinle oynayabilir miyim?"
Deren, bana olumlu anlamda başını sallayacağı sırada arka tarafımızda oturan Hivda "Eğer Hira'yı kabul edersen ben oyundan çıkarım," dedi net bir şekilde.
"Aynı şekilde ben de," dedi duvar kenarında oturan Begüm.
Deren, bana üzülmekten çok acıyarak baktı ve başını maalesef dermişçesine salladı.
Yeniden gururum ortaya çıktı ve hiçbir zaman geri gelemeyecek olan zamanımı ve bitmek üzere olan lisemi düşündüm. Ortaokulumu yaşayamadığım gibi lisemi de yaşayamıyordum ve bu, kendilerini insan sanan sınıftaki varlıkların suçuydu çünkü kendimde sorunu aramama rağmen yine de bir şeyler düzelmiyordu.
"Zaten ciddi değildim," dedim Deren'e ve eğilip su şişemi çıkarttım ardından ayaktayken birkaç yudum içtim. "Kitap okumak daha faydalı olur." Gerçek hayatta insanların kötülüklerini görmekten ve bu kötülükleri yaşamaktansa zihnimde oluşturacağım karakterlere sarılırdım çünkü onlar beni yalnız bırakmazdı, çünkü onları ben yönetiyordum, çünkü onlar benim zihnimdeydi ve yine onlar benim düşüncelerimin buyruğu altındaydı, çünkü onlar iyiydi.
Çantamdan Serenad'ı çıkarttığımda masama oturacakken elimi eşofmanımın ön cebine attım ve bir boşluk ile karşılaştığımda diğer cebimi de kontrol ettim. Deren'e baktığımda heyecanla bir daha ceplerimi kontrol ettim ardından da ceketimin ceplerine baktım ve yine bulamadım.
Deren, düzeltmeyi sonlandırdığı eşarbını bırakıp bana baktı. "Böyle telaşlı bir halde ne arıyorsun?"
İşaret parmağımla bir dakika işareti yaptım Deren'e ve düşünmek için yere, ayakkabılarımın ucuna bakıp gözlerimi kıstım. Orada tostumu yerken telefonumu masanın üzerine koymuştum, o adamlar geldiğinde de telefonum masanın üzerindeydi ama sonlara doğru masanın üzerinde telefonumu gördüğümü hatırlamıyordum.
Ama ben o havalı cümlelerimden sonra oraya tekrardan gidemem ki!
"Deren," dedim ondan yardım isteyeceğimi belli eden bir ses tonuyla. "Gerçekten çok önemli, iki dakika benimle dışarıya gelebilir misin?"
Meraklı bir suratla başını olumlu anlamda salladı Deren ve ayağa kalktığında koridora çıktık.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordu Deren, merdivenleri indiğimiz sırada.
"Karşı binaya gitmemiz gerekiyor," dediğimde bahçeye çıkmıştık.
"Neden?"
"Telefonumu bulamıyorum."
"Karşı bina ile ne ilgisi var?"
Karşı binanın merdivenlerine ulaştığımızda birden durdum ve Deren, durduğumu gördüğünde arkasını dönüp bana baktı. "Telefonumu bu binanın kafeteryasında unutmuş olabilirim, cam kenarı dördüncü masa."
Deren, soru dolu gözlerle bana baktı. "Tamam, gidelim o zaman."
"Gelemem," dedim inleyerek. "Lütfen, gidip alır mısın? Burada bekliyorum." Deren'e yalvaran bakışlarımla baktım. "Lütfen."
"Tamam,” dedi tuhaf bir sesle. “Cam kenarı dördüncü masa mıydı?"
Başımı salladığımda Deren binadan içeriye girdi. Sonlara doğru hafızamda telefonumun varlığını o masada hatırlayamasam da başlarda telefonumu masanın üzerinde olarak hatırlıyordum.
Hava şimdi ısındığı için üzerimdeki ceketimi çıkarttım. "İzmir, ne tuhaf bir şehirsin," dedim ve kurumuş tişörtümü düzelttim ardından gökyüzüne baktım. İzmir'e kış geç gelirdi ve kar yağmazdı üstelik kuru soğuğu da hasta ettirirdi. "Nerede olduğumu bulmak çok kolay," dedim kendi kendime, çünkü İzmir'de oturan herkesle aynı gökyüzüne bakıyordum. Ve dünyadaki her bir birey ile aynı yeryüzünde adım izlerim vardı.
Havayı incelediğim sırada Deren geldi ve "Maalesef," dedi. "Telefonun yoktu."
Gözlerimi irileştirdim. "O telefonun taksitlerini babam daha yeni bitirmişti."
"Ailen çok kızar mı?"
Kaşlarımı havaya kaldırdığımda içim nedense çok rahattı, sanki telefonumu ben kaybetmemiştim ve elimi cebime atsam hemen orada bulurdum. "Ne kızması?" dedim Deren'e. "İlk önce beni okuldan alırlar, sonra sanayiye gönderirler, sonra paramı oh be diyerek harcarlar, sonra beni Türkiye'den sürgün ederler." Deren'in bana olan tuhaf bakışları kendime gelmemi sağladı ve başımı iki yana salladım. "Emin misin? Orada olmalı, en son oradaydım."
"Yoktu, istersen gel beraber bakalım."
"Kafeterya dolu muydu?" diye sordum ve gerçekliğin yeni farkına vardım. Telefonum yoktu ve annem, Cansu, babam, Ebru, kıyamet, annem tarafından azarlamalı boks, kardeşlerim tarafından küçük düşürülme, babamın maaşı, telefonumdaki fotoğraflarım ve kişisel notlarım...
"Aslında kafeterya doluydu," dedi Deren ve tuhaf bir şeyden bahsediyormuş gibi düşünceyle devam etti. "Tüm masalar hemen hemen doluydu hatta arkadaşlarıyla ayakta yemek yiyenler bile vardı, ama senin bana söylediğin masa boştu."
Derin bir nefes aldım ama bu rahatlama soluğu değildi. O masa, o adamlar için özeldi ve anlaşılan kimse oraya oturmuyordu. "Eğer dediğin gibi o masada oturan hiç kimse yoksa bu sefer ben de içeriye geleceğim."
"Dedim ya, o bahsettiğin masa boştu."
Çekinceli bir şekilde hareket ettim ve Deren de yanımda yürümeye başladı. Kafeteryanın çift kanatlı kapısından içeriye girerken nefesimi tuttum ve o adamların orada olmamasını diledim.
Derin bir nefes verdiğimde boş masaya doğru ilerledik ardından telefonumu gördüm ve Deren'e baktım.
"Sana yemin ederim ki telefonun orada değildi."
Masanın üzerindeki, peçeteliğin hemen önündeki telefonumu aldığımda "Ama buradaymış," dedim Deren'e ardından bulunduğumuz ortama göz gezdirdim. Şüpheli duran hiç kimse yoktu.
O adamlardan şüphelenebilirdim ama bu sandalyede otururken telefonum masanın üzerinde, dirseğimi arada bir yasladığım kısımdaydı yani gözlerimin önündeydi. Bu masadan kalkmadan önce ise telefonumu hatırlamadığım doğruydu ve o dört adamın da hiçbiri elini uzatıp telefonumu almadığına göre ben, sonlara doğru stresten fark etmemiştim ve muhtemelen de az önce Deren'in gözlerine perde inmişti.
Deren, tam bana bir şey söyleyecekken "Sorun yok," dedim ve kilit ekranıma baktım. "Sonuçta telefonum artık elimde."
Sırtımdan bir sorumluluk yükü kalkmış gibi ilerlediğimizde Deren'in bakışları soru doluydu, muhtemelen telefonumu nasıl görmediğini düşünüyordu.
Teneffüsün bittiğini gösteren zil çaldığında tekrardan binaya çıkmadık ve Deren, yanımdan ayrılıp arkadaşlarının yanına gitti.
Doğrudan sınıfa çıkmak istemedim ve Serdar ile tanışırken oturduğum o banka doğru ilerledim. Banka oturduğumda ceketimi kucağıma aldım ve bu koskocaman bahçenin ilerisinde oyunlarına kaldıkları yerden devam eden arkadaşlarımı izledim.
Onları kesintisiz izlememe rağmen gözleri bir kez olsun beni bulmadı ama yine de buna bile şükrettim çünkü en azından Deren az önce bana yardımcı olmuştu. Ortaokulda bana yardımcı olan yoktu.
Halim acınasıydı belki ama ben, beni oyunlarına almamalarına rağmen yine şükrettim çünkü en azından bana zararları dokunmuyordu. Ortaokuldayken bana zarar da verirlerdi.
Ne ilkokulda ne de ortaokulda oyunlar oynayabilmiştim ama yine şükrettim çünkü ilkokulumda ve ortaokulumda beni oyunlarına dâhil etmemelerinin yanında aşağılayıcı da davranıyorlardı ama lisede, yani şimdi yine çocuk oyunlarına dâhil olamasam bile şiddetli bir zorbalığa maruz kalmıyordum.
Tam şu anda yeni bir gerçeklik daha yer edindi kalbimde. Zaman geçtikçe çocuk olmaktan çıkıyordum, gelecekte istesem bile bedenim gençler gibi kıvrak olmayacaktı ve bu yüzden istesem bile çocuk oyunlarını oynayamayacaktım. Voleybol, saklambaç, yakalamaca... Hiçbirini oynayamayacaktım ve bu genç yaşımda arkadaş edinmeyi başaramadığım için ileriki zamanlarda da hiç arkadaş edinemezdim çünkü genç yaşında yapamayan yaşlılığında nasıl başarabilirdi ki?
Bir önceki ders erkekler futbol oynuyordu ama şimdi tüm sınıf beraberdi, ben hariç ve ortada sıçan oynuyorlardı. Kızlar ve erkekler ayrılmışlardı ve ortada kızlar vardı, kızları vurmaya çalışan erkekler ise ortadaki kızlara topu atmaya çalışıyordu. Bir erkek, ortadaki kıza çok sert bir şekilde topu attı hatta kız elendi diyecektim ki kız son anda kenara kaydı ve o sert toptan kurtulduğu için hep bir ağızdan kahkaha atmaya başladılar. Ben oynamasam bile bu mutlu manzaraya gülümsedim ve yüzümü nötr tutsam bile içimde duygusallaşmıştım.
Ellerimin parmaklarını birbirine geçirdim, avuç içlerimi birbirine yasladım ve ellerimi dizlerimin arasına aldım ardından gelecek için dua ettim: Lütfen, benim de arkadaşlarım olsun, ben de insanlara güvenip kişilere kendimden bir şeyler anlatabileyim, ben de herkes gibi kahkahalar atarak oyunlar oynayabileyim ve beni de aralarına alsınlar. Lütfen.
Ellerimi dizlerimden çektim ve kucağımdaki siyah ceketime sarılıp sırtımı banka yasladım. Şaşılası bir biçimde Deren, saydırmalara kalmıştı ve yirmi turda yanmazsa eğer kızlar yine ortaya geçecekti.
Deren'e beni yalnız bıraktığı için kızmıyordum, sadece beni tek başıma bıraktığı için kırılıyordum ama bir yandan da hak veriyordum çünkü belki de Deren'in yerinde ben olsaydım çoğunluğu, tek bir kişiye tercih ederdim ya da kendimi kandırıyordum çünkü çoğunluklara dâhil olamadığım için kazanabildiğim tek bir kişiyi nasıl bırakabilirdim ki?
Teneffüslerde, çoğunlukla yalnız bırakılırdım ve başkalarına göre boş, bana göre duygu yüklü bir biçimde beyaz yazı tahtasını izlerdim. İlkokulda ve ortaokulda yaşadıklarımı düşünürdüm, gözlerim dolardı ve sınıfa aniden giren biri olunca da dolan gözlerimi gizlerdim, eve gidene kadar ağlamamak için sabrederdim, eve gittikten sonra da ağlamak için ailemin uykuya dalmasını beklemek ayrı bir sabırdı.
Bu lisede okuyan ve beni tanıyan herhangi birine benim ağlayıp ağlamadığımı görüp görmediklerini sorsalar, herkes ağlamadığımı söylerdi çünkü lisede duygusuz bir model çizmiştim kendime ve emindim, bu dört yıldır kimse gözlerimin dolduğunu bile görmemişti. İlkokulda ve ortaokulda ağlamaktan çekinmezdim ama bu duygu belirtisinin bana getirdiği tek şey aşağılanmış hissetmemdi ve kırılan kalbimdi. Bu yüzden lise yıllarımda ağlasam bile ses çıkartmadan ağlardım ve ondan önce de kimsenin beni göremeyeceği bir ortam hazırlardım.
Bu lisede beni tanıyan herhangi birine benim, onlara kendimi anlattığım bir anılarının olup olmadığını sorsalardı, herkes böyle bir anılarının olmadığını söylerdi çünkü lise yıllarımda yaşadıklarımı kusmamayı karakterim olarak belirlemiştim. İlkokulda ve ortaokulda yaşanılanlar içimde kaya gibi bir ağırlık oluşturmasın diye kendimi anlatırdım ama bunun getirisi sadece beni dinliyormuş gibi yapmalarıydı, hatta susturulmuştum bile. Bu yüzden artık kimseye durduk yere kendimi açmıyordum, sorana susuyordum, ısrarcıya yalanlarım vardı çünkü zamanla yaşadıklarımı büyük de olsa yutabilmeyi öğrenmiştim.
Benim için gerçekten zor olan insanlara kendimizi anlatmaktır çünkü insanların bizleri hislerle anlamama olasılıkları vardır. Ama hislerimizle anlatabilirsek bu olasılık değerleri biraz oynayabilirdi. En zor olasılık ise kendimizi anlatmadığımız halde belli başlı kişilerin anlatabildiklerimizi hislerimizle ortaklaşarak anlamalarıdır.
Ben artık susuyordum çünkü zor işi onlara bırakmıştım.
Teneffüs zili çaldı ve sınıf arkadaşlarım, turlarını tamamlamak adına oynamaya devam ettiler. Sakin bir şekilde banktan kalktım ve binanın içine girdim, kendi katıma çıktım ve sınıfımın önünde durdum.
İçimdeki ağırlıkları dışarı salmak istermiş gibi derin ve acılı bir iç çekişimin ardından sınıfımın kapısını açtım ve içeriye girdim. Tüm sınıf arkadaşlarım bahçede oyun oynadıkları için sınıfı boş bulmayı bekliyordum ama içerde bir nefes vardı.
Şevval, öğretmenler masasının yanındaki cama, daha doğrusu kalorifere kendini yaslamıştı ve kollarını da göğsünde bağlamıştı. Sanki deminden beri beni bekliyormuş gibi gözleri üzerimdeydi. Sapsarı saçlarını sıkı bir at kuyruğu yapmıştı ve teni de beyaz olduğu için alın çizgisi belli olmuyordu, alnı genişti, yüzü dolgun ve yuvarlaktı, dudakları ise doğuştan pembeydi.
Bomboş sınıfa baktım ardından da Şevval'e soru dolu bakışlarla döndüm. "Ne yapıyorsun burada?"
Ağzında sakız varmış gibi çenesini hareket ettirdi ardından kendini öne itti ve yaslandığı yerden ayrıldı. "Banktan kalktığında saniyeler içinde burada olursun diye düşünmüştüm ama yaşlı insanlar gibi çok yavaş hareket ettin sanırım."
Cümlesini anlamıştım ama soruma bir cevap alamamıştım. Sonra onun beni yukarıdan izlediğini zihnimde tarttım, arkadaşlarımdan soyut durduğuma şahit olmuştu ve bu durumdan utansam bile belli etmedim.
Bana yaklaştıkça 1.75'lik boyu üstümde hakimiyet kuracağı için, aramızda üç adım kala ona yaklaşmamaya çalışarak kendi sırama ilerledim. Bu hareketimi, onu umursamadığıma yormuş olma ihtimali vardı ama benim meselem tamamen gururdu.
Masama oturmadım ve onun kapıya yaklaşan bedenine baktım. Sınıftan çıkmadan önce durdu, yere baktı ve belki de bahçede tek başıma çocuk oyunlarını oynayanları ne gözlerle izlediğimi düşündü. Sınıftan çıkmadan önce ise son cümlesini kurdu: "Öyle bir an gelecek ki sana, ‘Devran dönerdi demiştim,’ diyeceğim."
Boş sınıfta sadece benim nefesim kalmıştı. İç sıkıntılarım geçmediği için derin bir nefes verdim tekrardan. Şevval, çoğunlukla geçmişe ya da geleceğe dönük cümleler kuruyordu bana ve istesem bile ne söylemeye çalıştığını tam anlamıyla anlayamıyordum, bundan dolayı bana ne anlatmaya çalıştığını zamana bırakmıştım.
Sırama oturursam arkadaşlarım içeriye girdiklerinde bana ‘Sınıfta tek başına mal gibi beklemiş’ yorumları yaparlardı ve sanırım bu zorbalığa giriyordu ama onların hakkımdaki yorumları umurumda değildi bir yandan onların gözlerinde kimsesiz ve çaresiz görünmek de istemiyordum. Demin Şevval'in yaslandığı cama doğu ilerledim, bacaklarımı soğuk kalorifere yasladım ve camdan dışarıyı seyrettim.
Havalar tam anlamıyla soğumadığından kaloriferi yakmamışlardı, kaloriferin bu sert hali buz gibiydi ve bu soğuk kalbimi sıcak havalar bile ısıtamıyordu.
Zil henüz çalmamıştı ama arkadaşlarım sınıfa gelmeye başlamışlardı bile. Şimdiki dersimiz biyolojiydi ve öğretmenimiz rahmetli olduğu için ve üstelik yeni bir biyoloji öğretmeni ders programımızda gözükmediği için dersimiz boştu, bundan dolayı kimse eşofmanlarını değiştirmedi ve buna ben de dâhildim. Hem bugün ders programı oldukça boş olduğu için yanıma okul formalarımı bile getirmemiştim.
Bu okulda soyunma odaları var mıydı? Hâlâ tam anlamıyla çoğu yeri dolaşmamıştım.
Artık tek başıma dikkat çekmemeyi başardığımı düşündüm ve orta kümedeki üçüncü sırama, cam kenarı tarafına bakan yerime oturdum. Öğretmenler masası tam karşı çaprazımdaydı ve tüm çıplaklığıyla görünüyordum.
Dersimizin öğretmeni yoktu, bundan dolayı ya şu anda dersi olmayan başka bir öğretmen dersimize girecekti ya da boş bırakılacaktık.
Cafer, sınıftan içeriye girdi ve cam kenarına, kendi sırasına doğru ilerlerken önümde oturan sınıf başkanına, yani Gurbet'e baktı. "Ya Gurbet, çıkıyor muyuz dışarıya?"
"Öğretmen gelmezse müdürün yanına ineceğim."
"Ya saçmalama," dedi biri. "Unuttularsa ne güzel işte, boş kalacağız."
"Hayır," dedi Gurbet ve telefonuna bakmayı kesip ayağa kalktı. "Aşağıya, müdürün yanına gideceğim."
Yanımda oturan Deren de ayağa kalktı. "Kızım, mal mısın? Al yoklamayı, teneffüste bu kattaki nöbetçi öğretmene imzalatırız defteri. Ne diye başımıza öğretmen çağırıyorsun?"
Sınıftakiler; Gurbet'e, öğrenci kafalarıyla baskı yapmaya başladılar. "Arkadaşlar, ben izin veriyorum, dışarıya çıkabilirsiniz."
Başka biri kapıya doğru ilerledi. "Bana güle güle."
"Kapıyı açarsan seni yok yazarım!" dedi Gurbet bağırarak.
"Anasını satayım ne diye su içmek için sınıfa çıktıysam! Kalacaktım işte aşağıda."
"Yav kardeşim, sen öğrenci değil misin? Bizi bir sal bahçeye!"
Sınıf, Gurbet'e karşı birlik olmak istermiş gibi bir kişi daha kapıya doğru ilerledi. "Kimse beni bu sınıfta tutamaz."
"Seni de yok yazarım!"
Üçüncü bir kişi daha kapıya gitti ve kapının kulpunu tutup "Eğer herkes aynı anda dışarıya çıkarsa herkesi yok yazamazsın, idare de tüm sınıfı yok yazamaz," dedi ve kapıyı açtığında karşısında müdürü buldu.
"Siktir be," diye fısıldadı arka sıralardan biri.
"Ne oluyor burada?" diye sordu müdür ve ayakta olan bütün öğrenciler çabucak sıralarına geçtiler daha sonra da ayağa kalktık.
"Oturabilirsiniz," dedi Salih Bey, beyaz tahtanın önünde dikilirken. "Biliyorsunuz, yeni bir biyoloji öğretmeni atanmadığı için ve şu anda tüm öğretmenlerin dersleri dolu olduğu için ben geldi-"
"Hocam siz hiç bizlerle uğraşmak için zamanınızı öldürmeyin. Biz gayet uslu öğrencileriz. Hocam lütfen boş bırakın!"
"Sözümü bitirmedim." Müdür, sınıfa bir göz gezdirdi ve hareketlerine bakılırsa müdürün acelesi var gibiydi. "İlk ders sınıfta kalın. Zaten sizler sınava, üniversite sınavına girmeyecek misiniz? Bireysel çalışmak için bir fırsat doğmuş işte."
Murat, yanında oturan Gurbet’i dürttü ve Gurbet "Hocam, az önce dersimiz beden eğitimiydi ya, şimdi sınıfta kalsak ama ikinci saat yeniden dışarıya çıksak, olur mu?"
Salih Bey, biraz düşündü ve "Başka bir sınıfın beden eğitimi dersi yoksa çıkabilirsiniz," dedi.
"Yok hocam, yok!" diye panikle atıldı Cafer.
"Tamam o zaman," dedi müdür ve "Ses çıkartmadan sınıfta kalın, ders çalışın, kitap okuyun, ödevlerinizi tamamlayın," dedi ardından kapıya doğru yürürken birden duraksadı ve tekrardan bize döndü: "Ha unutmadan, bu arada bugün okul çıkışında rahmetli biyoloji öğretmenimiz Suat Seyfioğlu'nun mezarlığını ziyaret edeceğiz. Ziyarete gelmek isteyen öğrenciler okul çıkışında okulun bahçesinde beklesinler. Diğer sınıfların sınıf öğretmenleri bu duyuruyu yaptı fakat Suat hocamız sizin sınıf öğretmeninizdi, yani şu anda bir sınıf öğretmeniniz olmadığı için bu duyuruyu duymamış olabilirsiniz."
Müdür sınıftan ayrıldığında ardından kapıyı kapattı. Sınıftakiler ise üçerli beşerli gruplar oluşturdular, bazıları bireysel kaldı ve ders çalışmaya başladı. Deren ise duvar kenarında oturan Begüm'ün yanına gitti.
Önceden de olduğu gibi yalnızlığımı biriyle paylaşmalıydım, daha sonra ise kimsesizliğime şahitlik eden cismi yok etmeliydim.
Bu cisim kâğıttı ve iz bırakmayan kurşun kalemimdi. Hislerim yazıldıktan sonra silgi ile kurşun kalemin izlerini geçiremeyeceğim için her zaman o kâğıdı su ile paramparça yapardım. Paramparça yapardım çünkü çevremin geçmişimi görmesini ve hislerimi hissetmelerini istemiyordum, kimsenin bana acımasını istemiyordum. Kimsenin beni yargılama hakkına sahip olmasını istemiyordum.
Kafam çok dağınıktı ve içi ağırlaşmış gibiydi. Defterimden bir sayfa kopardım daha sonra defterimi masanın altına koydum, o sayfayı ise sert sıramın üzerine yerleştirdim böylelikle daha güzel yazmaktan ziyade daha rahat yazardım. Kalemimi de ayarladıktan sonra derin bir nefes aldım ve bu süreç boyunca başımı kâğıdımdan kaldırmayacağıma dair söz verdim kendime çünkü eğer bir kere başımı kaldırıp da etrafıma, etrafımdaki kalabalığa bakarsam yazamazdım çünkü utanırdım ve vazgeçerdim. Utanıp da vazgeçmek istemiyordum çünkü iç sıkıntım ancak bu şekilde geçerdi, beni dinleyen bir kâğıda ve benim için fedakarlıkta bulunan bir kaleme ihtiyacım vardı.
Sınıfın kapısı açıldı ardından kapandı ve başımı kaldırıp da oraya bakmadım bile. Elime kalemimi aldım ve boş sayfaya baktım. Bu sayfa birazdan geçmişten beri kadersizliğimin, şanssızlığımın ve kötü özelliklerimin yaşantılarıyla dolacaktı.
Adım sesleri duydum ve belki de bu yürüyen kişi yüzünden tüm sınıf birden sustu. Yemin etmiştim ve başımı kaldırmadım, sadece nasıl başlamam, daha doğrusu nereden başlamam gerektiğini düşündüm.
İlk önce geçmişin tarihini attım:
28 Ekim 2014
Bunu yazmaya başladığım an sınıfta bir hareketlenme oldu, herkes kendi yerine geçti, Deren de yanıma geldi ve sessizlik devam etti. Sınıfa kim geldiyse bu sessizliği bir şekilde o kişi sağlamıştı ve bunu hâlâ düşünebildiğime göre henüz kendimi kaybetmemiştim. Başımı kaldırmadım çünkü etrafımdaki kalabalığa bakarsam cesaretim kırılırdı ama bir kere o tarihi atmıştım artık, bunun devamı gelmeliydi.
Çanakkale şehri onca şehit kanı barındırıyorken, suyunda bile kan kokusu anımsanırken orada geçirilen yaşam bütünüyle mutlu kılınabilir miydi?
Başkalarını bilemem ama benimki mutlu değildi ve tüm tiyatro salonlarından nefret ediyordum. Yine başkalarını bilemezdim ama sadece kendi ortaokulumu değil, diğer tüm ortaokullardan da nefret ediyordum.
Kalemimi durdurdum, yazma yeteneğim yoktu ama nasıl yazdığım önemli değildi çünkü tam şu anda kaleme geçirebildiklerimden daha fazlasını içimde hissediyordum. Nefreti ve öfkeyi. Küçüklüğüm çok zayıftı ve şimdiki aklım ile küçüklüğümde olsaydım eğer, şimdi bunları yazacak böyle bir anım olmazdı.
Bunları ilk kez yazmıyordum ve her yazışıma bu sınıftakiler, fark etmeseler bile şahit olmuşlardı, her yazışımda kâğıdımın önünü kapatmamıştım çünkü onlar ne yazdığımla bile ilgilenmiyordu.
Zaten bunları kimsenin okumasını istemezdim, okuyan kişiden ise utanırdım.
Tıpkı İzmir'deki gibi bir deniz şehrinde oturuyorduk ama o zaman bile denize yakın ilçelerde değildik. Ve yine tıpkı İzmir'deki gibi popüler ilçelerde, semtlerde oturmuyorduk.
İzmir'de hiç oturmayan birine sorsak en fazla İzmir'in Konak'ını, Bornova'sını, Karşıyaka'sını ya da Narlıdere'sini bilebilirdi ve biz, İzmir'in bilindik ilçelerinde oturmuyorduk şu anda. Çanakkale'de de aynen böyleydi. Bakıyorum da İzmir'in ve Çanakkale’nin bilinmeyen yerlerinde oturmam bile iki şehir arasındaki kaderimin vazgeçilmeziymiş ve şu an daha iyi bir durumda olsam da hemen hemen bu iki şehir için mukadderatım da aynı.
Harabe bir apartmanda oturuyorduk. Apartmanın dışı boyasızdı ve dökülüyordu, içerisi ise dardı ve havasızdı ama bunlar benim için sorun değildi.
Aile ortamım soğuktu, annem ve babam birbirlerine ruhen çok uzaktaydılar ve bunların yanında, apartmanın korku filmlerinden çıkma soğuk havası pek bir şey ifade etmiyordu.
İzmir'e şükrediyordum çünkü oturduğumuz yer ve mahalle temizdi fakat aile durumum hiç değişmemişti. Yazmam gereken asıl kısma yaklaştığım için yanağımın içini dişledim, sınıfın sesini ise gerçek anlamda hiç duymuyordum ama dikkatim dağılmasın diye başımı da kaldırmadım.
Sekizinci sınıfa gidiyordum ve okulumuz, sekizinci sınıfların okulda son yılları olduğu için bir tiyatro gösterisi hazırlatmıştı sınıflara. Her sekizinci sınıf, diğer sekizinci sınıflardan bağımsız olacak şekilde bir gösteri hazırlayacaktı ve okulumuza yakın olan bir tiyatro salonunda beşinci, altıncı ve yedinci sınıflara izlettirilecekti.
Sabah erken saatlerde uyanmıştım çünkü sınıfımın beni kabul etmediği tiyatro oyununa zor da olsa girebilmiştim, hatta annemin de benim üzerimde bir yarası vardı ve belki de bunu telafi etmek için öğretmenimle konuşmuştu.
Sevdiğim bir öğretmenim olan Serhat Begtaş, anneme, ‘Bu tiyatroya tüm sınıf dâhil,’ demişti.
Ama kızım ‘Beni oynatmıyorlar, aralarına almıyorlar anne dedi,’ demişti annem ve ben, anneme bu tiyatroyu öğretmenler yönetmiyor dememiştim. Bu tiyatro gösterisi tamamen öğrencilerin sorumluluğundaydı.
Daha sonra Serhat Begtaş olan öğretmenim sınıftakilerle konuşmuştu: ‘Bu tiyatro oyununa tüm sekizinci sınıflar dâhil, kimse kimseyi çıkartamaz,’ demişti ve artık o tiyatro oyununda ben de vardım.
Şimdiki aklım olsaydı o çocuklara, o velet oyunlarına girmek için en ufak bir çaba bile sarf etmezdim. İnsanlar, geçmişlerinde ne kadar da kendilerini aptal hissediyorlar ve keşke geçmişe dönüp de şunu değiştirebilseydim diyorlar böyle.
Serhat Begtaş olan bilişim teknolojileri öğretmenimi çok seviyordum çünkü iyi bir insandı. Öğretmenimiz değiştiği için artık dersimize girmediği bir zamanda, okulun koridorunda duvara kendimi yaslamıştım ve neyi beklediğimi bile bilmeden bekliyordum, Serhat öğretmenim ise o katta nöbetçi öğretmendi. Bana doğru yavaş yavaş yürümüştü, bakışmıştık, beni incelemişti ve gülümsemişti. Güzel, demişti ve efendiliğimden hiçbir şey kaybetmediğimi görmüştü. Onun öğretmeni bendim, demek için bile herhangi bir öğretmen kuyruğunda sıraya gireceğini biliyordum. Hâlâ bıraktığım gibi. Anlayışla gülümsemişti ve ben de gülümsemiştim.
Öyle bir kişiliğim vardı ki sırf içten bir gülümsemeye bile minnet duyabiliyordum ve aradan geçen senelere rağmen o anının sıcaklığını unutamıyordum.
Serhat Begtaş öğretmenimin ismi yüzünden Serhat ismine bir sempatim vardı, tıpkı ilkokulda kısa bir süre de olsa başımda duran Ur-
Durdum, bir şekilde bu sessiz sınıftaki tuhaflığı fark ettim ve bu sessizlik beni ilgilendirmediği için de takmadım. Daha sonra geçmişte aynı şeyleri tekrar tekrar yazmış olmama rağmen ne yazdığıma bile bakmayan Deren'in bana dikkat kesildiğini fark ettim. Önceleri elimle bile kapatmazdım kâğıdımı ve ona rağmen bakmazdı, şimdi ise ben bakmasını istemediğim için kolumla kapatarak yazmaya devam ettim:
Tiyatro günüydü, 28 Ekim’di ve okula, daha doğrusu tiyatro salonuna gitmem gerekiyordu. Bu tiyatro gösterisi için kıyafet almamız gerekiyordu ama paramız yoktu çünkü gelirin yarısından fazlası kiraya gidiyordu ve böyle bir kirayı metruk bir apartman için ödüyorduk. Annem ise içine kapanmış gibiydi, bu gösteride yer almamı istiyordu ve böyle bir gösteride yer alacak olmamı babam bilmiyordu. ‘Babana söyleme, kız çocuğusun diye buna bile izin vermez o geri kafalı,’ demişti annem ve bundan dolayı babamdan para da isteyememiştik.
Fakirlik benim için bir utanç değildi, asıl utanç birisinden para istemekti bana göre çünkü insan başını eğiyordu. Bana göre eli ekmek tutan herkes çalışmalıydı ve kadınların da kocalarına muhtaç olmaları hoşuma gitmezdi çünkü herkes kendi bileziğini bileğinde garantilemeliydi şahsimce. Kendi paranı özgürce harcamak varken başkasından dilenmek ve hesap sorulması utançtı. Kendini adam sanan şahısların eşleri çalışmak istese bile eşlerinin çalışmalarına izin vermemeleri ayrı bir utançtı. Annem çalışmak istiyordu ve babam izin vermiyordu, bu durumda annemin yerinde olsaydım eğer ya boşanırdım ya da kocamın kazandığı paraları ben yönetirdim.
Son söylediklerimde büyük konuştuğumu hissediyordum çünkü babamı bırak daha kardeşlerime bile sözümü geçiremiyordum. Kardeşlerim babamdan daha zor kişiliklerdi aslında.
Ne olursa olsun annem kısıtlanmıştı ve annem gibi daha birçok kadın vardı. Nefret ediyordum.
28 Ekim, tiyatro gösterisinin günüydü ve annemler evde uyuyorlardı, babam ise işe gitmişti. Aptal bir heyecan ile erken uyanmıştım, sanırım bu heyecan değildi çünkü annem beni uyandırmazdı ve geç kalma korkusu beni uyandıran etmendi. Tiyatroda giyeceğim kıyafetleri temin edemediğim için sıradan bir şekilde giyinmiştim. Yıpranmış pantolon, kardeşimin tişörtü ve birkaç sene daha kullanayım diye büyük alınmış bir ceket.
Küçük Hira'ya hayret ediyordum çünkü utanmadan o tiyatro salonuna gitmeye kararlıydı. Şimdiki aklım olsaydı ve o kıyafetleri temin edememiş olsaydım, oraya gitmezdim ve sıcacık yatağımda uyumaya devam ederdim.
Annem, babamla uyumazdı ve salonda kardeşlerimle uyuyordu. Evden çıkmak için kapıyı açmıştım ama ayakkabımı bulamıyordum. Aramıştım, diğer katlardaki dairelerin kapı önlerine çıplak ayakla bakmıştım ama bulamamıştım. Kardeşimin ayakkabısı ise küçüktü ve bana olmuyordu bu yüzden terlik giymiştim ve apartmandan çıkmak üzere inmiştim.
Küçük Hira gerçekten utanmaz bir tipti ve şimdiki hâlim ile bir alakası da yoktu, sonra düşündüm: Zaten şimdiki karakterimi küçük Hira belirlemişti değil, küçük Hira’nın yaşadıkları belirlemişti.
Kâğıdımı Deren'den sakınarak yazmaya devam ettim ve sol dirseğimi masama yasladım, avcumun içine çenemi aldım ve böylelikle parmaklarım yanağıma dokundu. Sonra bir şey oldu ve Deren kendi önüne döndü.
Apartmandan çıkmıştım ve ayaklarımda terliklerle o tiyatro salonuna gitmeye kararlıydım.
Fakirlikten utanmıyordum ama kendime de konduramıyordum, bu yüzden sert bir şekilde yazdığım terlik kelimelerini karaladım.
Çanakkale'nin bilinmeyen bir köşesindeydik. Bulunduğumuz sokakta sadece üç apartman vardı ve hava çöllerin rengini anımsatıyordu, yerler ise yol dışında, tıpkı çoraklaşmış tarlalar gibi toz topraktan ibaretti. Sonra Çanakkale Büyükşehir Belediyesinin çöp konteynırının yanında bir çift ayakkabı görmüştüm. Tam çöpün yanında değildi ama çöp konteynırının uzağında da değildi. O yeni ayakkabılar bir çöp değildi ve başkasının ayakkabısı da değildi.
Okuldan eve dönerken o ismini bile bilmediğim adamla çarpışmıştık ve bana verdiği saat ile o anı yaşadığım saat tam olarak uyuşuyordu. O ayakkabıyı aldığımda özellikle sokakta kimse yoktu ve o üç apartmana da özellikle bakmıştım. O zamanlar ıssız bir yerde oturduğumuz söylenebilirdi, bu durumda o adamın benim bu olayımı bilmesinde, tahminimce diğer iki apartmandan birinde camdan seyretmesinin payı vardı.
Sonra yüzümü buruşturdum, dudaklarımı büzdüm ve sınıf ortamında olduğumu unutmadığım için içimden inledim. O giydiğim ayakkabılar yeniydi ve o adamın bırakmış olma ihtimali, yeni öğrendiğim bilgilere göre utanç verici bir gerçek olabilirdi.
Bu kadar çok utanmaktan utanmıştım artık.
Tiyatro salonuna yürüyerek varmıştım, gösteri tamda başlıyordu, okulumuzun öğrencileri ise koltuklarında yerlerini almıştı. Nereye gideceğimi bilmediğim için herkes gibi tiyatro salonuna gösterinin izlenileceği yerden girmiştim, daha sonra yanlış yerde beklediğimi anladım ve insan doldurulmuş kırmızı koltukların arasından ilerleyerek sahnenin olduğu yere vardım.
Arkamdaki kalabalığı umursamadan ellerimi platforma bastırdım ve zıplayarak o sahneye çıktım, arkamda gülüşmeler oldu ama hiç takmadan dik bir şekilde perdenin arkasına girdim.
Küçük Hira'ya gülümsedim ve onun kimseyi takmadan özgün bir biçimde hareket edişlerinden şimdiki hâlime, insanların hakkımda ne düşündüklerini önemseyen bir tip hâline gelmeme şaşırdım.
Perdenin arkasında sahneye çıkacak ilk grup vardı, beni gördüklerinde kızdılar ama ben de oynayanlardan biriyim dediğimde gösterdikleri kapıdan içeriye girmiştim.
Arkadaşlarımı görmüştüm orada ve ilk önce bir hayaletmişim gibi beni görmemişlerdi daha sonra bir öğretmen gelmişti ve ‘İkinci sırada siz varsınız,’ demişti.
Ellerimle ağzımı kapattım ve dudaklarımı oynattım: Öylesine biriyim, sadeceyim, görünmezim, önemsizim, sıradanım, öylesineyim işte, sadece Hira'yım, bu kadarım. Gerçekten önemsizim ve görünmüyorum.
Arkadaşlarım, ikinci sırada olduğumuz için son kez telaşla hazırlıklarını gözden geçirdiler ve köşede beklediğimin farkına vardılar. Hiçbir şeyimin hazır olmadığını gördüklerinde içlerinden biri neredeyse beni dövecekti: ‘Aptal, çabuk git ve saniyeler içinde hazır ol yoksa sensiz çıkarız sahneye ve hiçbir azardan da sorumlu olmayız!’
Kıyafetimin olmadığını onlara söylemedim, eğer söyleseydim beni sahneye çıkartmazlardı. O anda karar verdiğim şey soyunma odasında beklemekti ve sıranın bize geldiği anda ise birden sahneye çıkmaktı, ancak bu zamanda sahneye çıkmama engel olamazlardı.
Bayanların soyunma odalarından içeriye girmiştim ve beklemiştim, sağ taraf aynaydı, sol taraf ise soyunma kabineleriydi. Sonra arkamdaki kapı açılmıştı ve dört genç girmişti içeriye, bu genç adamların yaşları yirmi ikilerde gösteriyordu.
Her zaman yazmayı bıraktığım yere geldiğim an zil çaldı ve bu tesadüfe hayret ettim çünkü tam zamanlamaydı. Kâğıdıma baktım: Sayfayı doldurmuştum ve hep bu sahnede yazmayı sonlandırırdım. Bu yazdıklarımın devamını getirmezdim çünkü cesaretim yoktu, cesaretim olsa bile nasıl yazacağımı bilmiyordum.
Zil çaldığı için ayağa kalktım, öğretmenler masasında bir beden göz ucuyla görünüyordu ama o kısma dikkat etmedim ve cam kenarına doğru baktım, yani sol tarafıma döndüm: Çoğu kendi hâlindeydi, bazıları ise bana bakıyordu. Aynı çatık kaşlarımla bu sefer de duvar kenarına doğru döndüm, yani sağ tarafıma baktım: Aynı şekilde bana bakanlar vardı ama kendi hâlinde olanlar da vardı. Deren'in bile bakışları üzerimdeydi ve onca sefer yazmama rağmen hiç bu kadar göz üzerimde durmamıştı.
Yazdıklarımı okuyamadıklarına yüzde bin emimdim ve sınıf kapısına doğru ilerledim, bu sırada da elimdeki kâğıdı katlıyordum. Bu kâğıt tuvalette ıslatılıp parçalara ayrıldıktan sonra imha edilecekti.
Koridora çıktım ve karşı sınıfın kapısına yaslanmış Şevval'i gördüm; Şevval ise bana değil, başını yukarıya kaldırmış bir vaziyette arkama dikkatle bakıyordu.
Arkamda bir hareketlilik oldu ve düz yürüdüğüm sırada biri koşup elimdeki kâğıdı çekip aldı ardından merdivenlere doğru hızla koşmaya devam etti.
"Hey!" diye seslendim ve şaşkınlığımı bir saniyeden kısa bir sürede atıp aceleyle merdivenlerin yolunu tuttum. Şevval ise bilgilice gülmüştü.
Merdivenlere ulaştığımda inmek için bir adım attım ve merdivenlerin altında kalan adam "Orada kal," dedi bana elini kaldırarak.
Kafeteryada karşımda oturan, yeşil gözlü olan adamdı bu ve yaralı sol kolu, üzerine giydiği yeşil şişme monttan dolayı görünmüyordu. Aynı zamanda Şevval'e sarılan adamın da bu adam olduğu Şevval'in bakışlarıyla tam kanıtlanmıştı.
"O benim kâğıdım," dedim dudaklarımı birbirine bastırarak. "Onu öylece alamazsın."
Şimdi bile göz göze gelmemiştik ve o, söylediklerimi hiç takmamış bir vaziyette ellerinin arasındaki kâğıdımı özenle katlamaya başladı. Merdivenlerden bir adım indim, bana bakmadığı hâlde bir adım geri gitti. Birkaç adım daha attım ona doğru ve o da birkaç adım geri gittiği için bir alt kata inmiştik.
"İstediğin kadar yaklaş, aradaki mesafeyi kapatamazsın," dedi net bir şekilde ve bana bakmaya başladığını tahmin ettiğim sırada ceketinin cebine koyduğu kâğıdımı izledim. Orada yazılanların tanımadığım biri tarafından okunulacak olması utanç, büyük bir utanç sebebiydi.
Ellerimle yanmaya başlayan yanaklarımı kapattım ve öfkeyle kaşlarımı çattım. "O kâğıdı bana vereceksin," dedim kesinkes bir tavırla.
Diliyle çabucak dudaklarını ıslattı ve affedersin dermiş gibi elini gövdesine koydu. "Adım, Serhat," dedi ve onun da ismini öğrenmiş oldum, üstelik ismi geçmişimdeki kişilerden dolayı sempati duyduğum bir ad çıkmıştı. "Bu boktan tanışma için üzgünüm ama kâğıdın bana lazım. Malum şartlar işte. Fakir öğrenciliğin gözü çıksın, daha kendime bir defter bile alamıyorum da."
"Dalga geçmeyi bırak!" dedim ve kaçacak olmasını umursamadan ona doğru hızlı adımlarla ilerledim.
İlk önce geri geri koştu ve eliyle kâğıdımın olduğu cebine vurdu. "Çok istiyorsan yakalarsın, yakalarsan bile alabilmek için ayrı bir güç uygulaman lazım."
Adımlarımı hızlandırsam da ona yetişemedim ve onun güçlü bedeni ve uzun bacakları olduğu için çoktan binadan çıktı, ben ise koşmadım ve durdum, utanç ile elimi yüzüme kapattım. Nu olanlara inanamıyordum.
Neden sınıfımıza ders içinde girmişti Serhat ve neye dayanarak kâğıdımı almıştı?
//
Bölümü nasıl buldunuzzzzz sonunda az da olsa okuyabildiniz onları.
Siz bu oğlanlar hakkında ne düşünüyorsunuz? En çok hangisini sevdiniz?
Sizce Gizemli Adam onlardan biri mi eğer böyle ise hangisi olabilir? Tahminlerinizi alalım :)