Hala 13. bölümün ekmeğini yiyoruz arkadaşlar eski Esma kafası artık nasıl bir şeyse son dört bölüm sadece bir bölüm ediyordu...
İlk kitabın sezon finaline yaklaştık, aklımda 2 serilik bir kitap olacağı düşüncesi var. Hatta seri isimlerini bile belirledim, bakalım neler olacak.
17 EKİM ÇARŞAMBA, 2018
"Sana çok büyük küfürler ederdim, Serhat ama dua et ki daha uyanamamışım yoksa yedi ceddin de küfürlerimden nasibini almıştı."
Serhat arabayı sürerken bu erken saate rağmen esneyememişti bile, aslında bütün gece uyumadığı, hayır, uyuyamadığı için esnemesi gerekirdi ama düşünceler sanırım insani fonksiyonlara engel olabiliyordu.
Yan koltukta oturan Yusuf "Sana diyorum," dedi Serhat'a dönerken.
"İki dakika düşünmeme izin ver," dedi Serhat sadece ve arabayı asıl binanın hemen iki bina kadar gerisinde durdurdu. Sabahın körüydü, hava daha aydınlanmamıştı ama gün Serhat için bir kez daha erkenden başlıyordu.
Hayır, gün Serhat için bir kez daha dünden başlıyordu.
Yusuf kemerini çıkarttığında etrafına bakıyordu. "Sabahtan beri düşündüğünün farkında mısın, Serhat? Pardon. Dün akşamdan beri."
Serhat arabanın motorunu kapattı ve ellerini ısıtmak için birbirine sürterken "Yeterli değil," dedi sakince. "Düzgün düşünemediğim için akışa göre hareket etme kararı aldım, mesela," derken esas binadan bir adam çıktı, işe gitmek için. "Mesela çok doğru bir zamanda buraya varmışız."
Yusuf eğildi ve postallarının bağcıklarını bağlamaya koyuldu. "Hiçbir şeyi bize tam olarak anlatmadığın hâlde nasıl bu kadar işin üstesinden gelebildiğimizi hiçbir zaman anlamayacağım, Serhat."
Serhat, elleri siyah ceketinin ceplerindeyken geriye yaslandı ve karanlık havayı seyre daldı. "Çünkü asıl bildiğimiz zaman basit gibi görünen işler bile zorlaşır çünkü detay biliriz, benim bir şeyi bilip bilmemem bir şeyleri değiştirmez ama az anlatış ile sizler daha rahat hareket ediyorsunuz ve geleceği tahmin edebileceğiniz bir veri elinizde olmadığında her şey tam raylarında ilerleyebiliyor."
Yusuf doğruldu, Serhat'a doğru döndü ama güneşin tam aymadığı havada yeşil gözleri göremedi. "Amacın ne senin?"
"Dördünüzü de yavaş yavaş işin içine dâhil etmek. Dilek'ten başladım, Arda’yı ben otobüs şoförlüğü yaparken öteki otobüsten fark etmiş olmalı ama yeterli değil, şimdi sıra sende, daha sonra yeniden Arda’da ve en son da Ufuk ama dördünüz de illaki benimle olacaksınız ve zaten bir şekilde tanışmanız da gerekiyor. Konuşmasanız bile birbirinize karşı bir göz aşinalığınız olmalı."
"Kuryeci kılığında sen de gidebilirdin ama, Serhat?"
Anlaşılamayan bir noktaya Serhat fazlasıyla derin baktı. "Beni tanıyor."
Yusuf arabanın göğüslük kısmını gösterdi. "Beynimi tam da şuraya bir yere bıraktım."
Serhat gülümsedi, arka koltuğa eğilip kurabiye kutusunu ve bir başka şişeyi alıp kucağına bıraktı.
Yusuf, Serhat'ın kucağındakileri izlerken ki düşünceli halini seyrettiğinde "Kahretmesin ki soramıyorum," dedi isyanla. "Kuryeci tipinde giyinmem ile o kurabiye kutusunu birilerine vereceğimi anlayabiliyorum ama nedenini soramıyorum işte."
Serhat hafif gülümsedi ama kucağındakilere bakmaya da devam etti. "Torpidodan bir not kâğıdı ve kalem çıkartır mısın?"
Yusuf kendisine denileni yaptığında "Şimdi bir sayfa kopar," dedi Serhat, Yusuf ise bir sayfa koparttı. "Şimdi diyeceklerimi yaz," bekledi, "Hayır," büyük nefes verdi, "yazma."
Yusuf kalemi parmakları arasında döndürdü. "Bir karar vermeye ne dersin?"
Serhat direksiyona bakarak düşünmeye devam ederken "Her şey niye bu kadar karmaşık olmak zorunda ki?" dedi ve yüzünü sıvazladı ardından cebinden çıkarttığı telefonundan birini aradı.
"Efendim?"
Serhat yutkundu. "Erkenden uyandığını biliyordum, dayı."
Serhat'ın dayısı mı var diye merak eden Yusuf, Serhat'ın telefonunda yazan isme bakmak için yan taraftan eğildi. Fırat dayım.
"Senin gibi güne erken başlıyoruz işte." Senin gibi uykusuzluktan güne dünden başlıyoruz işte.
Serhat gözlerini kapatırken başını salladı. "Dayı, rica etsem boş bir kâğıda senden istediğim bir şeyi yazıp fotoğrafını çekip bana atabilir misin?"
"Ne yazıp sana atmamı istiyorsun, evlat?"
Serhat, Yusuf'a doğru döndü. "Sensizlik zorsa yarınımı düşünemiyorum." Yusuf tam heyecanla bir şey söyleyecekken Serhat boştaki eliyle Yusuf'un dudaklarını örttü. "Sensizlik zorsa yarınımı düşünemiyorum yazar mısın dayı, kâğıda."
"Seni tanımasam âşık oldu derdim ama maalesef ki tanıyorum ve seni tanıdığım için de nedenini sorgulamayı es geçip istediğini yapacağım çünkü hata yapacağını da düşünmüyorum, evlat."
Serhat, elindeki şişeyi izledi. "Doğru söylüyorsun diyemem dayı ama yine de yanlış bir şey yapmadığıma emin olabilirsin. Sadece sana söylediğim o cümleyi bir kâğıda okunaklı bir şekilde yazıp bana fotoğrafını yollasan yeter."
Görüşürüzlü ve kendine iyi baklı konuşmaların ardından telefon kapandı, iki taraf da birbirleriyle görüşebilirdi ama kendine iyi bak kısmı karşılık olarak evet dense bile uygulamaya biraz zor dökülürdü.
Birkaç dakikanın ardından Fırat Özar kendi el yazısıyla yazdığı kâğıdı çekip Serhat'a attığında, Serhat da telefonunun parlaklığını artırdı ve Yusuf'a verdi telefonunu.
"Koparttığın not kâğıdını telefonumun üzerine koyup yazının aynısını yazar mısın?"
Yusuf denileni yapmaya koyuldu. "Bunu sen de yazabilirdin, neden sen yazmadın?"
Serhat kendisine biraz süre tanıdı, sol eli sargıdaydı. "Yaptığımın yanlış olduğunu düşünmüyorum ama işin içine sağ elimi karıştırmak istemedim sadece."
"Hayır, demek istediğimi anlamadın." Yusuf başını olumsuz anlamda salladı. "Demek istediğim bu yazıyı sen de ben de yazabilirdik, neden dayından rica ettin ki?"
"Çünkü..." Kısa bir kararsızlığın ardından Serhat devam etti. "Çünkü kurabiye kutusunu vereceğin kadın sıfır şüphe ile o kurabiyeleri dayımın yolladığını düşünmeli. Ben bazen haddinden fazla detaycı olabiliyorum mesela insanları yazılarından tanıyabilirim ama bu özellik başkaları için de geçerli mi, orasından emin olmamakla beraber bu yazıyı onun iyi tanıyacağını düşünüyorum."
Yusuf not kâğıdını Serhat'a verdi. "Kafanın içerisindeki organa hakaret olur diye sana kaçıksın da diyemiyorum ki anasını satayım."
Serhat sessiz bir şekilde not kâğıdını kurabiye kutusuna yapıştırdı ve notun en alt kısmına sadece F yazdı. Bu elbette ki anlaşılırdı ama evliliğe saygı babında ya bu kurabiyeler yenmeden çöpe atılırsa ne olurdu?
"Onu da sonra düşünürüz," diye mırıldandı Serhat kendi kendine sonra Yusuf'a verdi kurabiye kutusunu. "Sen kuryesin ve yapman gereken tek şey şu iki bina sonrasındaki apartmana girmek, ikinci kata çıkmak ve direkt merdivenin karşısında kalan dairenin ziline basmak. Yüksek ihtimalle bir kadın açar kapıyı, sen Hasret Taşdelen'e geldi dersin elindeki kutuyu uzatırken, kutuyu kadına teslim edersin sonra da gelirsin." Kaşlarını çattı. "Gülümsemeyi ihmal etme, psikolojik olarak bir sorunun olmadığını kadına hissettirmeye çalış. Otomatikman bu saatte bütün komşularının uyuduğunu ve eşinin de işe gittiğini düşünüp bir rahatlama yaşayabilir kendi içerisinde sonrasında notu yok eder tahminimce, kutuyu da aynı şekilde ve kurabiyeler de illaki yenir. Daha sonra da bu olay hiç yaşanmamış gibi davranır. Ve biraz daha detaylı tahmin yürütecek olursam da kurabiyeyi çocuklarına göstermeden bir yere saklar ve sadece kendisi yer çünkü bu kurabiyeler geceden yoktu, sabahtan birinin getirdiği anlaşılmasın diye kadın dediğim gibi saklar çünkü açıklaması zor bir durum ve bu durum da tam istediğim boyutta çünkü çocuklarının kurabiyeden yememeleri daha iyi olur."
Yusuf dudakları aralık kendi kendine konuşan Serhat'ı dinledi, dudaklarını kapatmadı sonra "Demek ki içinden hep böyle düşünüyor," diye mırıldandı ardından kapıyı açıp kurabiye kutusunu vermek için arabadan indi.
Serhat ise kucağında kalan şişeyi sol eliyle sıktı ve akışına bıraktığı olayları da yönlendirmeye çalıştı zihninde.
Saat 07.00
Ağlayarak uykuya dalmanın insan psikolojisini olumsuz yönde etkilediğine bütün kalbimle emindim ve stresi de arttırdığını düşünüyordum çünkü ben canlı örneğiydim bu durumun.
Hiçbir şekilde bu konuda bir inancım yoktu ama umarım ağlayarak uykuya daldığımın son gecesini yaşamışımdır.
Uyanmıştım ama yatağımdan kalkmak istemiyordum çünkü okula gitmek istemiyordum. Tipim değişmişti, bunu kendi irademle değiştirseydim okula dimdik gidebilirdim ama sınıfa girdiğim anda bana dönecek bütün gözlerin direkt kısa saçlarıma dokunacak olması ve saçlarımın bu hale gelmesinin benim irademle olmaması o kadar büyük bir özgüven eksikliği yaratıyordu ki bende, şu an bu yatakta sonsuza kadar saklanabileceğimi düşünüyordum.
Büyük bir zorbalık yaşıyordum, altında kolaylıkla ezilebileceğim kadar ve nasıl bu durumla baş edebileceğimi de bilmiyordum. Tek bildiğim güne başlamak istemediğimdi ve okula gitmek de istemiyordum. Yatakta kalmak, yorganın altında saklanmak fazlasıyla cazipti ve hiçbir şey yapmak istemiyordum.
Bir kez daha ağlayarak uykuya daldığımdan başım çatlıyordu, parmaklarımla şakak bölgeme baskı uyguladım ve ağrı hafiflemedi bile. Üstelik gözlerim de acıyordu.
Bir yerde gözyaşının cilde iyi geldiğini okumuştum, galiba mermer gibi bir cildim olacaktı.
Kendi kendime sinirden güldüğümde sınıfa girişimi zihnimde oturtmaya çalışıyordum. Gecenin uzun bir kısmı sanki hiç ağlamamışım gibi sınıfa dimdik ve umursamaz bir şekilde girecektim, bakışlar üzerime döndüğünde ise suçlu bir insan seçip gözlerimi o kişiden hiç ayırmayacaktım. Zaten tek yapabildiğim de bu değil miydi çünkü Serhat dışında hiçbir insandan gözlerimi önce ayırdığımı hatırlamıyordum.
Zaman geçti ama ben yataktan bir türlü çıkamadım, sıcak yorgan beni kölesi yaptı, yatağım her zamankinden daha rahat geldi, zihnimde yapacağım bütün hazırlıkları beş dakikaya sığdırabileceğimi düşündüm.
Hâlâ saçlarıma dokunamıyordum.
Yeniden ağlama dürtüsü hissettiğimde kendimi zor tuttum çünkü ağladıkça gözlerim acıyordu ve şişiyordu. Kendimi ağlamamak için motive ettim, sınıfımdakiler beni ağlayarak görseydi mutlu olurlardı diye, onların mutlu olmalarını istemediğim için ağlamamam gerekiyordu.
Yanlış düşünceler içerisinde olmama da az kalsın ağlayacaktım çünkü gözyaşı döktüğüm şey kendimi savunamayışım ve güçsüz kalışımdı, kendimi başkalarına karşı yeterli göremeyişimdi, gözyaşlarım saçlarım için akıyordu.
Doğrudan banyoya gittim ve kendimi zorlayarak buz gibi suyu yüzüme çarptım defalarca sonra odamıza girdiğimde çok hızlı bir şekilde dar, siyah pantolonumu ve mor, bu sefer uzun kollu okul formamı giymiştim, üzerime ise beyaz, kapüşonlu bir ceket geçirdim ve kapüşonu direkt kafama attım.
Saçlarımdaki siyah boya dün kısa kollu okul formama bulaştığından artık okul formam yoktu, annem çakmasın diye de okul formamı çöpe poşete sararak atmıştım.
Kısa bir kahvaltıdan sonra anneme para almak için seslendim, annem ise bana bir cevap vermedi ve onun derin bir uykuda olduğunu düşündüm. Cüzdanından aldığım parayı ise anneme ne kadar aldığıma dair mesaj attım.
Başımın ağrısı geçer diye yatağıma oturup şişemdeki suyun yarısına kadar içtikten sonra mutfakta şişemin kalan kısımlarını doldurdum ve ayakkabımı giydikten sonra kendimi dışarıya attım.
Sakin bir şekilde yürüdüğüm esnada sol tarafımdaki yokuştan bir çocuğun indiğini fark ettim, su satmak için ışıkların oraya gidecek olmalıydı.
Sanki ufak oğlan çocuğu bana bir şey söyleyecekti ama ben önce davranıp "Satıyor musun şu an?" diye sordum. Marketten almak yerine bu çocuktan suyu alacak olmam temiz bir kalbi mutlu ederdi.
Oğlan çocuğu direkt "Evet, abla," dedi. "Satıyoruz."
"Bir şişe alayım o zaman."
Oğlan çocuğu tezgâhını yere bıraktığında sırt çantasını öne getirdi ve fermuarı açtığında "Bu suluklardan da almak ister misin abla?" diye sordu.
Kaşlarımı çattığımda böyle bir şeye ihtiyacımın olduğunu düşünmedim sonra arada bir su şişesi almak yerine su matarasına evdeki arıtmadan su doldurmanın daha uyguna gelebileceğini düşündüm.
"Fiyatını uygun tutarsan alabilirim," dedim ona göz kırpıp takılarak.
Oğlan çocuğu gülümsedi ve yerdeki tezgâha baktı bir süre sonra suyu sanki bana seçerek verdi ardından ben çantanın içerisindeki siyah matarayı aldığımda parayı ödedim fakat fazladan verdim çünkü canı bir şey çekerse alabilsin istemiştim.
Oğlan çocuğu ile yan yana ana caddeye yürüdük.
"Bu saatte mi çalıştırmaya başlatıyorlar sizi?" Kaşlarım çatıktı.
Oğlan çocuğu tereddütte kaldı biraz. "Evet."
"Seni daha önce Ayrancılar'da su satarken görmedim."
Oğlan çocuğu bir cevap vermedi, benim ise elimden ne gelebilir diye düşünüyordum. "Jandarmalar geldiği zaman hep ortadan kayboluyorsunuz ya, bir kez de kaçmamayı denerseniz daha iyi olabilir senin için."
Oğlan çocuğu direkt "Aileme yardımcı oluyorum," diye savunmaya geçti.
Anlayışla ve sıcak bir şekilde gülümsediğimde "Karşıya geçmem gerekiyor," dedim. "Otobüs durağı orada. Görüşürüz ufaklık."
Oğlan çocuğu yürümeye devam ederken bana el salladı ve aşağı yürümeye devam etti.
Otobüs durağına geçtiğimde o tanıdık simaları görmekten bıktığımı hissettim ya da bugün hiçbir şeye tahammülüm olmayacaktı. Yere çömeldim ve ağrıyan başım en kısa sürede geçsin diye biraz daha su içtim çünkü benim baş ağrım bol suyu gördüğünde etkisini bitiriyordu.
Otobüse bindim, oturacak yer yoktu her zamanki gibi, beyaz kulaklıklı kadın yine oradaydı, mavi gözlü ve dimdik duran o genç bir önceki duraktan otobüse binmiş olmalıydı çünkü otobüsün en arka tarafındaydı. Onun haricinde bizim okulun öğrencilerinden çok Cansu'nun lisesindeki öğrenciler vardı üstelik Petrol Ofisinin oradan dönerken o oğlan çocuğunu su satarken görememiştim.
Her zamanki gibi bilindik yollardan geçtik, bir ara dimdik duran mavi gözlü genç ile göz göze geldik, galiba o da her gün bu saatte bu otobüste sürekli denk geldiğimizin farkındaydı. Bir ara kulaklığını takmış o kadın da bana bakmıştı, aslında o kadın herkese ve her şeye bakmaya çalışıyordu ve telefonu da yine elindeydi. Ya bir şeyler yazıyordu ya da biriyle mesajlaşıyordu.
Stresli bir şekilde durakta indim, hava hafif serindi ve grimsiydi sonra gerginliğimi yansıtmamaya çalışarak güvenliği geçtim ve kampüse girdim.
Biz buradan ne zaman gidecektik? Ve buraya gelmemizi sağlayan Gizemli Adam şu an neredeydi ve ne yapıyordu? Biz onunla tanışmış olabilir miydik? Gelecek ayın ilk pazartesisi hangi güne denk geliyordu?
Öyle böyle düşünceler içerisindeyken bir anda kendimi bizim sınıfın olduğu katta buldum ve o kadar gerildim ki eve geri dönmeyi düşündüm bir an sonra korkak olma dedim kendi kendime. Asıl bugün o sınıfa girmezsen en büyük ezik sen olursun.
Derin bir nefes aldım, ceketimin beyaz kapüşonunu başıma geçirdim ve omuzlarımı dik tutarak sınıftan içeri girdim.
Yürürken önüme bakıyordum ama etrafımı yine de seçebiliyordum, saat daha erken olduğundan sınıf dolu değildi lakin ince bir zamandaydık. Bu öyle bir zamandı ki şu an az kişi olsak da birazdan sınıf yoğun bir şekilde dolmaya başlayacaktı.
Çantamı indirip sırama oturduğumda kendimi çok küçülmüş hissediyordum çünkü öğretmen derse girdiği zaman kapüşonu çıkartmak zorunda kalacaktım ve herkes beni görecekti. Herkes Hivda yüzünden kıpkısa saçlarımı görecekti.
Gözlerimi kısa bir an yumdum sonra yine derin bir nefes aldım ardından kapüşonu indirdim. Şu an öyle bir psikolojideydim ki kimse bana bakmıyor olsa bile aslında herkesin bana baktığını düşünüyordum.
Ben bir yarışmaya katılmıştım, birçok insan koltuklarına oturacaktı ve ben sahnede konuşmalar yapacaktım. Bu özgüvenim ile mi? Kendime kısa bir an alayla güldüm. Kesin heyecandan kıpkırmızı olurdum ve kalp çarpıntım konuşmama izin vermezdi. Şu an düşününce bile aşırı gerilip heyecanlanmıştım ve terleyen avuç içlerimi pantolonuma sürttüm.
Güne edebiyat dersiyle başladık ve iki saatlik ders boyunca modum o kadar düşüktü ki ama hoca hiç fark etmemişti ve aslında ya ben bu durumu dış görünüşümle çok iyi bir şekilde gizleyebiliyordum ya da cidden önemsenmediğimden görünmüyordum.
Deren ile hiç konuşmadım ve ben konuşma başlatmasam da onun konuşma başlatmayacağını fark ettim. O umurumda değildi diyemezdim ama ben onu cidden önemseyemiyordum artık. Ve çok boş bir insandı, Hivdaların arkadaş grubuna girebilmek için birçok şey yapıyordu ve benimle de sadece arkadaşsız kalmamak için beraberdi.
Mazlum hocanın dersinde daha bir depresifleştim, hiçbir teneffüs dışarıya çıkmamıştım ve kimsenin yüzüne de bakmıyordum. Ben neden buradaydım? İnsanlar bana bakarken ne düşünüyorlardı? Ve ben neden yanlış sınıfa düşmüştüm? Diğer sınıflar da aynı mıydı? Şahsimce evet çünkü öğrenim hayatım boyunca hiçbir zaman doğru sınıfa düşememiştim. Ve kırılmıştım da çünkü Mazlum Hoca da bu hâlimi gördüğü halde hiçbir şey sormamıştı. Hiçbir hocadan beklemezdim ama Mazlum hocanın beni sorabileceğini düşünmüştüm.
Bir saat boş geçecek bir biyoloji, sonra koskoca bir öğle arası ve ondan sonra da yeniden biyoloji dersi vardı ama eve gitmemize engel olacak iki saatlik kimya dersinden dolayı okulda kalıyorduk.
İnsanlar boş ders diye etrafta dolanıyorlardı, benim bir arkadaşım olsaydı belki ben de etrafta boş boş dolanırdım ama ders çalıştım sadece, yerimden hiç kalkmadım ve arada sınıfa uğrayan insanların gürültüsünü bile duymamazlıktan geldim.
Öğle arasına girmeye beş dakika kala bir anda başıma bir ağrı girdi ama ilk kez böyle bir acı hissetmiştim başımda, sabahtan beri başım ağrıyordu ama bir anda şiddetlenmesini beklemiyordum.
5 dakikanın sonunda öğle arasına girebildik, sınıf ve koridor bir anda gürültüye boğuldu, başım resmen çatladı ve burnumun üzerinde, tam olarak kaşlarım arasındaki boşluğun biraz altında yoğun bir acı hissettim.
Elim anında o bölgeye ulaşıp baskı yaptığında burnumdan akan bir sıvı hissettim sanki, nezle olacağımı düşünebilirdim ama kontrol ettiğimde parmağımın ucunda hafif bir kan lekesi gördüm.
Çantamda peçetenin olup olmadığını hatırlamadığım halde çantamı karıştırıp elime geçen peçeteyle beraber koridora çıktım. Aniden kalktığım için mi bilmiyordum ama gözlerim kararmıştı, duvardan destek alıp biraz bekledim sonra tuvaletin yolunu tuttum.
Burnum şu an kanamıyordu, parmağıma geçen minik bir kandı ama yine de tuvalete gitmem gerekiyordu.
Tuvalet kapısına geldiğimde kolu tuttum ve indirdim ama kapı açılmadı. Kaşlarım çatıldığında kapıyı bir kez daha zorladım ama içeriden yoğun gelen kız sesleri "Bekle,", "Bir dakika,", "Sakin!" diye gürültülü sesler çıkarttılar.
İçeride erkek muhabbeti ve sevgili konuları döndüğünü işittim.
"Hayat, lütfen bir kere bile olsa kızların, erkekleri düşünmediği bir ortama sok beni," diye mırıldandığımda aşağı kata inmek için halsizce ilerledim ama bir anda duraksadım çünkü tam karşımda geniş siyah beyaz çizgili bir kazak belirmişti.
Bana ne olduğunu bilmiyordum ama bakışlarımı yukarıya kaldırdığımda çok yorgun bir şekilde baktım, Serhat'a.
Bana ne olduğunu çözmeye çalışıyormuş gibi baktı, belki de karşıdan bedenimde bir sorun olduğunu anlamak çok kolay bir hâle gelmişti.
Saçlarıma bakmadı, ayak bileğime de ve sadece gözlerimle temasını sürdürdü. Başını yana hafiften eğdiğinde gözlerim boş baksa da ona hafif gülümsedim. "Senin neyin var, Hira?"
Konuşmak istemiştim, sesimi çıkaracak hâli kendimde bulamadım ve ona birazdan bayılacakmışım gibi bakmaya devam ettiğimde sanki burun kemerimin derinliklerinde bir şey koptu, onu hissettim sonra gözlerim bir anda Serhat'ın gövdesine kaydı, çok az şaşı baktığımı hissettiğimde ise dudaklarımın üstünde bir sıvı hissettim.
Bana doğru bir adım attığında refleksle bir adım geri kaydım ve sanki burun kanaması başıma her gün geliyormuş gibi peçeteyi burnuma tuttum.
"Başını düz tut."
Büyük bir nefes verdiğim esnada başımı santimlikle yukarıya kaldırmam etrafımı dönerek görmeme neden oldu, elimle duvara tutunduğumda bana biraz daha yaklaşan Serhat'a başımı olumsuz anlamda salladım.
"Hastaneye gidelim," dedi net bir tonda.
Konuşamadım, sadece kaşlarımı kaldırıp indirebildim ve içeride dedikoduya devam eden kızlara ise sanki onları görüyormuşum gibi yandan bir bakış atıp alt kata indim.
Serhat'a bir cevap verememiştim çünkü şu an konuşamıyordum, ben neden konuşamıyordum? Her an bayılacakmışım gibi hissediyordum musluğun altında burnumu temizlerken. Kandan gelen demir kokusuna bile kayıtsız kalabiliyordum şu an çünkü ellerimdeki his bile gitmiş gibiydi, hâlâ nasıl ayakta kalabildiğime şaşırıyordum.
Kapı açıldı, gelen kişiyi tahmin etmek kolaydı ama o yöne dönmedim ve peçeteyle yüzümü kuruladım.
Şevval tam sağ tarafıma geçti o uzun boyuyla ve kendimi o kadar halsiz hissediyordum ki bedenimi geriye çekememiştim.
"Seni neden hiçbir zaman iyi göremiyorum? Neden sürekli başına bir şeyler geliyor? Neden hep tuvalette karşılaşıyoruz ve şu an neyin var?"
Bir an durdum, gözlerim başımda bir acı hissetmememe rağmen karardı, hayır, aslında etrafı simsiyah gördüm ve kalbim şiddetle attığında etraf yeniden renklendi.
Bedenimde olup bitenleri anlamadığımı belli eden şaşkın bakışlarım Şevval'i buldu. "Peki sen neden sürekli karşıma hep Serhat'tan sonra çıkıyorsun?"
Şevval gökyüzü mavisi gözlerini kısıp gülümsediği esnada gözleri yine belli bir noktaya odaklanamadı ve ben ise sarhoşmuşum gibi hareket edip tuvaleti terk ettim.
Hiçbir zaman okulda uyumamıştım ama şu anki durumum okulda uykuya dalacağımı gösteriyordu.
Sırama ulaşabildiğimde biraz daha su içtim sonra ceketimin kapüşonunu başıma geçirdim ardından dayanamadım ve başımı sıraya gömdüm. Uykuya dalmayacağıma emindim ama yine de gözlerimi yumdum ve dinlenmeye çalıştım.
Bir anda neden böyle olduğunu bilmiyordum. Bir anda burnum kanamıştı, bir anda göz kararması, bir anda baş dönmesi, halsizlik, konuşamama isteği ve ciddi anlamda kısa süreliğine bir körlük yaşamıştım tuvalette. Korkuyordum, ölmekten değil ama yine de nabzım hızlıydı.
Dinlendiğim vakit sakinleşmiştim ama başımı kaldırdığımda yeniden o belirtilere yakalanacağımı anlayabiliyordum.
Öğle arası uzanarak geçti, bir sonraki boş biyoloji dersi de aynı şekilde sonra gürültülerden ve geçen uzun bir aradan sonra kimya dersine gireceğimizi anladım.
Gözlerimi açtım, karanlığı gördüm, biraz bekledim nefeslenerek sonra başımı kaldırdım ve kapüşonu indirdim. Yaklaşık iki saat kadar aynı şekilde durmuştum ama uykuya dalamayacağıma emindim zaten.
Kimse beni sormadı, ben kimseye bakmadım, Elif Hoca içeriye girdiği esnada ise daha yeni kitap ve defter çıkartmıştım.
Kimya en sevdiğim dersti ama şu an öyle bir hâldeydim ki bir an önce okulun bitmesini bekliyordum. İlk ders Elif Hoca yine karakterini belli edecek şekilde işlemişti dersi. Katıydı, mesafeliydi, çalışkan öğrencileri tespit etmeye çalışıyordu ve ben bugün de pısırıktım. Neden acaba?
Teneffüs vakti yine kısa bir körlük yaşadım sanki, kalbim kulağımda attığında neden etrafın aniden karanlık olduğunu sonra da aydınlandığını çözemiyordum. Bana ne oluyordu? Zehirlenmiş miydim acaba ve ne dokunmuş olabilirdi ki? Eve gitmeye korkuyordum bu hâlde, anneme ne söyleyeceğimi bilmiyordum, benimle ilgilenirler miydi öte yandan kendi kendime iyileşmeyi umuyordum.
Biraz daha su içtiğim esnada başım resmen çatladı, sanki kafamın içindeki küçük telcikler kopuyordu.
"Ağlayacağım," diye mırıldandım gerçekten ağlar bir pozisyona geldiğimde ve bir elim dudağımı kapattı.
İkinci ders de aynı şekilde geçti, Elif hocanın gözüne giremiyordum çünkü sorduğu soruların cevaplarını bilsem bile konuşacak gücü de cesareti de kendimde bulamıyordum. Yaptığım tek şey çevremde olup biteni anlasam da hiçbir şeyi göremiyormuşum gibi bakmaktı.
Dersin bittiğini gösteren zil çaldığında sevinirim sanmıştım ama gerilmiştim çünkü bu hâlde eve gidersem ne olurdu bilemiyordum. Aslında en önemli detay bu halde eve ulaşabilecek miydim sorusuydu.
Annem benimle ilgilenir miydi? Beni sorumlu tutar mıydı? Bir anda bedenime ne olmuştu? Hastaneye gitmeli miydim?
İçimdeki şiddetli dürtüyle Müge'yi aradım ve resmen saniyeler içerisinde ne yapacağımı planladım.
"Buyur kuzen?"
Müge'nin sürekli telefonun başında bekliyormuş gibi mesajlara ve aramalara hızlı bir şekilde dönmesine bayılıyordum.
"Okulda mısın?" diye hâlsizce sordum çantamı toparlarken.
"Evet, bir şey mi oldu?"
Üzerine bir kez daha düşünmedim bile. "Size geleceğim."
Bir çığlık koptu ardından "Gel!" diye bağırdı Müge. "Başına benim kadar taş mı düştü, Hira? Ve bu arada annem ve babam geç gelecekler bugün ve ev bize kaldı!"
Müge'nin ani tepkilerine gülerek karşılık vermiştim.
"Beraber zaman geçireceğiz. Aaah! Çok mutluyum!"
"Çığlık atmaz mısın lütfen," dedim ağlarcasına çünkü kulağımdan giren her sese hassaslaşmıştım. "Ne zamana evde olursun, tahmini?" diye sordum onun hâlâ okulda olduğunu bilerek.
"Ah," dediğini işittim. "Kursum vardı bugün." Bekledi. "İki saatlik hem de, ilk derse girerim ikincisine girmem yani zorlarsam bir buçuk saate evde olabilirim." Duraksadı. "Olurum."
Çantam sırtımda ve bir elim alnımda sınıftan çıktığımda "Anahtarlar?" diye sordum.
"Anahtarı bu sefer apartmanın camının dışına koymuş olabilirim." Yine duraksadı. "Yani kesin oraya koydum, koymuşumdur, başka ihtimal yok, anahtarlar orada, yani oradadır, kesin oradadır canım."
"Tamam," dedim sesimi düzgün çıkartmaya çalışarak. "Belli ki hatırlamıyorsun, sizin eve ulaşmayı başarabilirsem yine haberleşiriz."
"Ok."
"Yok yay." Gözlerimi devirdim, gözlerimi devirmem gözlerimi acıtmıştı. "Neyse, tamam. Görüşürüz o zaman."
Telefonu kapattığımda merdivenlerden iniyordum, biraz zaman geçtiği için merdiven inen fazla insan yoktu ama merdiven inen az insan da yoktu.
Koridorun ilerisinde başım döndüğünden sırtımı duvara verdim, sol taraftan dönüldüğünde binanın çıkış kapısına ulaşabilirdim ama önüme bir gölge çöktü.
Giydiği siyah beyaz çizgili kazağından karşımdakinin Serhat olduğunu anlamıştım ama o kadar gücüm yoktu ki yaslandığım duvardan kendimi çekemiyordum.
İçmediğime emindim, hayatımda hiç içmediğim için sarhoşluğun nasıl bir his olduğunu bilmiyordum ama öte yandan şu an sarhoş gibi olduğuma da emindim.
Gözlerimi yorgunlukla kaldırıp neon yeşili gözlerle bakıştığımda Serhat'ın saçlarıma baktığını fark ettim. Konuşmuyordu, karşımdaydı ve sadece etrafımı kapatıyordu.
Kaşlarım çatılı bir hâlde ona dik dik baktığım esnada sol elini, sargıdaki elini bana, hayır saçlarıma doğru uzattı ve ileride bir yerlerde Hivda'yı gördüm.
Gerilerek geri gitmeye çalıştım, arkamın duvar olduğunu algılayamadığım zaman ise "Dur," dedim nefeslenerek sonra şaşkın bir şekilde yine o yöne baktığımda Hivda'yı göremedim.
Serhat da aynı şekilde kaşlarını çattı, gözlerime baktı, düşündü, ben yutkunduğumda elimi kaldırıp saçlarımı koruyacak gücü kendimde bulamayarak etrafa her an yardım isteyecekmişim gibi baktım sonra Serhat yine saçlarıma baktı, hayır, sadece saçlarımdaki bir noktaya kilitlendi.
Kendimi koruyamayacağımı anladığım zamanlarda etrafımdan isteyeceğim yardım bile geri teperdi, nasıl bir kafadaydım bilmiyordum ama tam olarak bunu düşünüyordum.
Biri beni önden itse arkamda beni tutacak kimse olmadığından boşluğa düşerdim; biri beni arkamdan ittirse önümde beni alayla izleyen insanlar beni tutmamak için toplu hâlde geri çekilirlerdi. İşte bu kadar kimsesizdim ben.
"Örümcek," sesiyle irkilmedim ama bakışlarım yoğunlaştı. "Duvarda örümcek vardı ve saçlarına geliyordu."
Kaşlarımı kaldırdığımda "Her neyse," dedim onun gövdesine bakarak. Kendimde değildim, artık kesin bir şekilde anlayabiliyordum. Elim bir yeri gösterdi, galiba arkamı. "Gi-diyorum. Aynen. Gidiyorum."
Döndüğüm esnada o bölgede Hivda'yı yine göremediğimde binadan dışarıya attım kendimi.
Serin hava hiçbir şekilde iyi gelmemişti aksine irkilmiştim, sanki ateşi olan birine soğuk suyla duş aldırmak gibi hissettirmişti.
Okul içinde sarhoş gibi yürümemeye çalıştım, başarabildim mi bilmiyordum ama kampüsten çıkmayı başardığım gibi öze dönmüştüm, sarhoş adımlara.
Üst üste bedenimde zararlar meydana geliyordu: Ayak bileğim, saçlarım, başım, gözlerim ve şimdi ise bütün vücudum.
Gelen ilk otobüse binebilir miydim bilmiyordum ama yürümeye asla mecalim yoktu, o yüzden okulun karşısındaki durakta bekledim ve kaldırıma çöktüm. Durak kalabalık mıydı ona bile dikkat edemiyordum çünkü sürekli gözlerim kararıyordu, başım dönüyordu.
Etrafıma bomboş baktığım esnada çocuk parkının orada zihnimin en karanlık köşelerinden birine ait olan o köpeği gördüm hatta köpekleri ve kalbim sıkıştığında bacaklarımın bile titrediğine şahit oldum korkudan. Sert bir yutkunuşun ardından yine o yöne baktım ama o köpek sürüsünü göremedim.
Rahat bir nefes almak istemiştim ama ya o köpekler arkama geçmişlerdiyse? Öyle bir ürkmüştüm ki şu an kaldırımda küçücük olmuştum, ne kadar ufalırsam o kadar görünmem mantığıyla.
Kollarımı bacaklarıma sardığım vakit zaman kavramını yitirmiştim, duraktaki insanları görmüyordum, kaç tane otobüsün gelip geçtiğini bilmiyordum, saatin kaç olduğuna bakamıyordum.
“Çıldıracağım,” dedim isyan edercesine. “Bu kadar problem bünyeme çok fazla.”
Terden alnıma yapışmış saçlarımı geriye ittiğimde büyük bir nefes alıp doğrudan ilerime bakmıştım ama başımı hiç kaldırmamış olmayı dilerdim.
Yolun karşısındaki duraktaydı, yüzünü siyah maskeyle gizlemişti ama çevredeki hiçbir insan bu tuhaflığa bir tepki vermiyordu.
Delirdiğimi hissettiğimde gözlerimi ovuşturdum ve yeniden karşıya baktım ama bu sefer Gizemli Adam’ı görememiştim.
“Kafayı yedim,” diye inledim çaresizlik içerisinde. “Aklımı oynatacağım.” Nefeslendim. “Gerçi akıl mı kaldı ki?”
Oturduğum yerden hafif ileri geri sallandığım esnada 712’nin geldiğini gördüm ve normal insanlar gibi ayağa kalkmaya çalıştım, tam anlamıyla başarılı olduğum söylenemezdi ama otobüse binebilmeyi başarmıştım en azından.
Oturacak yeri bırak şoför ile yan yana seyahat ediyorduk. Tanıdık simalar seçebiliyordum her zamanki gibi, bizim okulun öğrencileri çoğunluktaydı, diğer liselerden öğrencileri otobüse alamıyorduk, fazla sıkış tepiştik, bir ara midem bulanıyordu, bir ara terler boşaltıyordum ama bir ara Dicle durağında inebilmiştim.
Elimi boynumdan enseme doğru sürttüğüm esnada düğmeye basmıştım ve bana yeşil yandığında ise karşıdan karşıya geçtim, Mügelerin sitesine girmeden önce ise Serhat’ın oturduğu Storia Konakları sitesine bakmıştım ardından o sitenin önünde mavi bir Suv gördüm. 35 SRK…
Beynim her konu için yetersiz kalıyordu artık, düşünebilirdim, ki düşünmeliydim de ama önce bilincimi toparlamam gerekiyordu. İlk önce neden sürekli çevremin bir anda siyahlaşıp sonra kesik kesik renklendiğini çözmeliydim.
Mügelerin binasına girdim, kendimi asansöre attım ama aynadan kendime bakamamıştım. Anahtarları koridor camının dışında bulduğumda ise kapıyı güç bela açabildim, ayakkabımı ne ara çıkarttığımı hiç bilmiyordum ve içeriye adımladığım esnada ise bu sefer gerçekten dengemi sağlayamadım ve yere çakıldım.
Kahkaha atıyordum sadece, delirmişçesine hem de sonra nasıl başardım bilmiyordum ama sırtımdaki çantamdan kurtulduğum gibi kendimi Müge’nin yatağına atmıştım.
Şu an ne olduğunun öyle farkındaydım ki korkudan gözlerimi açamıyordum ama yine de nabzım son hızındayken kısa bir an gözlerimi açıp kapattım: Hiçbir şey görmemiştim.
O kadar gergin, stresli, korku dolu ve titrer bir vaziyetteydim ki asla sağlıklı düşünemiyordum. İçmediğime emindim, sarhoş gibiydim ve gözlerim görmüyordu yani ben sahte alkol mu içmiş oluyordum?
Bulunduğum odada biri sanki çalışma masasına çarptığında gözlerimi açtım bir anda yeniden ama hiçbir şey göremediğim için yorganı başıma kadar çektim. Dişlerimi sıkıyordum ve eve girerken arkamdan kapıyı kapatıp kapatmadığımı hatırlayamıyordum bile.
Belki yanlış duymuşumdur diye korkarak sese odaklanmaya çalıştım ve bu sefer de bir kâğıda bir kalemin sürtülme sesini işittiğimde “Sen misin, Müge?” diye sordum.
Sanırım ağlayacaktım çünkü gerçekten kaldıramıyordum. Koku solumaya çalıştım ama farklı bir koku da yoktu ki odada.
Ben sanırım cidden delirmiştim çünkü şu an ne yaşadığımı o kadar çözemiyordum ki her şey tamamen bir kördüğümdü.
Sakin kal dedim kendi kendime, durakta beklerken dışarıda tuhaf halüsinasyonlar görmüştün, belki şu an da öyle anlardan birindesindir. Sakin kal, Hira çünkü geçecek. Ne zaman ve nasıl bilmiyorum ama şu zamanları atlatacaksın.
Birinin, gerçekten de birinin saçlarıma dokunduğunu hissettiğimde öyle gerildim ki yutkunamadım ve tükürüğüm boğazımda kaldı sonra yatakta doğruldum öksürmeye devam ederken, gözlerim açıktı ama etraf yine kapkaranlıktı.
Çığlık atmak istiyordum, saçlarıma kimsenin dokunmadığını ve sadece his yanılsamalarını hissettiğimi düşünmeliydim, şu anın gerçekliğine inanmamalıydım.
Gözlerim açıkken etrafı görebiliyormuşum gibi davrandım zihnimde Müge’nin odasını ezbere bildiğimden daha sonra yanıldığımı düşündüm, ya da öyle düşünmek istedim ve yorganı kafama kadar çektiğim gibi uyumayı denedim.
İçim çok sıkıntılıydı, fazlasıyla gergindim, kendimi çok kötü hissediyordum ve her ne kadar dış dünyayı göremesem de gayet de gerçekçi kabuslar görebiliyordum. Bir ara kâbus görebildiğime bile sevinebiliyordum çünkü bir şeyleri en azında görebiliyordum.
Zamanın son sürat aktığını hissettiğimde tek kişilik yatağın bir tarafında bir hareketlilik hissettim ve uykumdan uyanır gibi oldum ama bütün gün yaşadığım her şeyi kötü bir rüyaymış gibi hatırladığımdan gözlerimi açmaya korkuyordum.
“Uyandın mı?” diye sordu Müge. Müge mi?
Sevinçle gözlerimi araladığımda Müge’nin yüzünü tam karşımda görmeyi beklemiyordum. Bekle, görebiliyordum. Ellerimle başımı tuttum ama baş ağrısı da kalmamıştı.
“Uyandım da,” dedim sakin bir şaşkınlıkla. Dişlerimi sıkıyordum farkındalıklardan ötürü. “Sen ne zaman geldin ki?”
“Yarım saat önce,” dedi Müge, sırtüstü uzandığında esneyerek gerilme evresine geçti. “Seni uyurken gördüğümde yanına kıvrılıp uzandım ben de.”
Sakince nefeslendim ve bugün neler yaşadığımı idrak etmeye çalıştım. Hiçbir ayrıntıyı çözemiyordum.
“Müge,” dedim bir anda ve zihnimi toparlamaya çalıştım. Çalışma masasına biri çarpmıştı ve biri çalışma masasında kâğıt ve kalemlerle bir şeyler çiziyordu, en azından bu sesleri ayırt edebilmiştim. “Geldiğinde hiç ders çalışmış mıydın?”
Müge siyah gözlerini devirdiği esnada hohlamıştı. “Sence ben okuldan geldiğim gibi ders çalışmaya oturacak kadar inek miyimdir?” Yatakta bana doğru yan döndü. “Ve sen sırt çantanı koridora atacak kadar mı yorgundun ki? Okul çantanı odaya getirdim ben de koridorda yere atılmış gördüğümde.” Ardımdan kapıyı kapatıp kapatmadığımı Müge’ye soramıyordum ama Müge eğer arkamdan kapıyı kapatmamış olsaydım dile getirirdi. “Ve bir de dolapta yemek olması lazım, çok açım ve eğer iki dakika içinde kendine gelip yataktan kalkmazsan kolunu kemirmeye başlarım haberin olsun.”
Sindirmek, idrak etmek artık doğru kelime her neyse bir süre ertelemeyi düşündüğümde yatakta doğruldum ve yorganı ayaklarımla itekledim.
“Mutfağa gidiyorum,” dedi Müge yataktan zıplayarak inerek. “Dolaptaki yemeği ısıtayım da yiyelim, cidden çok açım.” Kapıdan çıkarken bana doğru döndü ama mutfağa doğru ilerlemeyi de ihmal etmiyordu. “Dolabımdan kendine rahat bir şeyler al ve mutfağa gel, Hira.”
“Tamam,” dediğimde yüzüncü kez yutkundum ve komodinin üzerindeki telefonumu gördüğümde buraya geldiğimi anneme haber etmediğimi hatırladım.
Sıkıntıyla telefonu elime aldığımda parmağımı okuttum ve telefonum annemin mesaj sayfasında açıldı doğrudan.
“Şaka mı?” dedim yüzümü buruşturarak. “Ama ben anneme mesaj atmamıştım ki?”
Ağlar bir pozisyonda anneme attığım mesajı okudum: Ben Mügelere geldim anne, haberin olsun.
Parmaklarımı saçlarıma geçirdiğimde “Ben böyle bir mesaj atmadım ki ama,” diye isyan ediyordum üstelik annem mesajıma cevap da vermişti.
Annem: Bizde gelcez kadeşlernle
Kafayı yemişim gibi sallanıyordum. “Her şey bir şaka olmalı, her şey bir şaka olmalı, her şey büyük bir şaka olmalı.”
Demek ki halüsinasyon görmemiştim ama kim şifremi bilip de anneme bile mesaj atabilmişti ki? Benimle uğraşan kimdi? Eve kim gelmişti? Neden bir anda etrafımı görememiştim? Bana ne dokunmuştu? Aykırı hiçbir şey yememiştim bugün üstelik ve gerçekten artık hiçbir şeyi algılayamıyordum. Beynimi yetersiz hissetmeyi isterdim ama maalesef ki bünyemin zorlandığının farkındaydım.
Telefonumu komodinin üzerine bırakacağım esnada telefon kılıfımın arkasında bir şişkinlik hissettim ve kılıfı çıkarttım sonra yatağa bir kâğıt düştü.
“Kaldıramıyorum artık,” dediğimde nefesimi veriyordum sonrasında başımı olumsuz anlamda salladım. “Delireceğim, belki de çoktan delirdim bile.”
‘Dikkat çekmemeye çalışarak aslında en büyük dikkati çektiğinin farkında değilsin. :)’
Yanılmamıştım, eve biri girmişti ve çalışma masasında bunları yazmıştı.
‘Hiçbir zaman hata yapmaktan çekinme çünkü insana doğruyu öğreten asıl etmen hatalarıdır.’
‘Kimseden nefret etme ama herkese öfkelen.’
Bu kişi her kimse telefon şifremi bilen biriydi ama telefon şifremi kimseye söylemediğime emindim daha sonrasında ise kâğıda yazılmış bu yazı hiç tanıdık değildi, Gizemli Adamlar not bıraktıklarında altına yazdıkları AR yazısından notu onların yazdıklarını anlayabilmiştim ama bu kâğıtta öyle bir ipucu bile yoktu.
Kafamda hiçbir şeyi toparlayamadığımda yataktan kalktım ve Müge’nin dolabından kendime gri bir eşofman ve açık lacivert bir sweat alıp giyindim. Hiçbir detayı düzene sokamıyordum, hiçbir işin içinden çıkamıyordum ve çok yorgun hissediyordum.
Müge ile yemek yediğimizde bütün bir günü bir rüya gibi hatırlıyordum, sanki güne yeni başlamıştım ve yediğimiz akşam yemeği bir kahvaltıydı.
“Annemler geleceklermiş buraya.”
Müge olumsuz bir ses çıkarttı. “Annenler buraya gelmezler, Asude teyzelere giderler ama biz burada takılmaya devam ederiz.”
“Haklısın,” dedim başımı sallarken.
Müge yüzüme dikkatlice bakıyordu. “Keyfin yok gibi, neden?” Saçlarımı özellikle dile getirmemişti.
Müge’ye döndüğümde gülme ihtiyacı hissediyordum. “Sana zahmet okumuş kadın esprisi yapar mısın?” dedim istekle. “Bir arkadaş küfretmek istemiyor da.”
Müge kahkaha attığında “Ağzına sıçmışlar diyemedi tabii, okumuş kadın,” dediği gibi ben de kahkaha attım.
Günün geriye kalanı mutfağı toparlamakla, bir bölüm Esrarengiz Kasaba izlemekle, benim olmayan aşk hayatım ve Müge’nin inişli çıkışlı aşk hayatını konuşmakla geçti.
Ne tesadüftür ki biz tam ders çalışacakken annem aradı ve ders de çalışamadık.
“Efendim, anne?”
“Biz Asude teyzenlerdeyiz,” dediğinde annem Müge de haklıydım işareti yapıyordu kendisini göstererek. “Buraya gelin ikiniz de, Fırat ve oğlu da burada hem.”
Telefonu kapattığımda “Ne alaka a-” dediğinde ona, Müge’ye baktım ve edeceği küfrü durdurdu.
“Ne alakaysa işte,” dedim nefesimi verirken. “Boş ver ya.” Yüzümü buruşturdum. “Ders çalışalım bence, bir iki saat geç gideriz ve hiçbir şey de olmaz.”
Müge beni başıyla onayladığında kelime ezberi yapmak için yatağına geçti ama ben hangi dersi çalışacağım diye düşünüyordum. Fizik dersini es geçtim, kimya zaten bendeydi sonra biyoloji ezberi yapmayı daha mantıklı buldum.
Müge ile dakikaları deviriyorduk ama bütünüyle ders çalışmamıştık çünkü sohbet sarıyordu. Boş yapıyorduk sonra kendimizi ikna edip ders çalışıyorduk sonra yine boş yapıyorduk. Müge ile iyi anlaştığımızı düşünüyordum, kafa yapılarımız aynıydı, hâlden anlayabiliyordu ve gerçekten Müge’yi çok seviyordum.
Saatleri devirmeye başladığımızı ve havanın karardığını fark ettiğimizde Asude teyzemlere gitme kararı almıştık çünkü annemlerin yanına gitmeliydim, daha burada mı kalacağımızı ya da babamın mı gelip bizi alacağını bilmiyordum.
Eşyalarımı toparladım ve Müge ile dışarıya çıktık, hava bütünüyle kararmıştı ve sokak lambaları yanıyordu sonra park hâlindeki araçları geçip Asude teyzemlerin oturduğu binaya girdik.
Müge zile bastığında ben de kapının önündeki ayakkabıları inceliyordum. Anneminkiler, kardeşlerimin ayakkabıları ve köşeye özenilerek konmuş iki erkek ayakkabısı. Biri Fırat amcanındı ve öteki ayakkabıyı da Anıl’ın ayaklarında görmüştüm.
Kapıyı Zilan açtığında Müge “Seni çirkin şey,” dedi küçük kıza yüzünü buruşturarak ama Zilan da altta kalmadı ve Müge’ye sertçe vurarak kaçtı.
“Hiç sevmiyorum şu küçük şeytanı.”
Yutkundum sonrasında “Ne tesadüftür ki ben de,” dedim karşılık olarak.
Müge ile çekinceyle salona geçtiğimizde Asude teyzem ile selamlaştık resmi bir şekilde sonra da Fırat amcaya uzaktan selam verdiğimde Anıl’a da “Merhaba,” dedim resmiyetle, sanki hiç üniversitede denk gelmiyormuşuz gibi.
Müge Fırat amcaya içten bir şekilde selam verdikten sonra Anıl’a yapay ve çirkin bir gülümseme yolladı fakat Anıl Müge’nin aksine Müge’ye içten gülümsemişti.
Salonda Müge ile yan yana oturacak yer bulamadığımızda Müge bana kafasını salladı ve salonu terk ettik fakat oturma odasına girişimizi daha bismillah diyerek yeni yapmıştık ki Asude teyzem arkamızdan seslendi.
“Kızlar bakkala ekmek almaya gidip gelebilir misiniz?”
“Hayır.” Cevap Müge’den çıkmıştı. “Gamze ve Cansu gitsin bakkala.”
Asude teyzem bana döndüğünde ona hayır diyemedim çünkü onlarla Mügeler kadar samimi değildik.
Teyzem fırsattan istifade parayı elime tutuşturduğunda Müge bana gerçekten mi dercesine bakıyordu, yüzü beş karıştı.
Müge ile koridora çıktığımızda “Ben de geleceğim, ben de!” diyen Zilan bir anda önümüze geçti ve bizden önce davranıp dış kapıyı açtı.
“Oho,” dedi Müge isyanla. “Ben gelmiyorum, kardeşim.”
Ne yapacağımı bilemediğimde “Zilan da sizinle gelsin, kızlar,” diye seslendi Asude teyzem.
“Zıkkım yiyin,” diye bastırılmış bir sesle konuştu Müge ve ayakkabılarımızı giydiğimizde “İçeri geç, Zilan,” dedi Müge sert bir tonda.
“Hayır.” Zilan kollarını göğsünde kavuşturdu ve inatçı bir tavır takındı. “Ben de sizinle bakkala geleceğim.”
“İçeri geç, Zilan,” dedi Müge bir kez daha.
“Hayır!”
“O da gelsin bizimle, Müge,” dedim ortamı yumuşatmak adına. “Ekmek alıp geleceğiz sadece.”
Müge beni hiç duymadı ve sadece elimdeki parayı aldı. “Zilan,” dedi sabırla. “İçeri geçiyor musun yoksa bakkala mı gitmek istiyorsun?”
“Bakkala!”
“Peki madem.” Müge parayı küçük kıza verdi. “ Ben gitmiyorum bakkala. Sen tek başına gidebilirsin küçük şeytan.”
Zilan ağlar gibi olduğunda Müge’ye vurdu.
Ben hala saf saf ne yapacağımı düşünüyordum. “Bu karanlıkta bu küçük kızı tek başına bakkala mı yolluyorsun, Müge?”
“O cin gibi,” dedi Müge direterek ve ayakkabısını çıkarttı. “Kötü çocukların başına kötü bir şey gelmez, Hira. Merak etme ve ben bakkala gitmiyorum, sen de bırak da Zilan o çok gitmek istediği bakkala tek başına gitsin.”
Müge içeriye geçtiğinde Zilan da parayı yere atarak ve ağlayarak içeriye girdi.
“Buna inanamıyorum.” Garip bir ifadeyle yerdeki parayı aldım ve bakkala gitmek için merdivenlerden indim. “Gerçekten hiçbir şeye inanamıyorum.”
Bakkalın yolunu tuttuğum esnada kendi kendime ben bugün nasıl ölmedim ya diyordum.
Etraf karanlıktı ve hava da serindi, tepemde ise çok az yıldız vardı.
Tekelden altı ekmek alıp kasaya geçtiğimde sağ tarafımdaki kapı açıldı ve içeriye giren kişinin Serhat olduğunu gördüğümde nedense artık şaşırmıyordum gerçi bu sefer şaşırmamam da gerekirdi çünkü onun evi buradaydı.
Serhat beni fark etti mi bilmiyordum ama alkol reyonlarına gideceği esnada durdu ve bütünüyle bana döndü.
Yutkunmaktan kendimi alıkoyamadım çünkü çok ama çok kötü görünüyordu. Yorgunluktan bayılacakmış gibi bakıyordu en basitinden sonra gözlerinin içi kıpkırmızıydı. O da aynı benim gibi gri eşofman giymişti ve üzerinde de lacivert bir sweatshirt vardı. Sweatshirtinin üzerine naylon, geniş, siyah bir ceket giymişti, sol eli her zamanki gibi sargıdaydı ve gür saçları da tıpkı görüntüsü gibi darmadağınıktı.
Serhat’tan bakışlarımı kaçırdığım esnada Serhat ise bir bana bir de alkol reyonlarına baktı, ikilemde kalmış gibiydi sonra büyük bir nefes verdi ve sol tarafıma geçti.
Para üstünü aldığım esnada ne yapacağımı bilememiştim mesela selam verse miydim ya da direkt tekeli terk mi etmem gerekiyordu?
Serhat bir tur daha büyük bir nefes verdi ve bana döndü direkt sonra yorgunlukla ama içtenlikle gülümsediğinde demin ona selam vermeden buradan kaçıp yok olma düşünceme utandım. Yine de onun neon yeşili gözlerine bakarken ben de gülümsemiştim.
Serhat önündeki reyona göz gezdirdi ve naneli sakızlardan sonra birkaç çeşit de çikolata aldığında onu bekleyip beklememe konusunda kararsızdım çünkü evine giden yolu kullanmayabilirdi.
Yutkunup bir adım geri gittiğimde “Bekleyebilirsin,” dedi sakince ve dudaklarımı birbirine bastırıp onu bekledim. Ne aldıysa siyah naylon ceketinin sol cebine tıkıyordu.
Temassızdan geçtiğinde bana doğru döndü ve onu o yorgunluğuna rağmen çok devasa ve güçlü buldum hatta onun güçlü ve dik duruşu bana ağır geldiğinden kasaya bakan amcayla göz göze gelmiştim.
“Çıkalım mı dışarıya?”
Başımı olumlu anlamda salladığımda yan yana tekelden çıkmıştık.
Serhat birçok noktadaydı, bunu biliyordum ve hep bana yardımcı olma tarafındaydı. Kasıtlı olarak bana bir kez bile zarar verdiğini hatırlamıyordum. Serhat sakindi, sinsiydi, zekiydi, detaycıydı da ama güven de veriyordu garip bir şekilde. Sanki bütün kötülükleri ondan beklemeliydik ama ondan bütün iyilikleri de görebilirdik.
“Nasılsın?” dedi Serhat yavaş bir tonda. Beni tıpkı Müge gibi anlamış olmalıydı, saçlarımı da sabahki hasta halimi de sormuyordu ve buna sevinmiştim.
Onunla yan yana yürürken etrafta tanıdık hiçbir insanın çıkmaması için dua ediyordum. “İyiyim, sen?” İyiyim demiştim sonra kendime güldüm çaktırmadan.
Dudaklarını yaladı. “Dürüst olmak gerekirse her zamankinden biraz daha kötü.”
İnsanlar normalde iyiyim cevabı verirlerdi ve Serhat’ın kötü olmasını dile getirmesine şaşırmıştım. Dürüst davranmıştı. “Neden ki?”
Ağırca yutkundu ama sonra belki de birazdan kuracağı cümlesine gülümsedi. “Sen de şimdi laf taşıması falan yaparsın kaldıramam güven problemlerim var zaten.”
Enteresan ama komiğime kaçan cümlesine ben de aynı onun gibi gülmüştüm. Bu karanlık ve serin havada onunla yürüyüş yapmak kendimi şanslı hissetmeme neden olmuştu.
Siteye girdiğim esnada onun Storia Konaklarına girmemesine şaşırmıştım çünkü benimle geliyordu. “Sen eve gitmiyor musun?” Sonra teyzemlerdeki Anıl’ı hatırladım. “Anıl’ı mı bekleyeceksin?”
Kaşları çatıldı. “Anıl ne alaka?”
Siteye girmiştik, parkın oraya gelmiştik sonra bu durumu hiç konuşmadığımız halde banka doğru yürüdük, Serhat ile banka yan yana oturduğumuzda ise saçlarımın boya olduğu gün kendimi o çocuk parkında Serhat ile yan yana otururken anımsamıştım. Hayat çok enteresandı, oturuş aynıydı, ortam hemen hemen benzerdi ama farklıydı da işte.
“Biliyorsundur diye düşünmüştüm,” dedim ekmek poşetini sağ tarafıma aldığımda, Serhat tam solumdaydı. “Anıl babasıyla teyzemlere gelmiş yine, evdeler şu an.”
Serhat ne düşündü bilmiyordum ama sonra yumuşadı ve “O zaman eve gitmeden önce,” bekledi, “Neyse, akışta kalalım her zamanki gibi,” dedi ama ben her zamanki gibi hiçbir şey anlamamıştım.
Konuşmuyorduk ve o esnada ise sessizce düşünüyordum, tıpkı Serhat gibi çünkü onun da bir şeylere dalarak detaylı düşünceler içerisinde olduğuna emindim.
Bir tur daha düşündüm ama bugünü değil, Serhat ile karşılaştığımız andan itibaren olan kısımları ve o laf taşıması mı demişti?
“İyi olmadığını söylemiştin Serhat ve belki de nedenini anlatacaktın ama sonra laf taşımasından bahsettin.” Başımı sola çevirdim ve aynı anda birbirimize baktık, o benden bir devam cümlesi bekliyordu ve ben ise çatık kaşlarla ona sorgularcasına bakıyordum. “Ben laf taşıması yapacak bir insan gibi mi duruyorum?” Başımı salladım. “Alınmadım elbette ve düşünceni değiştirmeye de çalışmayacağım ama sadece şunu söyleyebilirim ki,” duraksadım ve bakışlarımı bilmem kaçıncı kaybedişle sola doğru döndürdüm. “Gerçi evet, kim olursa olsun o kim denilen insanlara hiçbir zaman güvenmemek lazım, haklısın yani.”
Serhat ile oturmak, Serhat ile karşı karşıya gelmek öyle stresliydi ki çünkü Serhat tam olarak insanın gözlerinin içine bakıyordu kesintisiz bir şekilde ve onunla uzun süreli bir göz teması içerisinde olmak imkansızdı resmen, bütünüyle baskı altında hissediyordu insan kendisini.
Sol bacağım sağ bacağıma göre daha sıcaktı sanki ve kalbim de öyle çünkü her ne kadar hava serin olsa da ortamın sıcak bir samimiliği vardı.
“Sence,” dedi Serhat ve sağ elini ceketinin cebine koydu, sanki cebinde bir şey sıkıyordu. “Bir insanın güven duygusu neden körelir?”
Normal bir insandan alsaydım böyle bir soruyu düz bir şekilde cevaplardım ama solumdaki insan Serhat’tı ve asla düz olamazdım çünkü kritik bir soru sormuş gibiydi.
Düşünme zamanı yaratmak adına dudaklarımı yaladım. “İnsanlar doğuştan mı kimseye güvenmiyor sanıyorsun?” diye sorduğum esnada düz önüme bakıyordum ama Serhat asla bakışlarını üzerimden çekmiyordu. Serhat soruma bir cevap vermek yerine dikkatle beni izlemeye devam etti. Yere bakmaya devam ettiğimde Serhat’ın göz ucuyla gözlerini kıstığını ve cümlemin devamını beklediğini biliyordum. "İnsan hiç beklemediği birinden darbe aldığında güven duygusu körelir. Zamanla ya da bir anda.” Yutkundum, yeni fark etmiyordum ama yeni farkına varıyordum. “Yani kimseye güvenmeyen insanları sevmek gerekir, bence. Onlardan kolay kolay zarar geleceğini zannetmiyorum.” Sol dizim sağ dizime göre daha sıcaktı çünkü Serhat’ın sağ diziyle bir temas halindeydi. Gözlerim kısa bir an dizlerimize kaydı ama sonra yeniden ayakkabıma ya da herhangi bir noktaya geri döndüm. “Sen kimseye güvenmiyorsundur Serhat çünkü güvendiğin insanlar zamanında seni yarı yolda bırakmışlardır. Aynı şeyleri yaşamaktan korkuyorsun yüksek ihtimalle, biliyorum.” Kendimden. Çenemi sıktığımda itiraf et diyordum ama sonra anın yalancı havasına da kanma diyordum. Bir anda ona döndüğümde göz göze geldik ve bakışları ise hiç uzak değildi, fazla yumuşak ve anlayışlı bakıyordu. Kalıbın şeklini göster, Hira ama rengini de belli etme. “Ama ben,” göz teması devam etti, “ce, bence sana güveni,” yorum. "lebilir.”
Ona uzun süre bakamamaktan nefret ediyordum ve büyük dürtüler sayesinde yine başka bir yöne baktım sonra gözüm yine bacak temasımıza kaydı sonra yine Serhat’ın yüzüne döndüğümde karanlıkta fark edilmeyen neon yeşili gözlerinden geçen duyguları anlamaya hızım yetmemişti.
“Peki,” dedi sakince, dizlerimizin ince temasından haberinin olduğuna emindim çünkü ikimizin de hareketlenmeyen tek noktası temas halindeki bacaklarımızdı ama bu öyle garip bir durumdu ki ne daha fazla yaklaşıyorduk ne de geri çekiliyorduk, sanki amaç bütünüyle sabit kalmaktı, hiç ilerlememekti, hiç geriye dönmemekti. Serhat da dudaklarını yaladı yavaşça. “Sen neden kimseye güvenmiyorsun, Hira?”
Sorduğu soru cümlesi onun hakkındaki tahminlerimi doğruluyor gibiydi, yakınları tarafından sırtından bıçaklanmış olma ihtimali vardı. “Seni yaralayan kim?” dedi bu kez de. Kurduğu bu cümlesiyle yüzüme öyle bir baktı ki sanki cevabımda onun adını vermemden korkuyordu ama o bana hiçbir şey yapmamıştı ki, neden salise de olsa ürkerek bakmıştı?
İlk olarak “Hah,” diye başladım cümleme. Kendimi gizlemek için işi yalan söylemeden şakaya vuracaktım. “Şimdi şöyle ki teyzemin evindeyken su içmiştim ve bardağı yıkamadan tezgâha koymuştum.” Gerçek bir hikâye anlatıyordum ama sorunun asıl cevabı bu değildi. “Mutfaktan çıktığımda yüksek ihtimalle teyzem beni tam gitmişim sandı ama arkamdan haram zıkkım olsun dediğini duymuştum.” Omzumu kaldırıp indirdim. “Böyle işte, bundan ötürü kimseye güvenmiyorum.”
Serhat’a bakabilme cesareti bünyeme yüklendiğinde bakışlarının bana inanmadığını gösterdiğini fark etmiştim doğal olarak. “Evet,” dedi tıpkı benim aksanımla. “Sen de bir bardak su yüzünden kimseye güvenmezsin, zaten.” Sesinin dalga geçercesine çıktığı tonundan bile bana inanmadığını belli ediyordu.
Dayanamadım ve ona sordum. “Sen neden güvenmiyorsun?” dediğimde her şeyi tıpkı onun gibi yapmak istedim ve onun da bana kurduğu cümlesini tekrarladım: “Seni yaralayan kim?” Şimdi onun bu soruyu sorduktan sonraki korkusu benim de yüz ifademe yerleşmişti. Ben de şimdi onun cevabında ismimin geçmesinden korkuyordum nedense ama ihtimal sanırım farkında olmadan yaptığımız ayrıntılarda gizliydi çünkü bu durumun başka bir açıklaması olamazdı.
“Hah,” diye tıpkı benim kurduğum cümle gibi başladı cümlesine. Bu taklidin aynı kapıya çıkacağını hissediyordum, yalansız bir anısını anlatacaktı ama sorumun gerçek cevabı bu olmayacaktı. “Bir keresinde okulda bir sıranın üzerinde çubuk kraker görmüştüm ve,” bekledi, belki de asıl kelimeyi içinden dile getirdi, “canım çektiği için sadece bir tane yemiştim. Sahibi geldiğinde de bana,” bana özellikle baktı, “haram zıkkım olsun demişti.” Gülümsedi, belki taklidine ya da olayın gerçekliğinin saçmalığına.
“Evet,” dedim ben de tıpkı onun gibi ve nefeslendim. Gülmemeliydim, biz ciddi bir andaydık ama ciddiyette bile bir komiklik akıyor gibiydi ya da komik olan anlatmasak bile anlayabiliyor oluşumuzdu. Anlayamasak bile hissedebildiğimize emindim. “Sen de zaten bir çubuk kraker yüzünden kimseye güvenmezsin.”
Diz temasını ne artırdı ne de geri çekildi ama bana doğru biraz daha döndü ve onun uzun boyundan ötürü yine kendimi kapana kısılmış hissettim. “İnanırım,” dedi Serhat net bir tonda, bu da belki de onun gizli bir itirafıydı. Gözleri gözlerime öyle bir bakıyordu ki bu sefer istesem bile bakışlarımı kaçıramıyordum ama çok zorlanıyordum. “Ama güvenmem çünkü inancım güvenimi oluşturmuyor üstelik ben inancım doğrultusunda da hareket etmem.”
Onu anlamak için düşünmek gerekiyordu ama düşündüğüm tek şey andı, biz Serhat ile akşamın bilmem kaçı bir bankta yan yana oturmuş güven konuşması yapıyorduk.
Sonunda bakışlarını değiştirdi ve ondan gözlerimi kurtarabildim, sessizce ise rahat bir nefes almıştım. “Zaten,” dedim Serhat’ın havaya rağmen sıcacık bedeninden yayılan ısıyı dizlerim arasındaki sıcaklık farkından anladığımda. Onun bedeni hep sıcaktı. “Hatalar insanlara doğruyu öğretir,” dediğimde bedeninde hiçbir değişiklik olmadığı hâlde saliselik kasılmasını hissettim. Demek ki Serhat böyle gizliyordu, ona bakarak tepkisini ölçemezdik ama ona olan temasta bedenindeki ani değişimler fark edilirdi. “Hatalar insanlara doğruyu öğretir,” diye yeniledim ama bu sefer kontrollü bir şekilde bir kasılma hissetmedim dizinde. Ona döndüm, tahmin edilesi bir biçimde yüzünden hiçbir şey okunmuyordu. “Değil mi, Serhat?”
Mantıklı bulduğum bir cümleyi söylemiştim sadece ama Serhat sorumun altında bir ima arıyor gibiydi.
“Öyledir,” dedi sadece dikkatle gözlerimin içine baktığında sonra çenesini sıktı ama hissedebiliyordum, deminden beri sağ cebinde olan elinde her ne varsa onu da sıkıyor gibiydi.
Birkaç saniye sessiz kaldık, bu belki de düşünme aşamasıydı ve hiç dile getirmesek de anladık ve aynı anda dizlerimizin temasını sonlandırdık ardından da ayağa kalktık.
Elini sağ cebinden çıkartmadan bana doğru döndü ama ilk önce gökyüzüne bakmıştı. “Havanın bu rengini her zaman Serkan’ın gözlerine benzetirim nedense.” Ben de gökyüzüne baktığımda tek tük yer eden yıldızların etrafındaki kopkoyu maviliklere şahit oldum. Ben gece vakti okyanusun aldığı koyu mavi demiştim ama Serhat gece sularında gökyüzünün aldığı laciverte yakın koyu maviyi dillendirmişti Serkan’ın gözleri için. “Sadece bir benzetme,” diye ekledi.
“Bilmem,” dedim elimdeki ekmek poşetini sıkarken sonra uzaktan görünen dağ taraflarına dikkat kesildim, siyahtılar ama bütünüyle karanlık da değildiler. Serhat nereye baktığımı anladığından o yöne yöneldi. “Müge’nin gözleri gibi,” başımı salladım, “sadece bir benzetme.”
“Bilmem,” dedi o da beni tekrar ederek. Serhat ileyken taklitler bile bir anlam kazanıyordu.
Dağlara doğru bakmaya devam ederken rahatlamış gibi hissediyordum, iç sıkıntım hafiflemiş gibiydi ve bu sanırım sakin bir şekilde konuşan bir insan bulduğum içindi. İçten bir şekilde gülümsediğimde bir anda Serhat’a doğru döndüm ama onun sağ eli havada kaldı, tam olarak başımın tepesinde.
Sağ elinde bir toka vardı, paravana gibi ve parlaktı, sarı siyahtı ama daha sonra onun arı desenli olduğunu gördüm.
Şaşkınlığıma engel olamadığımda o da ilk ne yapacağını bilemedi ama “Toka,” diye bir açıklamada bulundu sonra saçlarıma baktı, kısalığına. “Yakışır diye düşünmüştüm,” dediğinde başını hafif yana eğmişti ve kaşları gerilmişti. Yaklaştığında tokayı verecekti sanırım sonra garip bir şekilde elimi kaldırdığımda ekmek poşetini fark ettim ve o da tokayı yeniden kaldırdığında biraz daha yaklaştı ve hafif bir şekilde tokayı önümdeki saçlarımdan geriye doğru geçirdi.
Ne yapacağımı hiçbir şekilde bilmiyordum tıpkı neden demin boştaki elimi kaldırmadığım gibi ya da onun tokayı ekmek poşetini tutan elime doğru uzatması gibi ama farkında olduğum bir şey vardı, o da nefesimi tuttuğumdu üstelik onun nefesini de hiçbir şekilde hissetmemiştim.
Geri çekildiğinde tüylerimi diken diken hissediyordum. Elinin hissi saç diplerimdeydi hala.
“Çok yakıştı.” Kaşları havadaydı, önceki Hira bu hediyenin bir vicdan rahatlatması olduğunu düşünebilirdi ama onun bakışlarında hiçbir art niyet yoktu.
Dudaklarımı yalayıp yutkundum. “Teşekkür ederim.”
“Karşılığında,” dediğinde kaşlarım kalktı ve ne isteyeceğine dikkat kesildim. “Bir bardak su alabilir miyim çünkü benim evim teyzenin evinden daha uzak, çok susadım ve akıştan da hiç kopmadım.”
Ona hayretler içerisinde baktığımda teyzemin evine doğru beraber yürümeye başladık, bu evet demek oluyordu. “Sen de herhalde teyzemin bir bardak suyu sayesinde güven problemlerini ikinci bir tur daha tetikleyip haram zıkkım olsun cümlesiyle yeniletmek istiyorsundur şimdi.”
Bana güldüğünde binadan içeri giriyorduk. “Evet, tam olarak o dediğinden.”
Bir kat merdiven çıktık ve ben nasıl yapacağım nasıl edeceğim diye içimden geçirirken Serhat merdiven başında yürümeyi bıraktı ve hareket etmemesinden orada bekleyeceğini anlamıştım.
İnce düşünceleri vardı, zile bastığım esnada kapıyı evden herhangi birinin açacağını ve onu görmelerinin uygun kaçmayacağını ben söylemeden anlayabiliyordu.
Kapıyı Müge açtığında kenara çekildi ve içeri girdim sonra Müge kapıyı bıraktığında ben de kapıyı kapatıyormuşum gibi yaptım ama aralık bırakmıştım.
“Hiç gelmeyeceksin sandım,” dedi Müge sıkıntıdan patladığını yanaklarını şişirerek gösterdiğinde ve sonra da üfledi. “Baygınlık geçireceğim bu evde, gerçi ben niye hala buradayım ki?”
“Ben buradayım diye,” dediğim esnada evin gürültüsüne dikkat kesildim ve şu birkaç saniye bile baş ağrımasını oluşturmaya yetebilecek bir potansiyeldeydi.
“Sen buradasın da kaçamak yapıyorsun anlaşılan.”
Müge bilse bir şey olmazdı ama ani cümlesine gerilmiştim. “Ne alaka?”
Müge’nin koyu gözleri saçlarımı buldu ve sırıttı. “Bu havalı tokayı kim verdi sana?”
Küfreden bir yapım olsaydı küfrederdim ama yutkunmayı tercih ettim. Bankta oturmuştuk, bu evin ise salonu ve küçük balkonu tarafından fark edilebilirdik ama bütün perdeler kapalıydı, ufak balkon ise kapkaranlıktı. “Yerden buldum ve beğendiğim için de cepledim işte.”
Bana inanıp inanmamak arasında kaldığında “Müge,” diye seslendi Asude teyzem ve Müge de kendi tarzıyla orta parmak gösterip bıkkın bir şekilde mutfağı terk etti.
Elime geçen ilk su bardağını alıp su doldurdum ardından koridora çıktım ve çocuk kalabalığı ve gürültüsü o kadar fazla geldi ki bir an önce eve gitmek istemiştim.
Kapıyı tam açmadan önce tokayı saçlarımdan çıkarttım ve eşofmanımın cebine koydum çünkü açıklaması zordu sonra kapıyı açtığımda Serhat’ı direkt kapının önünde beklerken yakaladım.
Depresif bir hâldeydi sanki ama beni gördüğünde ifadesini değiştirdi, gülümsedi.
Arkamdaki çocuklar çakmasın diye kapıyı örtmüştüm ve dışarıda kalıyordum.
Su bardağını sessizce Serhat’a uzatırken “Beklerken dört katı susamam şaka mıdır?” diye mırıldandı bana, o da bilerek yüksek sesle konuşmamıştı çünkü arkamdaki aile evinin farkındaydı.
Serhat suyu içmeden önce yere çömeldi diye gurur duymuştum çünkü ayakta içmemeye özen gösterdiğini zannetmiştim ama o suyu birden Anıl’ın ayakkabısına boşaltmaya başladığına “Ne yapıyorsun?” diye endişeyle fısıldadım.
Serhat suyun diğer yarısını da ayakkabının öteki çiftine boşaltmaya başlamıştı. Son damlayı boşalttığında alttan bana neon yeşili gözleriyle baktı. “Canım sıkkınken sevdiğim insanlarla uğraşmaya bayıldığımı söylemiş miydim sana?”
Ona şaşkınca baktığımda gözlerim ayakkabıyı buldu ve eş zamanlı onun gözleri ise boş saçlarımı, aynı anda birbirimize döndüğümüzde ise ikimiz de dümdüz baktık.
“Sen şaka mısın?”
Başını olumsuz anlamda salladı. “Hayır değilim.”
Nefesimi verdim. “Ne gerek vardı ki bunu yapmaya?”
Yutkundu ve onun yutkunuşunda bile bir anlam aramıştım. Çömeldiği yerden kalktığında üzerindeki yorgun ağırlığa rağmen yine devasa durmuştu. “Çünkü onu bu gece bende kalması için evime davet etmiştim ama o beni reddetti,” geriye gidermiş gibi oldu, “reddetmesi önemli değil elbette ama,” bekledi, sanki yeni hedefi benmişim gibi hissetmiştim ama alakasızdı, “ama neticede bir konu yüzünden alay etti ve yüksek ihtimalle de bunu benim yaptığımı anlayacak.”
“Anlıyor gibiyim de ama anlamıyor gibiyim de.” Fazla dikkatli bakıyordum. “Yine de zimbildik işler yapma, Serhat.”
“Ne işler ne işler?” Gülümsediğinde o da aynı şekilde aynı dikkatle gözlerime baktı. “Anlaman uzun sürmez zaten.” Bardağı bana geri verdiğinde bir açıklama mı yoksa içini mi döktüğünün ayrımını yapamıyordum. “Delirdiğimi düşünüyorlar ama aynı durumda olduklarının farkında değiller hatta o kadar eminim ki senin de aynı durumda olduğundan.” Ben ne alakaydım hiç bilmiyordum ama Serhat el sallarken ona karşılık verdim, onu dinlemeyi ise sürdürdüm. “Bunu şu an sana kanıtlayamam ama zaman sayesinde hepimizin aynı kapıya çıktığını sen de göreceksin.”
Serhat merdivenlerden indiğinde birkaç saniye öylece kapının önünde beklemiştim çünkü düşünüyordum, üstünkörü konuşmalardan o kadar çok anlam çıkıyordu ki ama ben ucu bana dokunan konuşmaları bile anlamak istemiyordum.
Kapıyı kapatıp içeriye geçtiğimde eşofmanın cebindeki toka ben yürüdükçe kendisini hissettirdi. Toka küçücük bir şeydi, hissettirdiği değerli kelimesiydi ve evet, ben bir kez daha küçük eylemlerin doğurduğu büyük mutluluklar diyebiliyordum. Onarılabilir bir kalpten söz ediyorduk burada, düşük de olsa bir ihtimaldi bu.
Salona geçmeyi düşünüyordum ama salondan çıkan Müge’yi, Müge’nin kriz geçiren suratını ve Asude teyzemi gördüğümde ayakta dikilmeye devam ettim.
“Sen de gel bizimle,” dedi Asude teyzem bana mutfağı işaret ederek sonra hiç sorgulamadım ve Müge’nin bana kaş göz işaretiyle kaybol buradan, gelme demesini de yok sayıp mutfağa girdim.
“Yemek boşaltacağım, kızlar. Siz de bana yardım edin.”
“Çok pardon teyzeciğim ama Cansu’yu ve Gamze’yi mutfağa neden sokamıyoruz bir türlü?”
Teyzem sinsice baktı Müge’ye. “Ders çalışıyor onlar, kızım.”
Müge asla alttan almıyordu. “Peki ben ve Hira ders çalışırken neden bizi böldünüz de buraya çağırdınız acaba sorması hakket ayıptır?”
Müge yemek masasında oturuyordu, ben ayaktaydım ve teyzemin boşalttığı yemekleri yemek masasına koyuyordum.
“Çünkü Gamze ve Cansu misafirlere selam verdi ama siz iki yabani gibi ortalıkta yoktunuz.”
Müge’nin bir tur daha alttan almayacağını gördüğümde devreye girme ihtiyacı hissetmiştim. “Peki eve gelen misafirler akrabalıkta bu kadar yeni piyasaya çıkmışken her gün her gün buraya misafir olarak gelecekler mi, teyze ve biz de sürekli hizmet eden taraf mı olacağız sorması hakket ayıptır?”
“Sizin diliniz çok uzamış,” diye devreye girdi mutfağa adımlayan annem bizi azarlayarak.
Susarak bir tur daha masaya yaklaştığımızda Müge bana kızarak bakıyordu. “Öyle söylenir mi?” diye fısıldadı bana. “Sen bana bırak bu durumları kızım, doğru sallıyorsun ama yanlış zamanda. Ya eve gelenler duysaydı seni?”
Dürüst olmak gerekirse pek umurumda olmamıştı duyulup duyulmamak ama dile getirmedim ve Müge’nin sahiplenişi ise acayip hoşuma gitmişti.
Masa bütünüyle hazır olduğunda Müge oflayarak Fırat amcayı ve Anıl’ı çağırmaya gitmişti, koridorda oyun oynayan çocukların gürültüsü fazla baş şişiriyordu ve ben Asude teyzemi de bu evi de sevemiyordum hatta bizim insanın ruhunu üşüten evimiz buraya göre daha cazipti.
Ben mutfak camının önünde beklerken karşıdan mutfağa girenleri gördüm, ilk Fırat amca girdi ve doğrudan bana bakmıştı, doğrudan gözler birbirini bulmuştu ama sonra o bütün heybetiyle mutfak masasına yöneldi.
“Valla hiç zahmet etmeseydiniz demek isterdim de yemekler çok iştah açıcı göründü şu an gözlerime,” dedi Fırat amca ve sırtını bana dönerek yemek masasının baş kısmına oturdu. Fırat amca gerçekten çok karizmatik bir adamdı, bir duruşu ve ağırlığı vardı.
Anıl memnuniyetsiz bir şekilde Fırat amcanın yan çaprazına geçtiğinde beğenmeyen bir ifadeyle yemekleri süzdü ve bekledi sadece.
Anıl yapı bakımından babasına benziyordu, uzundu, saçları da aynı koyuluktaydı ama gözler farklıydı.
Eşofmanımın cebindeki telefonum titrediğinde bana atılan mesaja baktım, o esnada ise annem yemek masasının diğer başına geçmişti.
Müge: Mutfağın ortasında Emniyet Müdürüne bakarak ben torbacıyım diye bağırma düşüncesi aklımı terk et daha çok gençsin aaaaa
Maynak mısın kızım kendine gel sjsjhsjshs
Müge de benim yanıma, cam kenarına geçtiğinde ayakta durmamızı geçtim burada ne işimiz var evresindeydik artık ama sonra Asude teyzem formaliteden “Siz yemek yemiş miydiniz, kızlar?” diye sordu.
Ben tam yemek yedik de geldik diyordum ki Müge beni eliyle durdurdu ve “Yemedik, teyzecim,” dedi tatlı bir ses tonuyla ama ne yapmaya çalıştığını anlamamıştım.
Ocağın başında bekleyen teyzem çok kısa bir an yüzünü buruşturduğunda “Geçin oturun,” dedi bize. “Ben de size yemek boşaltayım o zaman.”
Ben Asude teyzemin yemeklerinden ötürü mide bulantısı yaşadığım için yemek istemiyordum ama Müge beni yemek masasına doğru çekiştirdiğinde ona ayak uydurmuştum.
Fırat amca Anıl’ın karşısındaki sandalyeyi herhangi birimiz için çektiğinde “Oturun, kızım,” dedi ve bana denk geldiğinde diken üzerine oturuyormuşum gibi oldum.
Müge benim hemen sol tarafıma geçmişti ve o her ne kadar rahat otursa da ben neden iyi aile çocuğu gibi ellerimi kucağımda birleştirmiştim ki?
“Çekinmeyin,” dedi annem bize. “Yabancı değil onlar, rahat rahat yiyin yemeğinizi.”
Bunu söylemeye ne gerek vardı ki, anne? Hem Anıl niye dalga geçercesine gülmüştü ki? Misafir olan Anıl’dı ama kabul etmek gerekirse ben Anıl’dan daha rahatsızdım.
Bende rahatlama açısından bir değişiklik olmadı ama Müge daha rahat bir tavırla telefonunu çıkartıp kurcalamaya başladı.
O sırada Asude teyzem benim ve Müge’nin önüne et yemeği koymuştu, tahmin ettiğim gibi bol yağlı yemeği gördüğümde yüzümü ekşitmemeye çalışmıştım.
Telefonum yeniden titrediğinde Asude teyzem su böreğini tepsiden alıp tabağa koyuyordu.
Müge: İşte bu yüzden yemek yiyoruz, teyzeciğimiz bize hizmet etsin diye hahahahaahh
Kendime uyanığım derken aldığım minimum keyfin yanında Müge’nin şeytanlıklarına şahit oluyordum sonra da aslında bir melek olduğumu fark ediyordum.
Telefonumu güç tuşundan kapattığım esnada teyzem yine arkamızda belirmişti, önümüze su böreklerini de koydu ve oğullarına zorla ders çalıştırmak için azarlamaya gitti.
“Senin adın Müge miydi?” diye sordu Anıl ağzına kuru ekmek atarken bilmiyormuş gibi.
O esnada Fırat amca anneme bakıp “Sen niye yemek yemiyorsun?” diye soruyordu.
“Aynen,” dedi Müge dalga geçercesine. “Soyadım da Anlı, nereden bildin?”
Anıl güldüğünde “Sevdim seni, Seyit,” yaptı elini asker selamı verircesine kalbine yerleştirdiğinde. Anıl’ın Müge’ye karşı sıcak olduğunu biliyordum.
“Sabahtan beri yiyorum ben, siz yiyin.”
Boynumu kaşıdığımda Fırat amcanın et yemeğini bitirdiğini gördüm ve tabağımı çekinerek ona doğru itekledim, yandan çekinceyle yüz ifadesini inceliyordum.
“Sen yemiyor musun bunu?”
Başımı olumsuz anlamda salladığımda Anıl dik dik bana bakıyordu sonra göz devirip yeniden Müge’ye döndü. “Kuzen,” dedi yemek masasında Müge’nin yönüne eğilerek. Kuzen çocuklarıydık, kuzen sayılırdık. “Okulundan memnun musun?”
Müge gülerek başını salladı. “Sana olan memnuniyetimden daha fazla hem de.”
Annem ve Fırat amca konuştuğu esnada Anıl da hiç alınmadan Müge’ye güldüğünde Müge de karşılık veriyordu.
Bu sefer de saçlarımı kaşıdığımda tokayı ve ardından da Serhat’ı hatırladım. Sanırım o bir şekilde bu masada yer edebilseydi benimle ilgilenen taraf olurdu hatta ben de memnum olurdum sanırım, evet, sanırım yok ve kesinlik var.
Fırat amcanın gözleri arada bir bana kaysa da annemle sohbet etmeye devam ediyordu sonra ne ara bu kadar samimi oldular hiç anlamadığım bir zaman Anıl ve Müge şakalaşıyordu sonra yine benim burada ne işim var mantığına döndü düşüncelerim.
Anıl’ın ve Müge’nin sohbetlerine dahil olmak istiyordum ama bir yandan da istemiyordum çünkü Anıl’ın beni asla tınlamayacağını biliyordum çünkü onun toplum içinde bana özel bir ırkçılığı vardı.
Sadece cacık içtiğimde bir tur daha etrafımı inceledim ve Asude teyzem gelse de onunla konuşsam bari diye düşündüm, o dereceydi sonra su böreğimi yemeye koyuldum.
“Kuzen,” dedi Anıl bir tur daha yemek masasında Müge’nin yönüne eğilerek, Anıl tam olarak benim karşımdaydı ama odağı Müge’ydi ve gerçekten onun benimle ne gibi bir sorunun olabileceğini düşündüm ama sonra hiç sorgulamadım ve insanlar tarafından zaten sevilmediğimi hatırladım. “Sınıfından memnun musun peki?”
Müge bana dönüp eliyle ağzını kapatarak “Mal bu,” dedi sonra yine Anıl’a döndü. “Manyak mısın meymenetsiz maymun sınıfımdan tabii ki memnunum evet ne anladıysan tam olarak ondan.”
Anıl arkamızdaki musluğa odaklandığında dudaklarını iki eliyle kapadı ve masadaki büyükler görmeden ama bizim onun ağzını rahatça okuyabileceğimiz türden “Mal bu,” dedi, ben gülmedim elbette ama Müge ve Anıl yine kahkaha atmıştı.
Su böreğinden bir ısırık daha aldığımda ağzımda tel gibi bir şey hissettim, yüzümü ekşittiğimde masadaki kimse tarafından fark edilmediğime sevinmiştim.
Kusmamak için direndim ve ağzımdaki bulaşık süngeri telini çıkartmak için kaşığı aldım, çorba içiyormuş gibi yapıp teli ağzımdan kaşığa koyduğumda elim alnımdaydı ve ben bir tur daha Asude teyzemin yemeklerinden mide bulantısı yaşamıştım.
Fırat amca anneme ve Anıl da Müge’ye eğilerek bir şeyler anlattığı esnada su böreğimin içine bakıyordum ve arasında bir tur daha bulaşık teli gördüğümde mide bulantısından yutkunamadım bile.
Asude teyzem mutfaktan içeri girdiğinde direkt ona baktım ve bana sadece güldü sonra teyzem çok kısa bir an Fırat amcaya baktığında “Abla,” dedi, Fırat amcaya bakarken bakışları değişmiş gibiydi. “İki dakika bir gelsene benimle.”
Annem ve Asude teyzem mutfağı terk ettiği esnada Anıl, Müge’ye sataşmaya devam etti ve ben yine kendimi diken üstünde hissettim, sanırım Fırat amcanın ağırlığı da bunda etkiliydi.
“Hira,” dedi Fırat amca bana dönerek ve ben de ona döndüğümde aynı renk gözlerimiz kesişti, ben tuhaf bir şekilde cümlesine devam etmesini bekledim ve o ise bana kendi su böreğinden uzattı. “Bunun temiz olduğuna eminim.”
Hiçbir şekilde dikkat çekmediğimi düşünmüştüm ama Fırat Özar’da Serhat’ı gördüm sanki çünkü aynı tepkiydi, bana hiçbir şekilde bakmamıştı ama fark etmişti.
“Nasıl yani?” demiştim yine de çünkü ne diyeceğimi bilememiştim.
Anıl ve Müge bizden ötürü hafif durgunlaşma yaşadığında Fırat Özar da sandalyesini oynatıp bana doğru döndü ve ben artık bütünüyle kendimi sorguda hissediyordum.
“O ihtiyar kadın neden senin böreğine bulaşık teli koydu?” Hiçbir şekilde ne teyzemi ne de beni izlemişti ama bütün olaylara hakimdi, sanırım mesleğinin artılarıydı.
Gözlerimi kırpıştırdım. “Ne?”
Fırat Özar tepkime güldüğünde kendi su böreğini önüme bir kez daha itekledi. “Bunu yemek zorundasın.”
Ellerimi kucağımda birleştirmiştim ve kımıldayamıyordum. “Gerek yok.” Ben neden kısa kısa cevaplar veriyordum sürekli?
Anıl nefesini verdi bize bakmayı keserek ve bir tur daha Müge’ye döndü, kaşlarını iki kez kaldırıp indirdi. “Kuzen buraya tartı getirseydim ve tartılma sırası sana gelseydi tartı seni tartamazdı çünkü tartı en fazla 120 kilo tartabiliyor.”
Müge de altta kalmadı ve “Kuzen,” dedi tıpkı Anıl gibi. “İlk olarak çok fazla tartı dedin ve ikincisi ise ben buraya bir tartı getirseydim ve sen de tartılsaydın tartı seni tartamazdı çünkü tartının üzerine çıktığın an tartı kırılırdı.”
Müge gülüp gizliden Anıl’a kapak yaptığında Anıl memnuniyetsizce yüzünü buruşturuyordu. “Dedi cümlemde çok fazla tartı kullandığımı söyleyen Müge Anlı cümlesinde çok fazla tartı kelimesini kullanarak.”
Fırat Özar ise diretti. “Bunu yemezsen,” bekledi, bir tehdit bekliyordum ama o daha çok duygusal açıdan bir duraksama yaşamış gibiydi. “Bunu yemelisin çünkü senin et yemeğini ben yedim.”
Ben tam mahcubiyetle bir kez daha reddedecektim ama sözümü kesip “Kırma beni,” dedi ve diretemeyip su böreğini elime aldım.
Ben su böreğini yerken Fırat amca da bana bakmayı sürdürüyordu ve asla gözlerini üzerimden ayırmıyordu üstelik bu şekilde böreği yemek tam bir işkenceydi. Düzgün yiyor muydum? Ağzım gözüm yamulmuş muydu? Bir yerime bulaştırmış mıydım?
Ben nihayet bitirdiğimde ağzım dolu son lokma çiğneyişi yapıyordum “Afiyet olsun,” lafını işittiğimde ise ağzım şiş Fırat Özar’a döndüm sonra o bana güldüğünde benim de gülmem geldi ama aceleyle elimle ağzımı kapattım.
“Okul nasıl gidiyor?”
“Güzel gidiyor,” dediğimde hafif gülümsemiştim.
“Anıl ile denk geliyor musunuz hiç?”
Fırat Özar’ın bu sorusuna karşı Anıl bıkkın bir şekilde bize doğru döndü ve ben ise nasıl bir cevap vereceğimi bilemediğimden Anıl’a dönmüştüm.
Fırat Özar sanki cevabını almış gibi “Eğer denk gelirseniz,” dedi bana ve bir elini arkamdaki sandalyeye yerleştirdiğinde kendimi acayip güvende ve korunaklı hissetmiştim, sanki arkamda bir dağ vardı. “Eğer denk gelirseniz hiç çekinme hatta okul çıkışlarında karşılaşırsanız falan Anıl seni eve de bıraksın.”
Müge ellerini alkışlarcasına çırpmıştı. “Harika bir denk geliş.”
Anıl hiç bizim tarafımızda olmadı ve “Kuzen,” dedi Müge’ye. “Sizin okul nerede tam olarak?”
“Zıkkımın kökünde,” dedi Müge ilk önce ama sonrasında “Torbalı Atatürk Anadolu Lisesi,” dedi aklında artık her ne kurduysa.
Fırat Özar boş tabakları iç içe geçirirken sözleri banaydı. “Bizim aile gerçekten çok tuhaftır, oğlum ise cabası.”
Anıl yandan babasına bir bakış attı sonra yine Müge’ye döndü. “Kuzen, burada tanıştığıma memnun olduğum tek vatandaşsın.”
“Kesin öyledir,” diye geveledi Müge ama daha sonrasında ise “Ben de ya, ben de,” dedi seslenircesine.
Fırat Özar bana döndüğünde diretmeye devam ediyordu. “Özellikle de oğlumun acayip tuhaf bir varlık olduğundan bahsetmiş miydim?”
Dayanamayıp güldüğümde Anıl nefesini verip eliyle alnına vuruyordu, Müge sıkıntıdan baygınlık geçirdi ve Fırat amca ise gülüşümü izlemişti.
Kısa sürede öze döndüğümde annemler içeriye girdi ve Fırat amca yine dikkatini üzerimden çekti ama artık anlamıştım, bana en bakmadığı noktada bile bileğimi keseceğimi görebilirdi hatta ve hatta boğazımda suyun kalacağını suyu içişime bakarak saniyeler öncesinden tahmin de edebilirdi.
Fırat Özar daha çok Serhat gibiydi, aslında mantıken Serhat’ın benzemesi gerekirdi fakat ben Serhat’ı kafamda çok özgün biri olarak kodladığımdan öbür türlüsünü düşünemiyordum.
Asude teyzem de mutfağa girdiğinde herkes salona geçmek için hazırlandı, ben ve Müge mutfağı toparlarız diye yerimizden kalkmıyorduk ama Fırat Özar bir tur daha ayaktayken sandalyemin arkasından tutarak “Salona biraz meyve getirir misin, Hira,” diye ricada bulundu. “Beraber yiyelim.”
Bu sefer Müge’nin hareketini Fırat Özar’da gördüğüm için anlayabilmiştim amacını ve evet, bu kadar uyanık insanın arasında benim ne işim vardı gerçekten?
Ben meyve tabağı hazırlarken teyzem de mutfağı toparlıyordu sonra Müge ile koridora çıktığımızda “Fırat Özar acayip yapılı, uzun, yakışıklı ama en çok da karizmatik,” dedi bana eğilerek sessiz bir şekilde. “Adam mutfakta oyalanmayalım diye kendini aç gösterdi ve şimdi de meyve yiyeceğiz.”
“Değil mi?” dedim ben de fısıldayarak.
“Anıl da tam benim kafadan. Hareketli ve eğlenceli.”
Salona girmeden önce “Evet,” dedim bir kez daha dudaklarımı birbirine bastırarak. “İkiniz de kıçınızda pire varmış imajı çiziyorsunuz.”
Müge kahkaha attığında “O sözü niye kibarlaştırdın ki?” diye isyan etti ama konuşmanın devamı gelmedi çünkü artık salondaydık.
Müge, Anıl’ın ve Fırat amcanın önüne sehpa koyduğunda ben de meyve tabağını önlerine koydum ardından da diğer tabağı annemlere verdiğimde herkesten uzak bir köşeye oturacaktım ama Fırat Özar bıçağını yere düşürdü ve “Hay aksi,” dedi sonra doğrudan bana döndü. “Hiracığım, bana yeni bir meyve bıçağı getirir misin?”
Yere düşen bıçağı Fırat amcanın elinden alacağım esnada Anıl benden önce davrandı ve bıçağı Fırat amcanın elinden aldığında meyve tabağına koydu.
“Ne oldu, oğlum?”
Elim boşta kaldığı için ben de Anıl’a dönmüştüm.
Anıl’ın çiçek desenine benzeyen kahve rengi gözleriyle denk geldiğimizde “Benim batıl inançlarım var,” dedi sakin bir sesle açıklama yaparak. “Bıçak ve makas gibi şeyler elden ele verilmemeli.”
Anlayışla gülümseyip bıçağı tabaktan aldığım esnada “Ama Anıl, sen babanın elinden aldın bıçağı?” diye sorarcasına araya girdi Müge ve o an Anıl belki de bir farkındalık yaşamıştı, gözlerinden geçen duyguyu çözemediğimde ise mutfaktan yeni bir meyve bıçağı alıp dönmüştüm.
“Görüşmeyeli çok masraflı bir hâl almışsın, Fırat?”
Fırat amca anneme güldüğünde bana eliyle yanını gösterdi ve bir anda kendimi Fırat amcanın yanında otururken bulmuştum ve sanırım artık neden yeni bir bıçak istediğini anlamıştım.
Yanıma gel diyememişti salonda ve onun yerine ona yakın olayım diye bahane sunmuştu. Etrafımdakilerin benden daha fazla uyanık olduklarını kabul ediyordum ve ben sanırım çevreme göre fazla saf kalıyordum.
Ben yine her zamanki gibi diken üzerinde ve ellerim kucağımda birleştirilmiş bir vaziyette dururken Fırat amca bana elma soydu ve verdi, o elmayı bana uzattığında ise kalbim öyle bir ısınmıştı ki ateşi bu salondaki herkese bulaşmış gibiydi.
Yediğim en lezzetli elmaydı, yediğim en anlamlı elmaydı, yediğim en güzel elmaydı, yediğim en değerli hissettiren elmaydı.
Fırat amca Anıl’a da bir parça kestiğinde Müge hiç çekinmedi ve Fırat Özar’ın önünde dikeldiğinde Fırat Özar “Nereden bildin kız bu elmayı da sana kestiğimi?” diye gülerek soruyordu.
Müge memnuniyetle gülümsedi ve onun atılganlığını takdir ettim çünkü ben olsaydım yerimden kımıldamazdım ve görülmüyorum diye depresyona girerdim herhalde kendi hâlimde.
Müge elmadan bir ısırık aldığında yerine geri geçmişti. “İçime doğmuştu.”
Meyveler yenmeye devam etti, ben Fırat Özar’ın yanında oturmaya devam ettim, bir ara Anıl bana dik dik baktı ve bir şeyler düşündü bir ara ise ben eve ne zaman gideceğimizi düşündüm hatta babamın burada olduğumuzdan haberi var mıydı diye de sorguladım.
Annem ile Fırat amca eve gitme muhabbetini konuştuklarında benim eller yine kucağımda birleştirilmiş bir vaziyette insanları sessizce dinleme merasimi yapıyordum.
Fırat amcanın bizi bırakacağını öğrendiğimde arabaya nasıl sığacağız diye düşünmüştüm ama Anıl’ın buraya sonradan geldiğinden kendi arabasıyla geldiği dile getirilmişti.
Hepimiz toplu bir şekilde gitmek için koridorda yürürken büyükler önden gidiyordu sonra sonunda arka odadan çıkmayı başarabilen Cansu, Gamze ve Ebru üçlüsünü gördük.
“Bunlar çok velet,” dedi Anıl, Müge’ye arkamızdaki üçlüyü işaret ederek.
“Katılıyorum dostum,” dedi Müge ve yumruğunu Anıl’a uzattı sonra da vurduklarında Cansuların bizi duyduklarını biliyordum.
“Dalga geçtiğin kişiler senin akraban, Müge,” dedim uyarırcasına.
Anıl güldü ve “Onlar dolaylı olarak benim de akrabam,” dediğinde Müge’yle bir tur daha yumruk tokuşturdular ve sadece başımı olumsuz anlamda sallamakla yetindim. Aslında hoşuma gidiyordu yaptıkları ama bir yandan da onlar kuzenim ve kardeşlerimdi.
Dış kapının önüne çıktığımızda ben hızlıca ayakkabımı giydim çünkü Anıl’ı izlemek istiyordum. Fırat amcanın yanında ayakta beklediğimde Anıl sağ ayağını ayakkabısına koyup bastırdı ve yüzü garip bir hâl aldı ardından dudakları aralandığında ıslaklığı hissetti ve doğrudan “Serhat,” diye inledi sıfır şüpheyle.
Gülmemek için yanaklarımın içini ısırdım aceleyle.
“Serhat ne alaka şu an?” diye sordu Fırat Özar bir şey anlamayarak.
Anıl başını önemli değil dercesine salladı ve mecburen öteki ayakkabısını da giydiğinde içinden büyük küfürler ettiğine emindim çünkü ettiği küfürlerinin büyüklüğünü içinde tutamıyordu ve dışından da sessizce mırıldanıyordu.
Resmi ve garip vedalaşmanın ardından ben ve Müge diğerlerine göre daha erken indik aşağıya çünkü sırt çantam Mügelerde kalmıştı. Müge sırt çantamı aşağı indirdiğinde annemler daha yeni aşağı inebilmişlerdi.
Üzerimdeki kıyafetleri işaret ettiğimde “Kalsın sende,” yaptı Müge.
Sırt çantamı sırtıma taktığım esnada annemlerin yanlarına gidiyorduk, Müge de bizi uğurladıktan sonra eve gidecekti zaten ama sanırım Akşın teyzem ve Selim eniştem daha eve varmamışlardı.
Anıl kimseyle temas kurmadan sadece “Görüşürüz,” dediğinde kendi arabasına doğru gitti, ayakkabısı ıslak olduğundan penguen yürüyüşü yapar gibiydi ve gözlerim direkt onun arabasının plakasına kaydı: 35 ANL…
Yutkundum, dudaklarımı birbirine bastırdım ve bugünün ağırlığı hatırına yüzüncü kez düşünmemeyi tercih ettim.
Müge, Anıl’ın arabasını fark ettiğinde hevesle sırtını annemlere döndü ve dudağını tek eliyle çevreleyip tek eliyle beni gösterdi. “Ben ve Hira annemin arabasıyla ve sen de arabanla bir ara piyasa yapalım Anıl, ne dersin?”
Anıl hevesle gizliden elini olur olur işaretine soktuğunda annemlerden biri onların hareketini fark etseydi sonucunu düşünememiştim ve acaba Fırat amca bu konularda Anıl’a nasıl yaklaşıyordu diye de merak etmiştim.
“Müge, sen bizden önce eve git, kızım.”
Müge, Fırat amcaya başını salladığında herkese görüşürüz dedi ardından binasına girdiğinde biz de Fırat amcanın arabasına biniyorduk. Annem galiba ilk önce benim öne oturmamı isteyecekti kendince uygun kaçmayacağını düşündüğünden ama ben annemden önce arka kapıyı açtığımda annem benim arkama geçti ve “Öne geç, Hira,” dedi bana. “Fırat’a yolu göster.”
Yutkunup öne geçtiğimde Fırat amca da arabayı çalıştırmıştı ve siteden çıktığımızda ara sokaktan Fırat amcaya yol tarifi verdim çünkü nedense Storia Konaklarının önünden geçmek istemiştim.
“Fırat amca sen nerede oturuyordun?”
Arabanın içi karanlıktı ama bana doğru döndüğünde ona bakarken aynada kendi gözlerime bakıyormuşum gibi hissetmiştim. “Menderes’te.”
O zaman Anıl da Menderes’ten geliyordu buraya kadar her gün.
Annemler arka tarafta konuşurlarken ben yol tarifi vermeye devam ediyordum, Fırat amca arabayı profesyonelce kullanıyordu ve araba sanki elinin altında oyuncakmış gibiydi özellikle de vites geçişlerini çok beğenmiştim.
Annem Fırat amcaya Yıldırım Markette bizi bırakabileceğini söylediğinde Fırat amca bana kızım sen yolu tarif etmeye devam et dediği için ben de yolu tarif etmeye devam etmiştim ve binamızın önünde arabayı durdurmuştu.
Annemler arkadan görüşürüzlü, kendine iyi baklı ve teşekkürlü cümleler kurarken ben de emniyet kemerimi bir polisin yanında takmayı unuttuğumu fark etmiştim ama galiba bir şey olmazdı, herhalde ve bu duruma gülmemeliydim çünkü bir cevabım da vardı o da ben unutmuş olabilirim ama aynı araba içerisinde olduğumuzdan sizin bana hatırlatmanız gerekirdi aynen ters kelepçe ve pranga evet tam olarak o dediğimden.
Arabadan inmeden önce Fırat amcaya sıcak bir şekilde gülümsemiştim ve karşılığında samimi bir gülümseme almıştım hatta Fırat amca ben arabadan inmeden önce saçlarımın tepesinden öpmüştü.
Eve girmeden önce annem bizi tembihliyordu ve diyordu ki bizi Necati eniştem bıraktı, Asudelere misafir geldiğini söylemeyin ama ben diyordum ki ama eve Necati eniştem gelmemişti fakat babam bu bilgiyi öğrenemezmiş zaten.
Eve girdiğimizde gerginliği soluyabiliyordum, sadece salonun ışığı yanıyordu ve televizyon sesinden başka bir ses de yoktu.
Cansu ve Ebru babamdan korktukları için doğrudan odalarına geçtiler annem ise mutfağa girdiğinde bu görev yine bana kalmıştı.
Endişeli halimi içimde saklayıp salona gittim ve çatık kaşlarla televizyon izleyen babamı gördüm.
Babam bana baktığında bozuntuya vermemeye çalışıyordum. “Nasılsın, baba?”
“İyiyim.” Katı bir tondu. “Nereden geliyorsunuz?”
Nereden geldiğimizi bildiği hâlde soruyordu. “Teyzemlerden.”
“Niye bu saate kaldınız?”
Yutkundum ve koltuklardan birine oturmamaya direndim çünkü buraya oturursam öteki odaya babamı salonda yalnız bırakmamak için gidemeyeceğimi hissederdim. “Çünkü okul çıkışı gittik.”
“Teyzen mi çağırdı, sizi?”
Gerçek cevabı bilmiyordum ama teyzem çağırmadı gibi bir cevap verirsem eğer niye davet edilmeden insanların evine gidiyorsunuz gibi bir sözle karşılaşırdım. “Teyzem davet etti.”
“Yürüyerek mi geldiniz bu saatte?”
İşte o kritik soru. Ya başım yanacak ya da kıl payı kurtulacağım. “Hayır, Necati eniştem bıraktı.”
Babam cevaptan memnun olmamıştı çünkü hala siyaset kavgalarını aşabilmiş değildi gerçi ben de Necati eniştemi sevmiyordum ama gerçeği söylesem annemin tahminine göre daha sert bir tepki alabilirdik babamdan.
Ben dayanamadım ve babam uyumaya gidene kadar da salonda oturdum, annem ve kardeşlerim ise asla salona uğramamıştı ve bu konuda babama haksızlık yaptıklarını düşünüyordum. Babam sinirli ve katı bir adam olabilirdi ama yalnız bırakılıp görmezden gelinmeyi de hak etmiyordu çünkü onun bütün çalışması da bizeydi en basitinden.
Yatağıma kavuştuğumda gün içinde yaşadıklarımı düşünüyordum. Ne kadar ağırdı, ne kadar fazlaydı ve ne kadar da korkunçtu.
O kadar yorgundum ki günün ayrıntılarını düşünememiştim, uykuya dalma sürem bedenimin tükenmişliği karşısında direnememişti.
18 EKİM PERŞEMBE, 2018
Yeni bir gün, kısa saçlı halime hala alışamadım ama rüyamda insanların yüzüme söyleyemediklerini görmüştüm tuhaf bir şekilde.
Biri kısa saçın bana yakışmadığını söylüyordu, biri yamuk makas izlerinden bahsediyordu biri ise öyle yakıştırıyordu ki beni uzun saçla gördüğü hâlde uzun saçlı halimi hatırlamadığını dile getiriyordu. Güya ben hep yüzüme tam oturan kısa saçla etrafta dolanmışım ve benim asıl saç modelim de buymuş.
Hayatım o kadar tuhaftı ki okula gitmek istemiyordum, sınıf arkadaşlarımı sevmiyordum ve bir başıma hissediyordum her zaman sonra Serhat ile denk geldiğimizde de eve gelmek istemiyordum.
Depresyona giriyordum, farkındaydım ve sanki hep ucu ucuna kurtuluyordum. Büyük sıkıntıların arasında imdada yetişen küçük eylemlerin doğurduğu büyük mutluluklar vardı.
Büyük sıkıntıların arasında imdada yetişen minik adımlar vardı, tam olarak mutlu değildim ve kötülüklerin bünyemde bıraktığı etki hep daha büyük oluyordu.
Sıkıntım beni tam batıracakken çamurla dolu bardaktan çamuru çay kaşığıyla alanlar oluyordu, işte bu bütünüyle batmama engel olan minik bir sebepti.
Okula gitmeyi hiç istemesem de direndim ve güçlükle hazırlandım, isteksizce giyinip bunaltıyla rutinleri yerine getirdiğimde otobüs durağına varmıştım bile.
Arkamdaki zincir marketin camından yansımama bakarak üstümü başımı düzelttim, gri eşofman ve lacivert sweatshirtleydim yine, Müge’den aldıklarımı aynen geri giymiştim.
Saçlarım açıktı, toplamayı da düşünmüyordum çünkü gerçekten yamuk kesmiştim ve toplamayı denediğimde de toplanmıyordu, toplansa bile yamuk yumuk dağılıp tokadan firar ediyordu saç tutamlarım. Eşofmanımın cebinde varlığını hissettiren ve Serhat’ın hediyesi olan tokayı cebimden çıkarttığımda önce deseni inceledim. Gerçekten de çok güzel bir tokaydı. Daha sonra gelişigüzel saçlarımın ön tutamına geçirdim tokayı.
Durakta yine bilindik insanlar vardı ama benim okulumdan değil, yine Cansu’nun lisesindeki öğrenciler çoğunluktaydı, yine mavi gözlü dimdik duran genç de buradaydı ve bu sefer de bakışmıştık.
Farkındalık vardı herhalde, her gün denk geldiğimizden.
Bir otobüs ev olacaktı sanki, ben kimseyi tanıyamayacaktım ama hep tanıdık simaların güvencesinde hissedecektim kendimi.
Sonra bir gün bir daha bu otobüse binecektim ve kimseyi tanımayacaktım, asla tanıdık simalarla denk gelmeyecektik ve geçmişe özlemin ardından bir daha da 712 otobüsüne binilmeyecekti. Bir gün son kez binecektim ama son kez bindiğimin de farkında olmayacaktım.
Neden bir otobüs detayını bu kadar büyütüp duygusala bağladığımı hiç bilmiyordum ama sebepsiz yere ağlama isteğim vardı, aslında sebepliydi sadece küçük etkileri bekliyordum.
Otobüse bindiğimde farkında olmadan uzun saçlarımı geriye atardım önümü rahat görebileyim diye ama şimdi buna da gerek yoktu, saçlarımı arada elimle geriye atma isteğim zaten boşa gidiyordu.
ESHOT kartımı okuttuğumda ve arkaya ilerlediğimde arkamdan mavi gözlü çocuk da geliyordu, tam olarak en arkaya gittim ve kendimi motor kısmına yaslayıp arka kapının camından izledim dışarısını.
Mavi gözlü çocuk da karşıma geçti, kendisini geriye yasladı ve arka kapı onun sağ omzuna yaslıydı. Kendisi gerçekten dimdik duruyordu.
Mavi gözlü genç biriyle bakıştığında ben de o yöne döndüm, tersten oturup kulaklığını takan tanıdık çehreye sahip kadın ile denk geldik yine.
Bu insanlar kimdi, her gün nereye gidiyorlardı, amaçları neydi, tutundukları dal sağlam mıydı, sorunlarının boyutu neydi?
O kulaklık takan kadın çevresine bir tur daha baktı ve telefonunda yine bir şeyler yazmaya başladı.
Hemen sağ tarafımda, en arka ikili koltukta anne ve kız vardı, yüksek ihtimalle hastaneye gideceklerdi çünkü ilkokula gidiyormuş gibi duran kız çocuğunun elindeki peçete çarpmıştı gözüme.
İnsanlar otobüse biniyordu, biz ilerliyorduk sonra ben arka kapının camından kendi yansımama daldığım esnada önüme bir gölge çöktü.
Dikkatim dağıldığında kaşlarımı çatıp yukarı baktım ve neon yeşili gözlerle denk geldik. Gözlerimdeki anı parıltıya engel olamamıştım.
“Senin burada ne işin var?” diye sorduğumda onun hâlini inceliyordum. Gözler kızarıktı ve göz altları mordu, koyu kumral saçlar darmadağınıktı ama yorgun olduğunu iyi saklayacak şekilde tam gülümsüyordu.
“Ben bugün fakir bir öğrenciyim, maalesef.”
Ne diyeceğimi bilemediğimde kısa bir an üstüne başına bakmıştım. Onda da gri eşofman ve fiziğini gizlemeyi başarabilen çok geniş lacivert bir sweatshirt vardı tıpkı benim gibi.
“Biz neden aynı mağazadan giyinmiş gibiyiz?” diye sordum anlamayarak ama sanki dün de şu şekil giyinmiştik, sadece karanlık olduğundan göze batmamıştı.
Omzunu indirip kaldırdı. “Tesadüfe dönüp bir sormak lazım.”
Bu sefer de bu nereye tutunup ayakta kalabiliyor diye incelemiştim onu ve sargılı sol elinin arkamdaki demiri tuttuğunu fark ettim ama asla onun etki alanında hissettirmemişti, sebebi sanırım sol tarafımın boşluk olmasıydı.
Düşünüyordum, bir sürü sonuca varıyordum ama Serhat’a bakamıyordum. Karar aşamasındaydım: Konuş ya da konuşma. “Sana alışayım diye her zaman karşıma çıkıyorsun, değil mi?” Hem de kötü zamanlarımda yapıyordu bunu çünkü insan çaresiz anlarda yanında olanların samimiyetini hissederdi.
Serhat samimiydi ama asla saf bir adam değildi.
O da bana bakmak yerine etrafına baktı. “Sen de alışmamaya direniyorsun her seferinde.” Bana döndü. “Hem ne fark eder ki, anı yaşa gitsin sadece.”
Daha fazla konuşamadım çünkü onun ne düşündüğünü ya da ne düşüneceğini kestiremiyordum.
Zor anlarda karşımda buluyordum onu ve alışırsam bu sefer zor zamanlarımda karşıma çıkmamasına da üzülürdüm, bunu dün fark etmiştim mesela onu akşam yemeğinde bizim masamızda aradım ve aslında bu tehlikeliydi.
Kendimi geri çekmek adına konuşmuyordum ve garip garip noktalara bakıyordum, bir ara kulaklık takan kadın bize dönmüştü sonra hüzünle gülümseyerek telefonuna bir şeyler yazmıştı.
Sağ tarafımızdaki kadın, kızını kendisine yasladı ve saçlarını okşadığında Serhat ile izlemiştik onları.
Neden bilmiyorum ama Serhat az önceki anne kızı zihninden atmak için bana dönmüş gibi hissetmiştim. “İzmir’de ESHOT genelde kimin önünde durursa ilk o biniyor ama aynısını bir keresinde Adana’da yaptığımda meydan dayağı yiyecektim az kalsın.”
Ne anlamalıydım? Düşünmemeye çalışarak garip konularla zihni meşgul etmeyi mi? Bir cevap veremediğimde Serhat’ın yüzüne dümdüz bakıyordum. Sonra nedense Serhat nefesini verdi ve benim ona baktığım gibi bana baktığında biraz gerçekliğine dönmüş gibiydi, aslı ürkünçtü.
“Ya da boş versene,” Umursamazca baktığında dilini damağına vurmuştu. “Akışta kalalım her zamanki gibi, değişmeye gerek yok.” Gözleri saçlarımdaki tokaya kaydığında hoşnutluğunu hissetmiştim.
Ona daha fazla bakmaya gücüm yetmediğinde önüme dönmüştüm, eğer ona ayak uydursaydım ve şehirlerden bahsetseydik bu moduna gelmeyecekti ve ben ona biraz daha bakabilme cesaretini yakalayabilecektim.
Kendimi kötü hissetmiştim ama pasifliğimden Serhat’a yeniden dönemiyordum.
Sağ tarafımızdaki kız çocuğu “Anne,” dediğinde istemsiz Serhat ile o yöne döndük yeniden.
Kadın kızının mırıltısına panik olmuştu ama soğukkanlılıkla kızının ateşini kontrol etti yetmedi peçeteyi şişedeki suyla ıslatıp kızının alnına koydu.
Konu değiştirmek yoktu, sadece rahatsız etmeyecek şekilde izlemek vardı.
Sıranın bende olduğunu hissediyordum o yüzden kadını izlemeye dalmış olan Serhat’a döndüm.
“Adana mı İzmir mi?”
Serhat bana dudakları aralık bir biçimde döndü ve daldığı için sorumu yenilememi bekledi sanmıştım fakat o kafa toparlama işlemi yapıyordu sanırım. Az düşündü ama tam toparlandı. “Anıların farkındalığı açısından Adana ama yeni anılar için İzmir.” Basit bir soruyu derin bakışlarıyla ciddileştirebiliyordu. “Geçmiş güzeldi fakat mümkünse tekrarlanmasın.”
Onun sözlerinde kendimi bulduğumu hissettim, belki de herkes aynı hayatı farklı dayanaklarla yaşıyordu. “Geçmiş sadece hatırlansın, gelecek ise,” bekledim, “geçmişi düşünmeden yaşansın.”
Göz ucuyla başka yöne dönüp huzurla gözlerini saniyeliğine kapattığına şahit olmuştum ya da öyle zannetmek istemiştim, her şey olabilirdi ama sadece hissetmek önemliydi.
Anne ve kız hastaneye gitmek için indiler, Cumhuriyet Meslek Lisesindeki kızlar bizim tarafa doluştu ve boşalan koltuğa geçtiler, birkaçı da bizim gibi ayakta kaldığında Serhat’ın hemen arkasındaydılar.
Kızlardan birkaçıyla göz göze geldiğimde genelde ilk Serhat’ın sırtına bakıyorlardı sonra ise giyinişimize ve ne düşündüklerini bilmiyordum. Serhat baktığım noktaya dönüp kızlarla göz göze geldi sonrasında bana doğru döndüğünde gözlerini devirdiğini görmüştüm.
Kıskanç değildim ama nedense içim rahatlamıştı.
“Benim bir sözüm vardır, Hira.” Gözlerimi kırpıştırdığımda onu dinliyordum. “Güvenin varlığında kıskançlık yokluktur.” Ne düşündüğümü çözmeye çalıştı ya da sözünü sindirmemi. “Anlatabildim mi?”
Onun sözlerinden ne anlamam gerekiyordu bilmiyordum ama “Evet,” dedim tuhaf bir şekilde.
“Neticede,” kaşlarını kaldırdı. “Güvenmemek inanmak inanmamak güvenmek falan unut gitsin şimdi kendimle çelişmek de istemiyorum üstelik diretip açıklama yapma saatimde de değilim.”
Gülümsedim, içten bir şekilde çünkü Serhat’ı her zaman olmasa da bazen acayip samimi buluyordum. Güvenin varlığında kıskançlık yokluktur.
Kırmızı okul formalılar Özensu durağında indiler ardından bizim ineceğimiz durağa geldiğimizde ilk Serhat indi ardından da ben fakat mavi gözlü genci aklımdan öyle bir çıkartmışım ki Serhat ileyken onu inerken hatırlamıştım. O da kulaklık takan kadın da daha sonraki duraklarda iniyor olmalıydılar.
Güvenliği geçtik ardından ben binama girmek için sol yaptığımda Serhat da sağ yapmıştı, yollarımız ayrıldığında ise onunlayken aklıma gelmeyen birçok şeyi hatırladım mesela kısa saçlarımla sınıfa girecektim, tek başıma kalacaktım ve bütün gün ağzımı bıçak açmayacaktı, sıramdan kalkmak için de bir bahanem olmayacaktı.
Matematik dersine girdiğimizde Mazlum Hoca da derse girmişti ve konu işlemeye başlamıştı.
İlk ders öyle böyle geçti, Deren’de bir şeyler var gibiydi ama sormadım bile çünkü artık sınıftan kimseyle muhabbetimin olmasının istemiyordum.
Teneffüste bilindik dışarıya çıkmadım ve matematiğin ikinci dersine girdik, yine ders işledik sonra Mazlum Hoca son beş dakika kala bizi serbest bıraktı.
Hocamız sandalyesine geçtiğinde “Neyin var, Deren?” diye sordu herkesin içinde.
Deren mod düşüklüğünden çıkmadı ama “Bir şey yok, hocam,” dedi yine de.
Mazlum hoca arka tarafa döndü yüzünü. “Dün derse gelmemiştin, Hivda? Sen iyi misin?”
Dün öyle bir psikolojideymişim ki sınıfa istemediğim insanların gelmediğini bile fark edememişim. Sanırım ben dün gerçekten kimseye değil, kendime bile bakamamışım ve okul çıkışı Hivda’nın halüsinasyonunu görmüştüm.
Hivda, Deren gibi bir şeyim yok diyemedi ve sanırım teselli seslerine bakılırsa birkaç gözyaşı dökmüştü.
Bugün günlerden 18 Ekim Perşembe, sınıfımdan iki kişinin moralleri bozuktu ve bunu sınıf öğretmenimiz fark ettiğinde ikisine de sordu, biri ağladı biri ise nötr bir suratla bir şey yok dedi. Çarşamba günü ben de onlardan farksızdım ve dün Mazlum Hocaya dersimiz de vardı. Öğretmenimin benim duygu durumumu fark etmemiş olmasına fazla üzülmemiştim hatta hiçbir şeyimi belli etmiyorum diye de kendimle gurur duymuştum fakat içimde fark edilmediğim için oluşan az bir sızının etkisiyle Deren’e şey demiştim teneffüs molasında: “Bence şanslısınız çünkü kötü hissettiğinizde fark ediliyorsunuz ve size nasıl olduğunuzu soruyorlar.”
Bütün gün sıramda oturdum, asla ayağa kalmadım ve Serkan’ın bahçede tek yürüdüğünü hissettiğim anlarda bile aşağı inmedim.
Yemek de yemiyordum sadece arada bir hatırladığımda yeni aldığım mataradan su içiyordum.
Din dersinde Fatma Hoca beş dakikalığına geldi ve bir daha da gelmemek üzere yok oldu, İngilizce dersine İlknur hocamız yine bizi salmadı ve insanları zorla derse dahil etmeye çalıştı. Hocamız listeyi eline aldığında asla heyecanlanmıyordum alışık bir biçimde çünkü ben sınıf listesinde bile fark edilmiyordum.
Serenad okuyarak öğle arasını geçirdim sonra bir ders daha İngilizce dersinin ardından fizik dersine girmiştik.
Hacer hoca derste sınıfça motive olmadığımızı gördüğünde ders işlemeye kısa bir mola verdi ve bizimle konuştu.
“İşte bundan ötürü bir farkındalık lazım size.” Sınıfa göz gezdirdi. “Neyi aşırı yapıyorsunuz, çocuklar?” Hacer hoca öğrencilerin pasifliğine asla aldırmadı ve hızlı bir şekilde gözleriyle insanları seçti.
“Aşırı boş duruyorum.”
“Aşırı telefondayım.”
“Aşırı oyalanıyorum.”
“Aşırı tatlı yemek.”
“Aşırı TikTok izlemek.”
“Aşırı ders çalışmıyorum.”
“Aşırı hayasızım.”
Son cümlede ben bile patlamıştım sonra hoca aşırı kavramıyla ölçülü hareket etmemizi ve bütün bunları yapmayı bırakmadan da derse odaklanıp çalışabileceğimizden bahsetti.
Okul çıkışında yine ilk önce sınıfın boşalmasını bekliyordum, sevmediğim insanlara baktığımda ise sıfır tahammülle kusasım geliyordu.
Merdivenlerden indiğimde telefonum titredi ve açıp bildirimi okudum.
Gizli Numara: Senden bir alandan sen sonsuzluğu almalısın. Harekete geçmek oturup beklemekten daha akılcıdır. İntikam kötüdür ama kötülük görmüşsündür ki intikam alıyorsundur. Ödeşirsin, sana yapılanın aynısını yaparak ya da daha fazlasını yapıp göz dağı verirsin ve bir daha girişemezler senin etrafına. Harekete geçmezsen ödeşmeyiz, senin intikamını alırız.
AR
Merdivenlerden inerken okuduğum bu mesajla soğuk terler akıtıyordum hatta telefondan gözlerimi o kadar ayırmıyordum ki bir ara sanırım düşme tehlikesi geçirmiştim.
Birdenbire biri benim önüme geçti ve tutulduğum gibi duvara sabitlendim sonra beni duvara sabitleyen kişi sırtından bir darbe yedi ve birbirimize daha da giriştik.
Ferahlatıcı bir koku asla gerginliğimi üzerimden almama yetmemişti. Başımı kaldırdığımda ise Serkan ile yüz yüze gelmiştim.
Telefondaki mesaja öyle odaklanmıştım ki ne ara dışarı çıktığımı bile bilmiyordum fakat şaşınca Serkan’ın geniş omuzlarından geriye baktığımda bizim sınıfı dizginsiz bir coşku içerisinde gördüm. Hepsi gerçekten dizginsiz bir coşku içindeydi ama sahteydi, bunu sadece ben anlayabilirdim.
Serkan bir anda önüme geçmişti ve topun bana çarpmasını engellemişti, bunu Begüm’ün tayfasının gözlerinin içine bakarken anlayabilmiştim. Topun hedefi bendim ve Serkan sırtını benim için dönmüştü.
“Sırtın çok acıdı mı?”
Serkan asla etkilenmiş görünmüyordu.
Onun yüzünü incelediğimde esmerliğinde hafif kavrukluk da vardı ama Serkan gerçekten has esmerdi. Mavi irisleri küçülürken siyah göz bebeği büyüdü. “Neden bu kadar şerefsizler senin arkadaşların?”
Önemsendim. Bence buna bir itiraf gelmeliydi çünkü göz temasından mıdır yoksa onun korumacı tavrından mıdır bilinmez onun bu sözleri duymayı hak ettiğini düşündüm. Sanırım onun kimsesiz bakışları tanıdık gelmişti. “Onlarla her zaman aynı ortamda bulunuyorum ama hiçbirinin senin gibi bir samimiyeti yok.” Bence yeterli değildi. “Seninle arkadaş olmak isterdim, Serkan.”
Serkan bana baktı. Sonra bir daha baktı ve elbette ki koyu mavi gözlerinde bir değişme olmamıştı ama anlamı yakalamıştım. Bana gülümsedi, bir gülümseme denemezdi buna ama gülümsemişti işte.
“Onlara bir şey yapmayacak mısın?” Sesi soğuktu ve zorla konuşuyordu ama samimiyetine inanıyordum. “Sen intikam almadığın sürece tekrarlayacaklar.”
Hiçbir şey demedim ve Serkan’ın koyu mavi gözlerine bakmayı sürdürdüm.
Bir şeye yeltenecek gibi oldu onlara doğru döndüğüne ama anında engel oldum çünkü Serkan bu boksörcü fiziğiyle hepsini kürdan ederdi.
Ona onun aksine belirgin bir şekilde gülümsedim ve sonra ayrıldık fakat elbette ki Hivdalar bu durumu daha fazla kıskandılar çünkü onların çevresinin aksine bana arada bir uğrayan kişiler daha gerçekçiydi.
Önemsenmek. Fark edilmek. Ve ben anlıyordum ki herkes tarafından fark edilmeye gerek yoktu, herkesten iyilik beklemek de hataydı. Az ve öz yeterliydi.
Küçük eylemlerin doğurduğu büyük mutluluklar. Onarılamayan bir kalp ama iyileşme ihtimali iyileşmeme ihtimaliyle büyük bir rekabet içerisinde.
Batıyordum, en dibe hem de ama bütünüyle batmama engel olanlar oluyordu, başımı kaldırıp arada bir nefes almamı sağlıyorlardı. Bu fark edene ve anlayana büyük bir şükür sebebiydi.
Ben galiba artık kabullenmek gerekirse kendimi koruyamadığımı fark ediyordum. Çünkü insanlara sesimi yükseltip zarar veremiyordum fakat korunmaya da ihtiyacım yoktu çünkü başıma gelenlerden ve gelecek olanlardan korkmuyordum. Her türlü hiçbir kaybım olmayacaktı.
Psikolojim dışında.
Bugün perşembeydi, Torbalı’nın en kalabalık pazarının olduğu gündü ve ben okulun önündeki duraktan gelen ilk otobüse binememiştim, kalabalıktan hatta şoför inecekler için durakta durmak yerine ileride durmuştu ki arkadan binmeye çalışmayalım diye.
Kendimi dinç hissetmediğimden sadece bir durak ileriye yürüdüm ve çölün ortasına dikilmiş gibi duran, durağı gösteren direğin önünde durdum. İkindi güneşini bütünüyle bedenime hapsetmişim gibi sıcaklamıştım.
Gelen ikinci 712 otobüsüne de binemedim ama benim gibi olmayanlar şoförün sinirlenip onları otobüsten indirme ihtimaline bile aldırmadan otobüse arka kapılardan sıkışarak girmişlerdi.
Derince nefeslenip önümden geçen otobüsün içine baktım ve otobüsü kaplayanların büyükler ve pazar arabalarının olduğunu gördüm hatta bir teyze pazar arabasını orta tarafa koyduğundan insanlar arka tarafa ilerleyemiyorlardı.
Bir durak daha ilerledim ve ardından bir durak daha fakat artık durmuştum çünkü diğer durakların yerlerini bilmiyordum. Belki bir gün birilerini takip ederken öğrenebilirdim ama bizden etrafta pek bir öğrenci kalmamıştı.
Bu sefer otobüse binebilmiştim ama beklemekten ve zaman kaybından bıkmıştım hatta otobüsün içinin bu kadar boğucu olmasını beklemiyordum.
Fazlasıyla yaşlı vardı ve birkaç pazar arabası öyle konumlanmıştı ki otobüsün arka tarafına gitmek için bir Survivor yarışında gibi akrobasi hareketlerinde bulunmuştum.
Oturacak yer yoktu ve ayakta bekliyordum sonra yaşlı kesimin büyük bir çoğunluğu Kuşçuburun’da indi ardından gençlerden bazıları da Toki’de ve Toki durağında insanlar inerken arka kapı da açıktı yani tam karşımı görebiliyordum açık kapıdan.
İleride, yüzü tam olarak bizim tarafa dönük olan bir adam vardı, elleri siyah deri ceketinin ceplerindeydi. Kulakları, burnu, dudağı ve kaşları piercing doluydu, saçları garip garip renklere boyanmaktan yanmış gibi duruyordu, boynundan itibaren ise dövmeleri başlıyordu.
Bu tuhaf görünüşlü adama dik dik bakmaya devam ettim ve sonrasında o da anlamış gibi bana döndü ama sadece öylesine baktı hatta bu öyle bir bakıştı ki otobüs ilerlediği zaman bile o adam ellerini siyah ceketinin ceplerinden çıkartmadan bana ya da otobüse bakmayı sürdürmüştü.
Eve vardığımda geç kalma nedenimi anlatmıştım anneme yemek yerken sonra aklımın hala başımda olduğuna kendimi inandırmaya çalışıyordum bir ara salonda babamla yalnız başıma televizyon izliyordum bir ara babam yatmak için lavaboya girdiğinde ve annem ve kardeşlerim salona doluşmayı başardığında odaya gidip ders çalışıyordum ve bir ara babam bana akşam konuşmasını yaparken psikolojimin hala sağlam olduğu konusunda kendimi inandırmaya çalışıyordum.
Yorganın altına girdiğimde ise gün analizi yapmıştım ve jetonum da o an düşmüştü. TOKİ’lerin orada gördüğüm tuhaf tipli adam Maskeli Adamlardan biriydi çünkü boy pos dövmeler ve piercinglerden hatta renkli saçı siyaha döndürürken saçlarına zarar vermesinden bile anlayabilmiştim çünkü ben okul bahçesindeyken izlemiştim onları.
Biri bana yüzünü göstermişti ve o kişinin Serhatların tayfasıyla bir alakası yoktu üstelik o kişiyi daha önce görmediğime de emindim.
Maskeli Adamların kim olduklarını yanlış yerde ve yanlış insanlarda arıyor olabilir miydim?
Zihnimi zorlamaya çalıştım. Tokilerin orada görmüştüm birini ve yüksek ihtimalle o adam otobüse değil açık kapıdan bana bakmıştı çünkü tanıyordu ama asla renk vermemişti. Şaşırmamıştı ve demek oluyordu ki bu otobüste olduğumdan haberdardı. Duruşu netti ve sakindi, tavizsiz bir imaj çizmişti ve şahsimce psikolojik sorunları olabilirdi ama yine de aklı başında biri gibi duruyordu. Yaşı büyük de olabilirdi ama yine de genç biri olduğuna şüphem yoktu.
Ben zaten hiç sakin bir şekilde uyuyamazdım ve geceleri illa başıma bir şey gelirdi. Ya ağlayarak uykuya dalardım ya da kafama detaylar takılırdı.
19 EKİM CUMA, 2018
Ne kadar zor olursa olsun insan bir şekilde üstesinden gelebiliyordu bazı şeylerin ve gerçekten de bunun farkına varabiliyordum.
Bileğim burkulmuştu, üç güne geçerdi; saçlarımı kesmiştim, bir seneye uzardı. Ailemle aramın ruhen iyi olduğunu zannetmiyordum ama ayrı eve çıkabilirdim zamanla üstelik arkadaşlarımı sevmiyordum ve sevebileceğim insanlar tanırdım ben de.
Hayır. Bu sadece bir kandırmaca.
Bileğin geçti diye bileğinin burkulma anını unutmayacaksın, saçlarını ellerinle keserken girdiğin krizi de öyle ve ayrı eve çıkmış olsan bile yarım yamalak yaşadığın o çocukluğun bir daha tamamlanmayacak. Ve belki de hiçbir zaman çıkarsız üstüne üstlük seni seven bir arkadaş da edinemeyeceksin.
Kalemi parmağımda döndürmeyi bırakmış olsam da kafamın içinden ayrılamıyordum bir türlü sonra o kalem yine parmaklarımın arasında dönmeye devam etti.
Hayat yaşamaya değer miydi? Yoksa yaşamak için verdiğim bu çaba yersiz miydi?
2 saatlik fizik dersi bittiğinde sırada rehberlik vardı yani yine hocamız fizik dersi işleyecekti. Sıkıntıdan patlayacağım bir ara hoca bunaldığımızı anladı ve son yirmi dakika kala bizi serbest bırakmıştı.
Tek saatlik edebiyat dersinde kitap okumuştum ve Serenad’ı yarılamıştım artık sonra Almanca dersine girecektik fakat hocanın bugün izinli olduğunu öğrendik.
Bu bilgi bize ulaştığı gibi toplu bir şekilde çantalarımızı toplamıştık çünkü son iki saat de müzik dersi vardı yani okulda durmaya gerek yoktu, bizim için gün bitmişti.
Gurbet bu sefer müdüre gitmeden sınıftan çıkalım diye söyleniyordu ki öyle de oldu çünkü bir görev daha kaldıramazdık üstelik ben görev anında saçımdan olmuştum ve yeniden öyle bir şey yaşamayacak olsam da bir şeyler tetiklensin istemiyordum.
Çantamı sırtıma aldım ve bahçeye çıktığımda bir çardakta tanıdık bir beden gördüm sandım sonra biraz dikkat kesildiğimde o kişinin Serkan olduğunu fark ettim ardından ayaklarım benden bağımsız o yöne doğru ilerledi.
Nedendir bilinmez ama Serkan’ın tek başına bile birçok kişiymiş gibi görünmesine hayrandım üstelik onun yanına gittiğimde kendimi yabancı hissetmiyordum.
Çantamı masaya bıraktığımda çardakta Serkan’ın karşısına geçmiştim.
Yine simsiyah giyinmişti, esmer teni ve koyu mavi gözleri bile onu bıraktığım yerde gibiydi, sıfır değişim vardı. Sanki hafif kirli sakalları bile uzamıyordu ve aynen o şekil kalıyordu.
“Nasılsın?”
Elbette ki bana bir cevap vermedi ve masaya dalgın gözlerle bakmaya devam etti, derin düşünüyordu ama şu an başıma bir şey gelecek olsa erkenden ayılırdı. Öyle bir hava veriyordu bana.
“Ne düşünüyorsun?” Belki de sabır sınaması yapıyordum ama ne yaparsam yapayım Serkan’ın sabrını taşıramazmışım gibi geliyordu ya da taşırsam bile bana her türlü bir zararı dokunmazdı.
“Biliyor musun, kendimde seni görüyorum.”
Konuşmaz demiştim ama bana bakmasa bile mırıldandı. “İmkânsız.”
“Neden öyle dedin ki?” Bir Serkan’a bir de otobüs saatlerine bakıyordum. Bir duraksama yaşadım ama çenemi de tutamadım. “Dışlanıyorsun.” Aynı benim gibi. “Serhat’ı Anıl ile ve Serdar’ı Anıl’la ya da bazı zamanlar Serhat’ı Serdar ile görüyorum ama sen yoksun.”
Ondan bir cevap beklememiştim çünkü koyu mavi gözlerini masadan ayırmamıştı ama düşündükten sonra hahladı ve “Ben miyimdir sence dışlanan?” diye devrikçe sordu.
Otobüsün gelmesine az kaldığı için ayağa kalktım ve çantamı sırtıma geçirdim. “Sanırım biraz daha gözlem yapmam gerekiyor.”
Arada sırada Serkan’ı tek başına gördükçe yanına uğramayı sıklaştırmam gerekiyordu çünkü ben onu gerçekten buz gibi olsa bile sıcacık görüyordum. İnkâr etse bile benzerdik, tek fark ben istesem de çevre edinemezdim ama o istese herkesi yakınına toplardı.
Güvenliği terk ettiğim esnada biri bana seslendi ve duraksayıp arkamı döndüğümde yeşil gözlere denk geldim.
“Senden ricam seninle öğlen vakti oturduğumuz o çocuk parkına gider misin otobüsten indikten sonra?”
Serhat bir selam bile vermeden bir istekte bulunmuştu ve şaşırmama müsaadem olmadan “Niye ki?” diye soruyordum ki “Güveniyorum sana, kırma beni,” dedi ve otoparka doğru ilerledi.
Durağa geçtiğimde ne olduğunu anlamaya çalışıyordum ama o parka gidecektim çünkü zaten her zaman indiğim durakta inecektim ve park ile evimiz arasında sadece üç dakikalık bir mesafe vardı yani hiçbir kaybım olmazdı.
Okul çıkışı olmadığı için boş 712’ye bindim ve insanlara bakmadan boş bulduğum bir yere çöktüm. Manzarayı izlerken yol boyu Serhat’ın beni neden çocuk parkına çağırdığını düşünüyordum.
Sıkıcı ve amaçsız bir otobüs yolculuğunun ardından Fevzi Çakmak durağında inmiştim ve Yıldırım Market’in yukarısına doğru çıkıyordum.
Parka geldiğimde ve geçen Serhat ile yan yana oturduğumuz banka çöktüğümde beklemeye başladım ve etrafı izledim. Öğlen vakti olduğundan herhalde hurma şekeri verdiğim kız çocuğu bile yoktu şu an burada.
Bir ara beklemekten canım sıkıldığında telefonda dolandım bir ara yine etrafı inceledim bir ara düşüncelere daldım ve en son yine telefona daldığımda önüme büyük ve küçük iki gölge düştü.
İlk Serhat’a odaklandım başımı kaldırıp ve Serhat’ın bakışlarından her zamanki gibi bir şey çözemediğimde sağ tarafa baktım ve bir kız çocuğu gördüm.
Serhat mahcup bir şekilde duran kız çocuğunun sarı saçlarını tek tarafta topladı ve omuzlarından tutup “Tanıştırayım,” dedi heyecanla. Tam konuşacakken duraksadı. “Kızım.”
Başıma güneş geçmişti herhalde çünkü hemen inanmıştım. “Ne?” İdrak etmeye çalıştım. “Senin kızın mı var?”
Serhat hahladı. “Evliyim ben üstelik, ne sandın?”
Başımı olumsuz anlamda salladığımda kaşlarım çatıktı. “Seni ciddiye alamıyorum şu an, Serhat.”
Serhat güldü ve hemen soluma oturduğunda kız çocuğunu da yumuşak bir şekilde tek dizine yasladı. “Zehra, Hira ve Hira, Zehra.”
Nedendir bilinmez ama Zehra’yı Zilan’la karşılaştırdım ve Zehra’nın utangaç havasını sezdim.
Soğukkanlı olmamam gerekiyordu sanki ve elimi uzattım Zehra’ya. “Memnun oldum, Zehra.”
Zehra çekingen bir şekilde elimi tuttu ve çekti ama hiç gülümsememişti.
Serhat’a döndüm ve Zehra görmeden “Ne oluyor şu an?” diye sordum başımı sallayarak.
Serhat bana karşı ciddileşti ama Zehra’yı yanağından öptü ve sarıldı, böylece Zehra beni görmüyordu. “Bugün için, sadece birkaç saatliğine Zehra’ya bakabilir misin?”
Ne diyeceğimi bilemediğimde “Teknik olarak hala okuldasın,” diye açıklama yapmaya girişti. “Ve okuldan çıkmana da 3 ders saatlik süre var yani bence hayır dememelisin.” Zehra’yı biraz geriye çekti ve kız çocuğuyla bakıştılar. “Çünkü Zehra o kadar tatlı bir çocuk ki kimse ona hayır dememeli hatta diyemez bile,” bana döndü, “değil mi Hira?”
Benden istenileni anlamıştım ama neden sorgulamak istiyordum. “Zehra senin neyin oluyor?”
Serhat nefesini verdi. “Bir tanıdığımın kızı, bana emanet etti ama işlerim var ve onu emanet edebilme konusunda aklıma ilk gelen sen oldun çünkü beni reddetmeyi geçtim Zehra’yı kırmayacağını düşündüm.”
Ne diyeceğimi bilemediğimde “Haklı düşünmüşsün,” dedim sonra irice açtığım gözlerimle bir Serhat’a bir de sarışın kız çocuğuna baktım. Aklıma Şevval gelmişti ama benzerlikten mi yoksa Serhat’ın neden Şevval’den böyle bir şey istemediğini düşünmem miydi zihnime doluşan ilk düşünce işte orasını bilemiyordum.
Serhat, Zehra’nın elinden tuttu ve Zehra’nın elini bana uzattığında Zehra’ya gerçekten gülümsedim ve onun elinden tutup kendi tarafıma geçtim.
Serhat ayağa kalktı ve “Takılın siz öyle etrafta,” dedi ve gitmeye hazırlandı. “Ben tahmini üç saat sonra uğrarım, işim biter o zamana kadar.”
Zehra ile Serhat’ın arabasına binişini ve gidişini izledik ardından ne yapacağımı bilemedim çünkü aklıma hiçbir şey gelmiyordu üstüne ben zaten pasif bir insandım.
Sol tarafıma çöken Zehra’yı inceledim ilk önce. Sarı ama seyrek saçlıydı, boyu vardı ama zayıftı da ve kendisine bol gelen bir yelek giymişti üstelik ya keyifsizdi ya da mutsuzdu. Açık yeşil gözleri ise sadece yere odaklanıyordu sanki kafasını kaldırsa herhangi bir şeye baş kaldırmış olurdu.
Kanımın bütünüyle ona çekildiğini hissettim çünkü kız çocuğu çok tanıdıktı. Dikkatli olmam gerekiyordu çünkü büyük bir şekilde ona karşı empati yapabilmiştim.
Yemek yemeye gidelim mi diye sormak yerine “Ben çok açım. Hadi, yemek yemeye gidiyoruz,” yaptım gülümseyip ayağa kalkarken ve tahminlerim doğrultusunda reddetmek yerine ayak uydurdu, ayağa kalktı.
Çantamı sırtıma taktım ardından Zehra’nın elinden tuttum ve yokuştan aşağı indik. Bütünüyle sessizdi, sakin bir çocuktu ve gözleri sadece yerdeydi.
“Benim bir yeğenim var, biliyor musun?” dedim konuşma açmak için. “Adı Zilan ve kendisi çok yaramaz hatta acayip bir yaramazlığı vardır ama sen çok akıllı bir kıza benziyorsun.” Yürümeye devam ettiğimde başımı eğip ona baktım. “Hatta benzemek bile değil, sen gerçekten çok akıllı bir çocuksun çünkü ben şu anlık hislerimde yanılmayacağımı düşünüyorum üstüne üstlük bir kez daha çünkü diyeceksem de çünkü ben seni çok sevdim, Zehra.”
Bilerek saçmaya kaçacak cümleler kuruyordum çünkü Zehra biraz açılsın istiyordum. O ise daha çok utangaç bir tavır takındı ve her ne kadar içine dönse de konuşacağını anlamıştım. “Akıllı olup olmadığımı bilmiyorum.”
“Akıllısın, Zehra.” Sol tarafa döndük ve çarşıda düz yürüdük, dönerciye gitmeyi düşünüyordum ama yine de sorayım dedim. “Sence çiğ köfte mi yoksa döner mi?”
Sol eli elimdeydi ve sağ elinde de tüylü, eskimiş, siyah renkte bir oyuncak kedi tutuyordu. Onu sıktı. “Hangisi varsa.”
Başımı salladım. “İkisi de var ama sen hangisinden yemek istersin?”
Omzunu silkti çekingence. “Fark etmez bana.”
Zehra fazla pasif bir çocuktu ve onu kendime benzetiyordum. “Ben normalde çiğköfteyi daha çok severim ama seni zayıf gördüm o yüzden dönerciye gitme kararı aldım, yani dönerciye gidiyoruz.”
Zehra bir tur daha sıktı oyuncak kedisini ve bakışlarını da yerden çekmedi. “Çiğköfteciye gidelim o zaman.”
Tahmin ettiğim gibi benim sevdiğim seçeneği seçmişti çünkü şu an onun için kendisinin bir önemi yoktu hatta belki de bana yük olduğunu düşünüyordu.
“Artık çok geç,” dedim ve dönercinin önünde durduk. “Çünkü geldik bile.”
Yine ayak uydurdu ve içeriye geçtiğimizde iki döner söyleyip duvar tarafından bir köşeye karşılıklı oturduk. Onun hâl ve hareketlerini izliyordum. İlk önce siyah oyuncak kedisini yan tarafındaki sandalyeye oturttu sonra usulca beklemeye başladı, etrafına değil de sadece masaya bakıyordu.
“Benden çekinmene gerek yok,” dedim sıcakkanlılıkla sonra sözde bir işe yaramayacağını anladığımda hâl ve hareket değişikliğine gitme kararı aldım. “Serhat abini sevdin mi bakalım?”
Hafiften gülümsedi. “Evet.”
“Nasıl tanıştınız onunla ve onunlayken iyi zaman geçirdiniz mi?”
Zehra ilk kez açık yeşil gözleriyle bana baktı ve gülümsedi. “İşleri vardı ondan dolayı beni Serhat abiye emanet ettiler, onunlayken kahvaltı ettik sonra arabada gezdirdi beni ve şimdi de senin yanındayım.”
“Süper,” dedim karşılık olarak sonra dönerler ve ayranlar geldiğinde ilk önce Zehra’nın döner kağıdını açtım ve ona uzattım. “Zehra hep gülümsemelisin bence çünkü güldüğünde daha da bir güzelleşiyorsun.”
Utandığından bir tur daha gülümsedi ve küçük ısırıklarla dönerinden yemeye başladı.
Bazı çocukları dışarda yemeğe götüremezdin ama Zehra hiçbir türlü utandırmıyordu ve aklı başında bir kız çocuğuydu. Gerçekten de Zilan ile kıyaslamıştım.
“Çok güzel yetiştirmişler seni.” Yavaş ve tadını çıkartarak yiyordum çünkü Zehra yavaş yiyordu ve ondan önce bitirirsem hızlanırdı. “Beğendin mi dönerin tadını?”
Sadece başını salladığında bir an aklıma Serhat ile nasıl iletişime geçeceğimiz gelmişti çünkü onun telefon numarası bende yoktu ama sonra dedim ki günün sonlarına doğru yine aynı çocuk parkına gidip beklemeye başlayabiliriz.
“Sence Zehra,” dedim son ısırığı bilerek elimde bekleterek çünkü Zehra’nın dönerini bitirmesini bekliyordum. “Buradan çıktıktan sonra nereye gidelim?”
Onu eve götürmek isterdim ama anneme açıklama yapamazdım ve cidden buradan ayrıldıktan sonra nereye gidebileceğimizi düşünüyordum.
“Bilmiyorum.” Ayranını içmeye başladı. “Buraları bilmiyorum ben.”
Daha sonra bakarız düşüncesiyle ayağa kalktık ve dönerlerin parasını ödedim. Zehra’nın elini tuttum ve çarşıda yürümeye başladığımızda anlık bir fikirle sinemaya gitme kararı almıştım ve sinema salonunun yürüme mesafesinde oluşu da bu fikri desteklemişti.
Sinema salonuna gittiğimizde Örümcek Adam’a gitmiştik ama filme yarıda başlamıştık ve ona rağmen izlemesi sarıyordu.
Zehra hemen sağ tarafımdaydı ve patlamış mısırını yerken gözleri pür dikkat filme odaklıydı. Bence fazlasıyla keyifli vakit geçiriyorduk ve şu an bir terapide gibiydim, onu memnun ettikçe ben de memnun oluyordum.
Zehra o kadar odaklıydı ki filmi beğendiğini anlayabiliyordum ama yine de iletişim kurmak istiyordum fakat bir yandan da filme olan odağını kaybetmesin istiyordum.
Sinema çıkışı yürüdük ve Yıldırım Market’in yukarısındaki çocuk parkına gitmek için A101 marketin sokağından ana caddeye çıktığımızda Serhat’ı arabasıyla yanımızdan geçerken gördük sonra Serhat da bizi fark etti ve müsait bir yere arabasını park ettiğinde o tarafa doğru ilerliyorduk.
Zehra’nın elini sımsıkı tuttuğum vakit “Nasıl geçti günün?” diye sordum ona gülümseyerek.
Baştaki pasifliği yoktu, gülümsüyordu ve çocukça hareketlerde bulunmaya başlamıştı, kıpır kıpırdı ve bu beni sevindirmişti.
“Ben bugün çok eğlendim.”
Serhat arabasından indiğinde üzerinde hafif bir yorgunluk var gibiydi ama bizi gördüğünde nefesini verdi ve içten bir şekilde gülümsedi.
Zehra ile hala yürüdüğümüz esnada yan döndüm. O gözlerde ışık vardı. “Geleceğin,” dedim ona umutla bakarak. “Parlak olsun, Zehra.”
Tam Serhat’ın önüne geçtiğimizde bir an herkes birbirine baktı sonra bir anda Zehra bacaklarıma sıkıca ve içten bir şekilde sarılıp Serhat’ın yanına geçti ve elini tuttu.
Serhat, Zehra’nın saçlarını karıştırdığı esnada “Keyifli vakit geçirebildiniz mi bakalım?” diye sordu.
Zehra hevesle başını salladığı esnada ben de gülümsemiştim ve kendimi musmutlu hissediyordum. Belki Zehra iyi gelmişti bana belki de yapılan iyiliklerin ruhta bıraktığı ferahlıktı bu ya da eğlenceli vakit geçirdiğimdendi.
Keyif aldığımı belli etme ihtiyacı hissediyordum ama aslında Serhat’ın benden bu tür isteklerinin fazlalaşması için de konuştum biraz. “Bence Zehra benimleyken daha çok eğlendi.”
Zehra gülümseyip sessiz kalmayı tercih ettiğinde Serhat da o esnada küskünce gözlerini devirmişti ve galiba onun bu hareketinden acayip etkilenmiştim. Bir insan gözlerini yapay bir küskünlükle devirirken nasıl çekici gelebilirdi ki?
Sırtımdaki çantamı omuz kısmından sıktım. “Bu arada senin soyadın neydi, Zehra?”
Zehra bir cevap vermeye giriştiği esnada Serhat, Zehra’dan önce davranıp “Yılmaz,” dedi araya girerek sonra da “Hira abla,” dedi Zehra ve Zehra’ya döndüm. “Senin gerçek soyadın ne?”
“Gerçek soyadı ne oluyor ya?” dedim tuhaf bir şekilde gülümseyerek.
“Onun gerçek soyadı Caymaz’mış,” dedi Serhat dalga geçercesine ve ben o ara ciddiye alıp Serhat’ın soyadı Aymaz değil miydi ya diye düşünmüştüm.
Serhat yolcu kapısını açtığında Zehra bana el salladı ve öne oturdu sonra Serhat arabasının etrafından dolaştığı esnada bana elveda manasında kaşlarını kaldırıp indirmişti.
Gülümseyip geri gittiğimde motoru çalıştırdı Serhat ve ben de son kez onlara bakıp önüme dönmüştüm.
Eve doğru yürürken içimde yine aynı boşluğu hissediyordum, bu sıkılmışlık hissine de bu kadar hızlı döneceğim hiç aklıma gelmemişti.
Eve gidesim yoktu, evdekileri göresim de ve okula da gidesim gelmiyordu ama Serhat ile, Anıl ile, Serkan ile, Müge ile, Serdar ile ve Zehra ile zaman geçirmek gerçekten de huzurlu hissetmeme neden oluyordu.
Eve adım attığımda resmen ruhum daralmıştı, yemek yerken bir lezzet alamamıştım ama bu ortamdan ötürüydü, salondaki o soğukluğu bir kez daha hissetmiştim ve babamın odasında babamın konuşmalarını dinlerken de her ne kadar dış dünyaya odaklı görünsem de aslında bütünüyle içime dönüktüm.
Yarının hafta sonu oluşundan okul çantama dokunmadım bile ve doğrudan yatağıma geçip yorganı kafama kadar çektim ardından sessizdeki telefonumun ekranının açıldığını fark ettim.
S: Kalbinin onarılamayacağına inandırılmış küçük bir çocuğun kalbinin onarılabileceğine dair kolay eylemlerle büyük ümitler verdin bugün.
Neye uğradığımı şaşırmıştım şu an.
S: Bu resmen küçük eylemlerin doğurduğu büyük mutluluklar olarak adlandırılır.
Sadece üst üste titreşimle gelen mesajları şaşkınlık içerisinde bekliyordum.
S: Bugün baktığın kız çocuğu, yetiştirme yurdunda kalan bir kimsesizdi.
Mesajları okurken ellerim titriyordu.
S: Aile sevgisini tatmadan büyüyen bu çocuğa bir günlüğüne de olsa ablalık sevgisini tattırdığın için…
Titreyen ellerimle telefon rehberimde gezindiğimde sadece Serhat’ın değil Anıl’ın da telefonuna rast gelmiştim. Rehberimi kurcalamayı bıraktığımda Serhat’ın ve Anıl’ın numaralarının telefonumda nasıl kayıtlı olabileceklerini düşünüyordum.
S: Katı kalpli büyük bir adamın bedeninden değil de küçük bir oğlan çocuğunun yumuşak kalbinden sana çok içten bir şekilde teşekkür ederim.
//
4 Ağustos Cuma 2023'te yazmaya başladım.
27 Mart 2024, Çarşamba saat gecenin 03.44’ünde bitirdim. (13, 14, 15, 16. bölümler.)
Bölümü nasıl buldunuz?
Anıl'ın ve Müge'nin arkadaşlıkları çok iyi değil mi sizce de? İkisi de hiperaktif ve eğlenceli. O sırada Hira: Iy yemeğimden bulaşık teli çıktı. O sırada Serhat: Anıl bende kalmayı reddetti ayakkabısına su dökeyim ahahahha
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Instagram: esmanur.yilmaazz