Bu bölümün yeri bende her zaman ayrı olacak çünkü ne zaman bölüm başlığını görsem 2022 Mayıs ayını hatırlayacağım.
Keyifli okumalar, tabii keyifli bulursanız ;)
16 EKİM SALI, 2018
Uykumu alarak uyanmış olabilirdim ama huzura kavuşamadığımı hissediyordum hâlâ. Sınıf arkadaşlarım beni ellerinde oyuncak yapabilirdi, Cansu beni sırtımdan ya da gerçekten bıçaklayabilirdi, annem beni sebepli ya da sebepsiz sevmeyebilirdi, Ebru sırlarımı öğrendiği gibi ötebilirdi ve babam da beni bir kafese kilitleyebilirdi.
Düşündükçe huzursuzluk hissinin boyutunu yanında küçültecek güvensizlik hissi piyasaya çıkıyordu ama bugünü güzel geçirmek istediğimden bütün düşüncelerimden arındım ve ellerimi yüzümü soğuk suyla yıkadım.
Siyah bol pantolon ve kısa kollu mor okul formamı giydiğimde üzerime de siyah, kapüşonlu ceketimi almıştım. Küllü kumral saçlarımı açık bıraktıktan sonra yüzüme sadece nemlendirici sürüp banyoyu terk etmiştim. Kısa ve yalnız bir kahvaltının ardından direkt okul çantamı hazırlamaya koyulmuştum çünkü dün gece kitap yüzü bile açmamıştım.
Ders programına göre kitaplarımı ayarladığım esnada Cansu'nun okula yine erken saatte gittiğini fark ettim, sanırım okulundan memnun kalmamıştı çünkü bizim okuldan sonra o okulun çevresi ona kötü gelmiş olmalıydı.
Sınıfımı sevmediğim doğruydu ama Mehmet Fuat Köprülü Anadolu Lisesinin bir adı ve aklı başında öğrencileri vardı. Bizim okulun en keko erkek öğrencileri bile diğer okullarınkine nazaran daha moderndi, şahsimce tabii.
Ayarladığım kitapları çantamın büyük gözüne koyduktan sonra defterlerimi de çantamın ikinci gözüne koymak için ikinci fermuarı açtım sonra bir avuç dolusu hurma şekeriyle karşılaştım.
Çantamdan hurma şekeri çıkmıştı. Serhat kendi avucu kadar çantama hurma şekeri katmıştı. Serhat çok... Sıcakkanlıydı.
Uyandığımda bugün umarım güzel geçer diye geçirmiştim içimden ve şimdi güzel başladığını hissediyordum günümün.
Çantamı sırtıma alırken de annemden para alırken de beyaz spor ayakkabımı giyerken de ve durağa kadar yürürken de gülümsemem hâlâ yüzümdeydi.
Artık ne zaman solumda kalan şu yokuşu görsem aklıma Gizemli Adam ve Azelya geliyordu, zihnim bu görüntüye karşın bana hep onların görüntülerini sunuyordu.
Durağa gittiğimde yine tanıdık simalarla karşılaştım, her gün bu insanları hep bu durakta görüyordum. Mavi gözlü ve dimdik duran genç de buradaydı, normalde hiç birbirimize bakmazdık ama burkulan ayağımdan ötürü yamuk yürüyüşüm, zaman salise de olsa dikkatini çekmiş olmalıydı.
Otobüse bindiğimde de yine aynı insanları gördüm, mesela o kadın yine kulaklığını takmıştı ve ilk önce otobüstekilere, ondan sonra camın ardına daha sonra da şoföre bakıyordu ve bu döngü hep aynıydı. Bir şeylerden ilham aldığını düşünüyordum ama neye ilham aldığını bilmiyordum.
Ne zaman bu otobüsten kurtulacaktım? Ne zaman otobüse bindiğimde oturacak boş koltuk görecektim? Ve gerçekten ne zamana kadar bu insanları görmeye devam edecektim?
Her bir ayrıntıyı ezberleyene kadar ve herhangi birinden koptuğunda acıyı hissedeceğin zamana kadar, Hira.
Otobüste hep aynı manzarayla karşılaşıyordum, hep aynı yollardan gidiyorduk. Bakıyordum bizim çarşıdaydık, bakıyordum ana yoldaydık, bakıyordum Toki'ye girmiştik, bakıyordum yine ana yoldaydık, bakıyordum Torbalı'nın merkezine girmiştik, bakıyordum Piri Reis öğrencileri iniyordu, bakıyordum Torbalı'nın çeşit çeşit dükkanlarla dolu çarşılarındaydık, bakıyordum Cansu'nun artık gittiği Cumhuriyet Meslek Lisesindeydik ve bir bakıyordum bizim okulun durağında inmiştim.
İlk ders İngilizceydi, İlknur hocamız yine bilindiği gibi içine düdük kaçmış gibi çıkan sesiyle ders anlatıyordu ama sınıfımızdan birçoğu YKS'de İngilizceden sorumlu olmadığımızdan dersi dinlemiyorlardı haklı olarak. Ben ise önümde biyoloji kitabımı açmıştım ve anlayarak okumaya çalışıyordum ama öğretmenimizin sesi buna müsaade etmiyordu ve benim biyolojiyi anlayarak çalışabilmem için evde yatağımın üzerinde olmam gerekliydi.
İlknur öğretmenimiz son sınıf olmamıza rağmen kimsenin derste İngilizce harici bir ders çalışmasını istemiyordu anlayışsızlık olarak ve öğrencilerden seçtiklerini zorla derse katmaya çalışıyordu ama ben gözle görülmeyip hiçbir şekilde dikkat çekmediğimden bu tür durumlarda seçilmiyordum.
Bazı hocalar yoklama listesinde parmaklarını gezdirdiklerinde bile artık gereksiz heyecan yapmıyordum çünkü onda bile çıkmıyordum bundan dolayı kafam rahattı.
İki saatlik İngilizceden sonra yine teneffüsteydik ama ben her zamanki gibi sosyalleşemediğimden sınıfta tek başıma oturuyordum ama biraz gururumdan da kaynaklıydı bu çünkü arkadaşlarımın yanında burkulan sol ayağım ile yürümek istemiyordum. Zaten yarından sonra tam iyileşmiş olurdum onun haricinde o kadar zavallıydım ki akşam babamın yanına giderken de acımı, pardon, sadece yamuk yürüyüşümü gizlemeye çalışmıştım. Babamın sinirinden miydi yoksa benim çocuk olamayışımdan mıydı bilmiyordum ama bu durumu babama anlatamamıştım, yolu benim arkadaşsız oluşuma değil sevilemediğime de çıkıyordu çünkü ama sınıfımdan birinin başına bu kaza gelmiş olsaydı yüksek ihtimalle ebeveynlerine anlatıp okula bile gelirlerdi.
Serkan'ın dışarıda tek başına dolaştığını hissediyordum ve şimdi onun yanında sessizce yürüyebilmek vardı ama hiç kımıldamadım.
Kimya dersimize yeni bir hoca gelmişti, kapıdan içeri girdiği gibi ayağa kalmıştık ve "Günaydın," dedi yeni kimya hocamız ardından yeniden oturduk, en azından ben yeniden oturdum.
Sınıf konuşurken yeni gelen hocamızı inceliyordum, kimya dersinde çok iyiydim ve bir önceki kimya hocamızdan yani Sevil hocamızdan memnundum ama şimdikini bilemiyordum.
Kadın kısa ve kızıl saçlıydı, açık kahve gözleri vardı ve incecik bir eyeliner çekmişti. Ciddi bakıyordu ve geldiği gibi yoklama defterini inceleyip kendi not aldığı defterini çıkartmasından da disiplinli bir hoca olduğunu anlamıştım.
Pembe kalem kutusundan kendi tahta kalemlerini çıkarttı ve sonra sınıfa baktı, soğuk bakıyordu ve bunu sevmiştim çünkü yalaka öğrenciler tarafından kandırılmayan hocaların tarafını tutardım hep.
Sınıf konuştu, hoca boş boş baktı, sınıf konuşmaya devam etti ama ben öğretmeni sessizce izliyordum. Kısa bir an göz göze geldik hocayla, benim konuşmayıp kendisini izlediğimi fark ettikten sonra kalemiyle masaya vurup sınıfı susturdu.
"Sonunda susabildiniz," dedi alaylı sesiyle ve sınıfımızın sessizliği sağlandı. "Çoğunlukla lise son sınıfları seçerim ders anlatmak için ve bazen kendimi bir lise son sınıfta değil de ana okulunda bir sınıfta zannederim." Hocanın bir duruşu ve tavrı vardı. "Ben Elif Özdemir, Ankara Üniversitesinde okudum ve yüksek lisans yaptım, bir on yıl kadar dershanede çalıştım ve on iki yıl kadar da devlette devam ettim, görüldüğü üzere."
Elim çenemde Elif öğretmenimizi dinliyordum, kanım yeni hocamıza doğru akıyordu resmen.
"Tanışma merasimlerini severim, ama zamanında yapılanlarından ve şimdi o zamanı sınıf defterinize bakarken göremedim. Arada sizlere sorular sorduğum zaman tanışmış oluruz, zaten size sorabileceğim en detay soru da hangi bölümü kazanmak istediğiniz olur."
Kısık bir ooğlama sesi ve diğer taraftan ben hayatımda hiç bu kadar önemsenmemiştim cümlesi işittiğimde bile gülümsemiştim. Aradığım ideal öğretmeni bulmuş olmalıydım: Gereksiz kişilerle samimi olmayan, sert bakışlı ve sıkı düzenli o kişi tam karşı çaprazımdaydı.
"Her ders kitabınız ve defteriniz yanınızda olacak ve her konu bitiminde de ödev vereceğim, ödevler yapılmadan dersime girmezseniz iyi edersiniz." Sınıfa göz gezdirdi. "Ödevleri ve defter ve kitapları kontrol edecek iki kişi arıyorum."
Bazıları çocuk muyuz ya diye kısık sesle söylenmişti ve hocamız bunu duyduğunda hiç oralı bile olmadı, iki kişiyi de kafasına göre seçtikten sonra ise "Gözümde hâlâ çocuksunuz," lafını söyledi. "Seçtiğim kişileri tanımıyorum, beğenmezsem değiştiririm zaten zamanla kimin ne olduğu ortaya çıkıyor."
Hoca ile iletişim halinde olmak istediğimden gönüllü olarak kontrolcü olmak istemiştim ama pasif olduğumdan elimi kaldıramamıştım.
"Dersime benden sonra girecek olanlar girmesin, sakız çiğneyeni yakalarsam bütün sınıfa çikolata alır ve," dedikten sonra duraksadı. "En önemlisi dersimde ‘salak’, ‘aptal’ ve ‘geri zekâlı’ kelimelerini kullanmak yasak."
Sınıf bu ne ya diyordu ama ben hala sevinç gülümsemeleri sergiliyordum.
Öğretmenin kızıla boyalı kısacık saçlarını incelediğim esnada Elif Hoca en son tam olarak nereyi işlediğimizi görmek için defter istedi, kendi defterime göz gezdirmiştim ve detaylı bir defterdi ama çok kötü yazmıştım ve çekindiğimden hatta defterimi uzatmaya heyecan yaptığımdan onu da gösteremedim. Hoca en önde oturan kişinin defterini aldı, tahminlerim üzerine bu ne biçim defter bakışıyla inceliyordu defteri ya da sadece bakışları öyleydi, hocayı tanımadan bunu anlamak zordu.
Elif hoca konunun başından kısa bir tekrar yaptığında anlattığı her şeyi bilmeme rağmen şaşırmıştım çünkü o kadar klas ve pratik anlatıyordu ki, kelimeleri duraksız çıkıyordu, tecrübesiyle vereceği örnekleri kitaba bakmadan veriyordu ve konuyu anlatırken mesela galvanik hücrenin her bir detayını zihninden çizip anlatmıştı üstelik her önemli kelimesini deftere not aldırıyordu.
Lisede düzenli defter tutturan bir öğretmen görüyordum, sınav haftalarında yaşayacağımız karmaşadan bizi kurtaracaktı.
Öğretmenimiz bir galvanik hücreden on soru çıkartabiliyordu, soruların cevaplarını ise işlem yapmadan buluyordum ama derse katılma heyecanını bir türlü yenemiyordum. Öğretmenimizin dikkatini çekmek istemiştim ama benden daha az kimya bilenler sırf çeneleri var diye gayet de göze girebilmişlerdi.
Zamana olan inancım büyüktü, insanların gerçek taraflarını görmek için yaşayan herkesin sahip olduğu ve elinde tuttuğu zaman tam olarak doğru yönü gösteren bir yoldu.
Kimyanın ikinci dersi bitmek üzereyken hoca tahtaya bir soru yazdı ve "Bunu çözene benden çikolata," dedi çok iddialı bir şekilde.
Kolay görünen soruyu çözmek için diğerleri gibi çaba verdiğimde bir öğrenci "Hocam çikolatanın markası belli mi?" diye sordu.
"Bu ekonomide o kadar zengin çikolatası beklemeyin benden."
Yutkunduğumda diğerleri gibi gülememiştim çünkü dersin başından beri bütün soruları çözebilmeme rağmen bu sorunun düzgün bir cevabı çıkmıyordu. Hayır, cevabı çıkıyordu ama anotta nasıl eksi bir değer çıkabilirdi ki? Söz konusu kimya olunca ben kendimi tanıyamayıp zeki bir profesör olup çıkarken bu soru nasıl benimle uğraşırdı?
Bazıları benim de bulduğum yanlış cevabı hocaya ilettiler ama ben kısık bir sesle "Cevap saçma, çıkmıyor" diye mırıldanmıştım ama elbette ki hoca tarafından duyulmamıştım.
Başka öğrencilerin gür sesle yanlış cevap vermelerine şaşırıyordum ama "Açıklama yapacak da mı yok?" diyen hocamıza karşı kendi açıklamamı yapacak cesareti bulamıyordum. Neden herkesin içerisinde biriyle iletişime geçeceğim zaman heyecan basıyordu ve konuşamayacağımı, kelimeleri katledeceğimi düşünüyordum?
Kimse doğru cevabı veremediğinde ve benim cesaretsizliğim devam ettiğinde öğretmenimiz "Çünkü biz hep bir molar hücrelerde çalıştık," dedi sakince tahtadaki soruyu gösterip. "Ama size sorduğum bu soruda biri 0,1 molardı, yani derişimler farklıydı." Benim açıklamamdı işte. Anotun bir nevi katot gibi davranmasını anlamıştım. "Derişimi az olana anot diyeceğiz bir sonraki derste." Elif öğretmenimiz not defterine nerede kaldığımızı not ettiğinde diğer hocalar gibi derse her gelişinde nerede kalmıştık çocuklar diye sormayacağını anlamıştım. "Hiçbiriniz dershaneye gitmiyor musunuz? Dershanede biraz önde ilerlerlerdi normalde."
Ben dershaneye gitmiyordum ama çoğunluğu daha konunun başlarında olduklarını diğer çoğunluğu ise AYT'ye on birinci sınıfın konularından başladıklarını söylüyorlardı.
Teneffüs vakti öğretmenimiz kalemlerini kalem kutusuna koyup eşyalarını ellerine aldığında "Çıkabilirsiniz," dedi ve herkesten önce sınıftan çıktı. İdol kadınımı bulmuş olmalıydım.
Ders programına göre şu an biyoloji dersinde olmamız gerekirdi ama hâlâ bir biyoloji hocamız olmadığından ders işlenmeyecekti, iki saatlik biyolojiden sonra ise iki saatlik sosyal etkinlik vardı. Kısacası bir saatlik öğle arasını da katarsak beş saatlik bir boşluğumuz vardı ve eve gitmek daha mantıklıydı.
Bir çoğunluğu çantalarını takmış okuldan kaçmak için hareketlenirken sınıf başkanı Gurbet "Bir yere ayrılmayın," dedi. "Müdürden izin alıp toplu şekilde gidelim."
Teneffüs yarılandığında Gurbet içeri girdi ve "Arkadaşlar," dedi ve yüz ifadesinden izin alamadığını düşünmüştüm. "Maalesef müdür bir görev verdi ve onu yapmadan gidemeyecekmişiz."
Sınıftan yuhalama ve küfürler işittim.
"Hızlı davranırsak çabuk biter ve bitirdiğimiz gibi izinsiz okulu terk edebilirmişiz."
"Ne istiyormuş müdürcüğümüz?"
Güldüğümde "29 Ekim için velet sınıflar resimler hazırlamışlar, onları bodrum kattaki büyük alana, duvarlara asacakmışız. Herkes iki tane assa biter bu iş, bence."
Çantalarımız sırtlarımızda bodrum kata iniyorduk ama ben en arkadan gidiyordum ki kimse burkulan bileğimi fark edemesin diye. Düne göre biraz daha iyiydi ama tam olarak iyileşebilmesi için biraz daha zamana ihtiyaç vardı.
Bodrum kattan boş ve büyük bir odaya girdiğimizde burada çok güzel yakalamaca oynanır demiştim içimden çünkü fazlasıyla geniş ve karanlıktı üstelik camsız olduğundan mıdır bilinmez duvar boyası kokuyordu içerisi.
İki öğrenci masasının birleştiği yerde kule kadar uzun, üst üste konulmuş resimleri gördüğümüzde şaşırmıştık çünkü herkes beş tane assa ancak biterdi daha sonra sadece yedi bant olduğunu fark ettik.
"Al anasını satayım," derken Cafer elini kaldırıp indirmişti. "Sadece yedi bant var." Kişi başı fazla gelmesin diye dönüşümlü asalım diyecek sanmıştım. "Bu da demek oluyor ki yedi kişi dışındakiler evlerine gidebilirler."
Elimle alnıma vurduğumda bazıları gülerek gitmeye yeltendiler ama müdür bir anda kapıda belirdiğinde biri yine kısık sesli bir küfür savurdu.
"Burası hallolmadan kimse bir yere gitmiyor, zaten burayı halledecek ve aynı zamanda da derslerinden mahrum kalmayacak kurban bir sınıf arıyordum."
El mahkûm hepimiz çantalarımızı kapının önünde yere koyduk, o sırada müdür herkese görev veriyordu. Ben önde olduğumdan göze çarptık ve "Siz böyle yedi kişi alın ellerinize birer bant ve duvarlara asmaya başlayın," dedi. "Ama şu gösterdiğim duvardan başlayın. Siz üç kişi de oradaki bezleri alıp geriye kalan üç duvarı silin. Oradaki süpürge ve kürekleri de şu grup alsın ve yerleri süpürsün."
"Adam beleşe hizmetçi çalıştırıyor sanki."
Üstümün başımın kirlenmeyeceği bir görev aldığım için sevinmiştim sadece.
"Resimleri duvara çizgilerin sırasına göre asın, gençler. Alttan üç sıra yukarıya doğru assanız yeter, boylarınızın yetmediğini başka biri tamamlayacak."
Müdür bizi terk ettiğinde "Böyle işin amına koyayım," diye söylenenler bile vardı ve burası öyle büyüktü ki süpürenler yarım saatte bitiremezdi ve yine buranın duvarları öyle büyük ve uzundu ki biz yedi kişi bu duvara üçer resim asmamıza rağmen ne zamana bitirirdik tahmin edemiyordum.
Üç resmi alt alta astığımda çizgiye göre bir adım yana kayıp aynı işi yeniden yapmaya başlamıştım.
"Aynen aynen," dedi Begüm elindeki resmi asarken ve gözleri Gurbet'i seçmeye çalıştı. "Herkes iki resim assa bitermiş aynen canım aynen."
"Ben ne yapayım be?" dedi Gurbet süpürgeyle yerdeki pislikleri Murat'ın tuttuğu küreğe iteklerken. "Müdür kandırdı bizi, bu benim suçum değil. Ben onun sözlerini iletmiştim sizlere."
Herkes kendi işine sessizlik içerisinde odaklandığı esnada arkada bir hareketlilik oldu, biraz daha sessizleştik sanki sonra sol tarafıma bir gölge çöktü.
Hafif yutkundum ve soluma döndüğümde neon yeşili gözleriyle ela gözlerim anında bir çatışma yaşadı, bu çatışmayı ben yumuşatıp saniyesinde geri önüme döndüm.
Serhat siyah bir eşofman ve gri bir sweat giymişti ama buna rağmen görüntüsü bol ve karmaşık duruyordu fakat ben bu karmaşıklığı sevmiştim. Basit bir kombinin onun üzerinde nasıl mudil durabildiği ise tam bir soru işaretiydi.
Sol elindeki yaralarından ve dövmelerinden karmaşık duruyor olabilirdi, gür saçlarından görüntüsü bol duruyor olabilirdi, hafif kirli sakallarından karmaşık duruyor olabilirdi, kızarık gözleri ve baygın bakışları da onu karmaşık gösteriyor olabilirdi.
Serhat eline birkaç resim almıştı ve benim aşağıdan yukarıya astığım üç resmin üstlerini, boylarımın yetmediği kısımlarını tamamlıyordu.
Resimleri hızlı bir şekilde astığından az önceki uyuşukluğumdan çıkıp gergin bir şekilde hızlanmaya başladım ve bu hızlanışın kaynağını gören sağımdakiler de seriye taktılar olabildiğince.
Ada çayı kokusu gitgide yaklaştığında "Sana yaklaşabildim, sonunda," dedi Serhat nefes alıp almadığını anlayamadığım bir esnada ve bana yandan baktı. "Sana yetişmek için hızlı asıyordum, sen yavaş takıl."
Hala önüme bakmaya devam ettiğimde başımı aşağı yukarı sallamakla yetinmiştim. Serhat resimleri uzun boyuyla duvarın en yukarısına kadar asmaya çalışıyordu.
Bir tur daha yana kaymadan önce biraz geriye gidip resimlerin asıldıktan sonra nasıl durduğunu görmek için büyük alanı taradım daha sonra da çizgiye göre biraz yana kaydım ama bütün bunların olduğu esnada Serhat'ın dehşet bakan göz hapsine tutulmuştum.
Neden bilmiyordum ama geriliyordum ve biraz başımı eğip sesimi alçak tuttum: "Neden öyle izledin?"
"Çünkü acını umursamadan yürüdün hatta bu öyle bir yürümeydi ki kendin bile unutmuş gibiydin ve," derken duraksadı ama ona bakmadım ve bir türlü koparamadığım bandı duvarla başımı bir edip dişlerimle kopardım, o esnada daha detaylı incelenmiştim. "Ve kendime yaptıklarımın aynısını senin de kendine yapabileceğini fark ettim. Bendeki o potansiyeli sende gördüğümdendi bakışlarımın nedeni." Derin cümlelerine karşın onunla göz göze gelme ihtiyacı hissettim ardından onun astığı resme baktım uzun bir süre, ona bakamadığımdan. Kısık sesle konuşuyorduk, duyulmuyorduk ama gözler bizdeydi. Serhat'ın kaşlarının çatıldığını gördüm göz ucu ve sol koluna kısa bir an baktı ardından da benim bileğime. "Acı eşiğin yüksek midir senin?" Bekledi sabırla. "De?"
"De?" diye tekrar ettim Serhat'ı. Ne zaman Serhat ile konuşsam kendimi hep bir mantık odasının içerisinde buluyordum. "Senin geçtiğin yollardan geçiyorum ama sen daha öndesin. Bunu mu demek istiyorsun?" Serhat'ın temasımız olmasa da sürekli aramızdaki mesafeyi indirmeye çalıştığının farkındaydım ve rahatsızlık duymamama şaşırdım. "Ben geriden geliyorum demek."
Serhat başını üzerime doğru eğdi, gözleri kısıktı ve dikkatliydi. "Fazla geride değilsin ama hiçbir zaman önüme de geçemeyeceksin," duraksadı ve dudaklarını birbirine bastırdı. "Ki geçeme de. Benim ya da bizim yolumuzda önde olmak özellikle de sıfır tecrübeyle sadece yaşımızı büyütür."
Yüzünün yakınlığına gülümsemiştim anlamla, kendisini öyle bir ayarlıyordu ki nefesini solumuyordum ama mesafesi öyle belirleyicisizdi ki aslında yakınlığı çok netti.
Tekrardan göz göze geldiğimizde bir şey söyleyecek gibi oldu sonra sessizleşip dudaklarını birbirine bastırdı ardından boş ellerini gösterdi. "Arkadan resimleri alıp geliyorum."
"Tamam," dedim sakince. "Olur."
Serhat'ın kokusu yok olduğunda gözlerin varlığı da son buldu, en azından yüzde doksan dokuzu ve duvar boyası kokusu soludum daha net bir şekilde ve bu ani keskin kokuya bir anlam verememiştim.
Serhat yeniden sol tarafıma geçtiğinde boya kokusu da uçup gitti ve yerini yeniden ada çayı kokusuna bıraktı.
"Serhat," dedim birdenbire ve biraz başımı kaldırdım yukarıya. "Arabadayken otobüslere yeni binmeye başladığımı söylemiştin, tam hatırlamıyorum ama bunu ima etmiştin." Bandı yeniden dişimle kopardım, dudaklarıma baktı. "Buraya gelmeden önce de otobüse biniyordum belki de, neye dayanarak doğruyu bildin?"
Serhat da ayakları üzerinde doğrulup bir bandı dişleriyle kopardı ama bu hareketi düşünmek için kendisine zaman yaratmasından ibaretti. Ya sorumu anlamamıştı ya da vereceği cevabı düşünüyordu. "Otobüslere yeni binmeye başlamanı biz arabadayken önümüzde olan 712 otobüsünden anlamıştım. Saatlere bakmadan okuldan erken ayrılmışsın demek oluyordu bu. Otobüslere binmeye alışkın olan biri ESHOT saatlerine bakmadan dışarıya çıkıp da uzun süre otobüs bekleme riskini almaz." Başını hafifçe, düşünceyle salladı. "En azından ben öyle bir risk almazdım." Bana döndü, boyundan dolayı tepeden bakıyordu. "Uygulamadan otobüsün hangi durakta olduğunu bile görebiliyorken neden dışarıda boş boş bekleyeyim ki?"
Dudaklarım aralıktı ama bir cevap vermek yerine başımı salladım ve bir adım daha sağa kaydım. İki adım attıktan sonra diğer kişinin astığı resimlere geliyorduk yani işim bu duvar için bitiyordu.
"Sen de farkında mısın, bilmiyorum Hira ama seninle konuşurken kendimi acayip sakin hissediyorum ve sanırım konuşurken desibellerimizin karşılıklı sabit kaldığı ikinci insansın."
Bu durumun ben de farkındaydım ama onun dile getirmesine şaşırmıştım. "Nasıl?"
"Konuşarak sakince anlaşabiliyoruz," dedi iki kelimeyle ve onun elindeki resimlerin yeniden bittiğine şahit oldum. "Resim stoğu yapıp geri geleceğim."
Az önceki konuşma karnımı ağrıtmıştı, galiba gerginliktendi ama bu karın ağrısı bir yandan hoştu da, bana insan olduğumu hatırlamıştı ve avuçlarımın içi de soğuk terler boşaltmıştı.
Bendeki resimlerin bitmesini fırsat bilip avuçlarımı pantolonuma sürttüm ve resim almak için döneceğim esnada ensemde bir sıvı hissettim ardından bir panik sesi ve "Yanlışlıkla oldu," bağrışı.
Kalp atışlarım hızlandığı esnada tamamıyla arkamı döndüm ve Hivda ile göz göze geldim. Onun yüzü yapay bir pişmanlık içeriyordu ama benim kaşlarım durumun farkına varamadığımdan şaşkınca çatılıydı.
Keskin duvar boyası kokusu ciğerlerimi acıttığında iki parmağımla saçlarımı önümde topladım ve...
Nefesimi verdim, hayır, galiba büyük bir nefes aldım. Ya da solunum sistemim durmuştu kokuyu solumamak için.
Kalbimin atışları hızlanmıştı ama hareketlerimde bir durgunluk vardı, sebebi geri dönülebilir bir olay olarak algıladığımdandı bunları.
"Çok özür dilerim," dedi Hivda gözlerini büyüterek.
Olayı algılamaya çalıştım, algıladım ama gerçek olmasını istemediğimden yeni fark ediyormuşum gibi yaptım. Küllü kumral saçlarım siyah duvar boyasına bulanmıştı. Uçları, hayır yarısı, belki de yarısından fazlası.
Farkındalığım ile Hivda'ya öyle bir baktım ki benden ürktü ve bir adım geriye kaydı.
İntikam diye geçirdim içimden, aynısını ona yapma dürtüsü ama zaman kaybıyla boyanın saçımda kuruyacağı gerçeğiyle de yüzleştim ve saçlarımı kurtarmanın önceliğim olması gerektiğine kanaat getirdim.
Yankıyı yetenekle yerine getirebilen bodrum katı nasıl bu kadar sessiz olabilirdi?
Hivda'nın omzuna tüm gücümle çarpıp kapıya ilerlediğimde saçlarımı iki parmağımla havada tutuyordum siyah ceketime boyanın bulaşmaması için.
Serhat arkasını dönüktü, resimleri eline almıştı ama kımıldamadan bekliyordu ve beni böyle görmesini istemeyeceğimin bile farkındaydı ya da kendisine sabır zamanı tanıyordu veyahut hiçbir şey hissetmiyordu.
Kapının önündeki çantamı sırtladım ve olabildiğince hızlı ayrıldım bodrum katından. İlk kattaki kızlar tuvaletine kendimi attığımda saçlarımı suya tutarsam boya akıp gider diye düşünüyordum.
Aynadan kendime bakmaya korkuyordum ama gözlerimi ürkerek açmaktan da kendimi alamadım. Saçlarım... Yarısından fazlası simsiyah boya olmuştu. Saçlarımı burada suya tutamazdım ve acilen eve gidip bol şampuanla ve sıcak suyla saçlarımı yıkamam gerekiyordu.
Saçlarıma çok düşkündüm ama neden ağlayasım gelmiyordu hiçbir fikrim yoktu, sanırım saçlarımın hiçbir telinde boya kırıntısı kalmayacağına emin olduğumdandı.
Siyah ceketimin kapüşonunu düzgün bir şekilde ayarlayıp saçlarımı da kapüşonun içerisine koydum ve kapüşonu dikkatli bir şekilde başıma geçirdim.
Tuvalet kapısı birden açıldığında içeri Şevval girdi, buz mavisi gözleri direkt bana dönmüştü. "Serhat neden etrafına hiç odaklanmadan doğrudan okul çıkışına gidiyordu?" diye sordu, bekledi ve havayı kokladı, kaşları çatıldı. "Bu koku da ne?"
Korku hormonlarımı ele geçirmeye başlıyordu yavaş yavaş çünkü gerçekliğin farkında olmam gerekiyordu, saçlarım duvar boyasıyla kaplanmıştı. Ya bu boya saçlarımdan çıkmazsa ne yapacaktım? Koku da ani bir farkındalık sağladı ve aynaya yeniden dönemedim üstelik Şevval tam karşımda olmasaydı direnemeyip ağlayacağımı düşündüm.
Şevval beni dikkatle süzerken gözleri kapüşonumda bir iki saniye odaklandı ardından gökyüzü mavisi gözleri irileşti ve bana yaklaşmaya başladı.
"Umarım düşündüğüm şey gerçek değildir," diyordu bana yaklaşmaya devam ederken ama ben onun temiz saçlarına bile bakamadım.
Gerçekten de endişeli bir ifade ile kapüşonumu indirmek istedi ama anında bir adım geriye gidip elimle onu durdurdum. Nasıl bakıyordum bilmiyordum ama onun şu anki bakışlarıma bakmasını istemiyordum çünkü bu olay unutulduğunda Şevval'in aklına öylesine bir zamanda şu anki bakışlarım düşerdi sonra da gülümsediğim bir vakit şu anki hâlimi düşünüp bana acırdı.
"Pekâlâ," dedi sakinlikle. "Benim eve gidelim şimdi, hemen şu an ve saçlarını temizlemeye çalışalım, olur mu, Hira?"
Küçük bir teklif, büyük bir mutluluk, rahat bir nefes ama bir türlü geçmeyen iç sıkıntısı.
Şevval'in bu sıcak tarafı hep tahmin ettiğim gibiydi; soğuktu, sertti ama çoğu anneden daha iyi bir anne olurmuş hissiyatı veriyordu çevresine.
Sadece eve gitmek istediğimi fark ettim çünkü artık gerçekten korkmaya başlamıştım. "Hayır," dedim basitçe, önüme bakarak ve sırtımdaki çantamı tek elimle omzumdan tutup kapıya ilerlemeye başladım.
"Unutma ki kötü bir arkadaşın," dedi Şevval ve sırtımı izlediğini düşündüm. "Belki de sana sağlayacağı tek fayda yeni bir hayat tecrübesidir." Kimseye sırtını dönme. “O aklı bir karış havada sınıf arkadaşlarına bu saygısızlıklarının bedelini ödeteceğim.”
Kapüşonu biraz daha önüme indirdiğimde Şevval’in iyi niyeti bile aklımı başıma getirememişti. Binadan çıkmak için bir adım attığımda tam kapı eşiğinde Hivda ve Begüm ikilisiyle denk geldim.
Kıskançlık. Anlıyordum.
Etrafta kimse olmadığından Hivda gerçek yüzünü gösterip bana sırıttı, onu izledim.
Uzaklarda, arkadan bir yerde Şevval'in varlığını hissediyordum.
Hivda yeniden bana döndüğünde "Çevrene gözümüzü diktiğimiz erkekleri alm-" diyordu ama dişlerimi sıkıp onun sözünü kestim.
"Onun gözleri," dedim öfkeyle, Serhat'ı ya da kıskandığı herhangi bir erkeği kastettim. "Sadece beni görür çünkü beyazın içindeki tek bir siyah nokta dikkat çekerken siyahın içindeki tek bir beyaz nokta dikkat çeker." Bir adım ona yaklaştım ve boyumun avantajıyla ona üstten baktım. "Hepiniz istediğiniz rengi seçebilirsiniz, ben hep sizin seçtiğiniz rengin dışındaki renklerden biri olmuş olacağım çünkü siz çoksunuz, ben ise tekim." Dudaklarımı birbirine bastırdım ve yüzünün aldığı o çirkin hâli izledim. "Seninle yarın hesaplaşacağız, okula gelmemezlik etme sakın."
Öfkeyle bahçeye çıktığımda intikamımı şiddetle almayacağımı biliyordum ama şiddetten daha güzel intikamların olduğunun da bilincindeydim.
Otobüs saatlerine bakmak istiyordum ama burnumun ucunun sızlaması beni o an çok kötü hissettirmişti, dışarıda ağlamak istemiyordum ve telefona başımı eğerek bakarsam gözlerimden yaşların daha kolay akabileceğini düşündüm.
Saçlarım duvar boyası olmuştu, bu nasıl bir farkındalıktı böyle ve tek temennim şampuan, tarak ve sımsıcak suyla boyanın geçecek olmasıydı.
Önceki duraklara gitmeye gerek görmedim, bekledim ve otobüs saatlerine bakmaya da korktum çünkü ya otobüsün buraya gelişi geçe kalsaydı, ya geçen zamandan saçlarımda boya kurumuş olursa ne olurdu diye düşünmekten karnım ağrıyordu.
Ben hala nasıl ağlamıyordum?
Zaman kavramını düşünmemeye çalıştığımda otobüs herhangi bir zamanda geldi, bindim, birkaç durak sonra oturdum bile çünkü öğrenci ve işçi sınıfının saatlerinde değildik.
Ön tarafta, dörtlü kısımda, cam kenarında ve düz oturuyordum. Ağlama dürtüm vardı, ağlamıyordum ama ağlama sebebim saçlarımdan değildi, insanlar tarafından kolay görünmemdi mesela herhangi biri Hivda'nın saçlarına böyle bir şey yapamazdı ama herhangi biri benim saçlarıma boya sürebilirdi. İşte şu anda beni ağlamaya zorlayan duygum buydu, ezik kalışımdı.
Yanımda yaşlı bir teyze vardı, önümde bir genç ve birbirlerini tanımadıklarını biliyordum ama sohbet ediyorlardı, arada teyze önümdeki gence yaklaşmak için beni dürtüyordu ama bunu şu an sorun bile edemiyordum. Tamamen kapüşona gizlenmiştim.
Bir iki kere ağlama dürtüsüne yenik düşecek gibi oldum ama yenik düşmedim ve sadece ezberlediğim manzaraya odaklanarak zamanın geçmesini bekledim.
Ellerime bakıyordum, kucağıma, kucağımdaki çantama, yine ellerime sonra Petrol Ofisi durağına geldiğimizde ayağa kalkmak istedim, kımıldadım ve teyze karşıdaki boş koltuğa geçtiğinde ben de teyzenin kalktığı yere oturdum.
Dış dünyaya döndüğümü hissettiğimde teyzenin yanında oturan genç sesini inceltti, hayır, sesi böyleydi. Kaşlarım çatıldığında gözlerim genci buldu ve kalbim acıdı.
Yüzüm, kendime üzüldüğümden daha çok acı çekercesine kasıldığında gencin bir kadın olduğunu fark ettim, sadece saçları yoktu, tek tük diplerinde vardı sadece ve o an parmaklarım göz pınarlarımı otomatikman sıktığında kendimden utandım.
"Benim erkek kardeşimin kızı da senin gibi kanser hastasıydı ama iyileşti," dedi teyze. İyileşti.
Kanser hastası kadının yüzüne çekinceyle baktığımda dudakları dikkatimi çeken ilk şey oldu. Geniş ve bakılası bir gülümsemesi vardı, insan onu izlediğinde istemsiz gülümsüyordu.
İnmek için ayağa kalktığımda her gün otobüste gördüğüm o kadını yeniden gördüm, kulaklığı yine takılıydı ama bu sefer kanser hastası kadına ve teyzeye arada bir bakarak telefonuna bir şeyler yazıyordu.
Neyi anlamam gerektiğini bilmiyordum, insanlar kimdi anlayamıyordum, saçlarımdaki boyanın kuruduğu gerçeğiyle yüzleşmek istemiyordum.
Kendi durağımda, Fevzi Çakmak'ta indim ve eve gitmeye korktum, annemle yüz yüze gelmekten de ya da komşulara görünmekten de ama aslında bunların hepsi bir bahaneydi.
Bizim sokağa girmek yerine üst sokağa girdim, yokuştan çıktım ve sol tarafımda bir çocuk parkı gördüm. Burası Ayrancılar'ın bilindik bir çocuk parkıydı ama ikindiye kadar boş olurdu çünkü çok güneş görüyordu. Tıpkı şimdiki gibi.
Çocuk parkına girdim ve bütün oyuncakları görebileceğim tam karşı banka oturdum. Ayağımın altı betondu, arkam ve sağım solum ise çimdi ama çiçek yoktu. Burası fazla güneşli ve sıcaktı, parkta ise kimse yoktu.
Karşımda kaydırak, karşı sağımda salıncak ve biraz ön tarafta bir tahterevalli vardı. Birkaç bank dışında var olan tek şeyler bunlardı.
Ben küçükken annem beni bir çocuk parkına götürmüştü, çok küçük olduğumdan bir rüyaymış gibi hatırlıyordum bu anıyı ve o çocuk parkının etrafı ormanlık alandı. Ben ise çocuk parkından çıkıp ormanda kaybolmuştum ama şu an burada olduğuma göre gayet de güzel bulunmuşum. Keşke bulunmasaydım ve şu an bomboş bir çocuk parkını bir deli gibi izlemek zorunda kalmasaydım.
Daldığım yerden bir hareketlilik beni çekip aldı ve kaydırağın en tepesinde, kapalı tarafın köşesinde bir kımıltı gördüm. Orada oturmuş bir kız çocuğu vardı.
Çantamı bankta bırakıp ayağa kalktım ve kaydırağa doğru ilerledim, kapüşonu biraz daha çekmiştim başıma doğru.
Kaydırağın başına geldiğimde kız çocuğu da kaydıraktan kaydı ve bana sadece kısa bir an baktı. Zayıf bir kız çocuğuydu, ya birinci sınıfa gidiyordu ya da seneye birinci sınıfa geçecekti. Saçları ise kumraldı ve seyrekti üstelik kirliydi de ama beni hep bunlar çekerdi.
"Ne yapıyorsun sen burada tek başına?" diye sordum kıza, kız bir yerlere gidiyordu ve ben de arkasından takip ediyordum oyun alanının içinde.
"Oyun oynuyorum."
Yutkundum. "Arkadaşların neredeler?"
Kız bu sefer kocaman gözleriyle gözlerime baktığında dışımdan gülümsedim ama hiçbir şey olmamasına rağmen kalbim sızladı. "Biz buraya yeni taşındık, onlar da benimle oynamadılar ben de burada tek başıma oynuyorum."
Kaşlarımı kaldırdığımda kız da salıncağa geçti, ben de yine takip ettim. "Ufak tefek bir şeysin ama konuşma üslubun büyük insanlar gibi."
Kız kendi kendini sallandırmaya çabalarken omuz silkti, ben ise kötü bir insan olduğum için kızı sallamayı akıl edemedim ya da sadece kızın bir şeylere olan çabasını izlemek istedim.
"Ailen burada olduğunu biliyor mu?"
"Evet," dedi kız ve salıncağın korumasını kaldırdı, zincir sesiyle eş zamanlı salıncaktan atladı ve kaydırağın oraya gitti yeniden. "Onlar umursamıyorlar fazla, dışarı çıkıyorum sonra da eve gidiyorum."
Bir kez daha yutkunduğumda kız tam merdivenleri çıkacakken "Sana şeker vermemi ister misin?" diye sordum ve banka doğru ilerlemeye başladım.
Kız hiç sorgulamadan peşimden geldiğinde çantamın fermuarını açıyordum, içinde Serhat'ın bıraktığı hurma şekerleri vardı. Bir avuç kadar kıza verdim, kız sevinerek kendi avucuna baktı ama bana bakmadan yeniden kaydırağın oraya gitti. Kaydırağın en tepesine oturdu, kaymadı ve şekerleri orada yemeye başladı.
Ufak bir şeker, minik bir iyilik, büyük bir mutluluk, onarılmaya istekli minik bir kalp.
Ben o kıza tanımadığın insanlardan bir şey almamaya dikkat et diye tavsiye de verebilirdim ama ya herkesi kendim gibi sanıyordum ya da böyle cümleleri ufak bir çocuğa söylemek o an bana zor gelmişti.
Yeniden oturdum banka, güneş biraz daha vurdu tenime, sımsıcak olduğumu hissettim ama eve gitmek istemiyordum zaten normalde şu anda öğle arasını yeni yarılamıştık hemen hemen.
Herhangi bir plan program yapamıyordum, eve gittiğimde ilk ne yapmam gerektiğini bile düşünemiyordum ve sadece etrafı, bir nefes dışındaki boş çocuk parkını boş boş izliyordum.
Açık havada bile adaçayı kokusunu alabildiğim için fena bir şekilde gerildiğimde ellerim ceketimin ceplerinde yumruk oldular ve nefesimi tuttum. Gözlerim yerdeydi, görme açıma beyaz spor ayakkabılar girdiğinde bile başımı kaldıramadan ve gözlerimi kırpmadan baktım o ayakkabılara.
"Onlarla hiçbir muhabbetin olmamasına rağmen," dedi Serhat nefeslenerek ya da kendini dizginlemiş gibi göstermeye çalışarak. Sol bileğime baktığını hissettim. "Arkadaşların," sesinde tiksinti vardı ama sinirli olmadığını da biliyordum. Saçlarıma kapüşondan bakamadı ve ona bakamadığım halde gözlerime kilitlendi. "Sana zarar veriyorlar."
Konuşmam gerekiyor, konuşamıyorum ve sadece yere bakıyorum.
Serhat bir adım geri gittiğinde nefesini vererek başka bir yöne döndü, sebebini zorlamadığımda ise yeniden bana doğru adımlar attı ve soluma yerleşti.
Sessiz sessiz bekledim, çanta aramıza girmişti ve mesela çantaya doğru dönsem Serhat'a doğru dönerdim sonuç itibariyle çantayı alıp gidemiyordum, ona bakmadan da ya da ona dönmeden de çantamı alıp buradan gidebilirdim ama kaçıyormuşum imajı vermek de istemiyordum. Hayır, daha doğru bir tabiri gerildiğim için hiçbir türlü kımıldayamıyordum, nefes bile almıyordum çünkü göğüs kafesim hareket ederdi.
"Neden put gibi duruyorsun?"
Sadece gözlerimi kımıldattım ve kız çocuğuna döndüm, şeker paketlerini kaydırağın tepesinde bırakarak yeniden kaymaya başladı.
Serhat hâlâ bana dönük oturuyordu ve o da ilerisine dönerek oturmadığı sürece onunla konuşmama inadına girmiştim sebepsiz, hayır sebepli çünkü çok aciz hissediyordum.
Zaman geçti, Serhat inadımı anladı mı bilmiyordum ama sonunda sırtını banka verip ileriye dönük oturduğunda belli belirsiz nefesimi vermiştim.
"İlk olarak onlar arkadaşlarım değiller," dedim olabildiğince sakin bir hâlde. "İkincisi ise kımıldamadan oturmak daha güzel."
Kapüşonun varlığıyla yüzümü kendime buruşturmuştum, kurduğum cümleleri düşünmeden dışa aktardığımda böyle boş ve aciz konuşuyordum işte.
Serhat nefesini vererek güldü. "İlk cümlenin farkındayım fakat sana ikinci cümlenin sebebini söyleyemiyorum, belki bir farkındalık yaşarsın diye ama eve gitmeye ne dersin?"
Kaşlarım çatıldı. "Burada oturmak güzel."
"Bana açıklama yap demiyorum sana ama gerçekten eve gitmen gerektiğini düşünmüyor musun, çünkü-"
"Çünkü saçlarımda boya var." Başımı salladım. Nedense ağlamaya meyilli hissediyordum kendimi ama direncimi de tebrik ediyordum. "Yıkarım ve geçer. Hepsi bu."
Boğazını çekinceyle temizledi. "Sanırım duvar boyası su bazlı değildi." Ellerimi biraz daha sıktım ama geçen zamanla artan gerilimimi belli etmedim, parktaki kız çocuğu olmasaydı da gözlerim nereleri takip ederdi bilmiyordum. "Tinerle geçer mi ondan da emin değilim ama denemekten bir zarar da gelmez," duraksadı, "tamam, saça illaki zararı vardır ama," yine duraksadı, "en azından," bekledi "kesmek zorunda," yine bekledi ve bana döndü, "kalmayız."
Ağlamayacaksın, Hira. Ağlamayacaksın.
"Eve ne zaman istersem o zaman giderim."
Serhat bir anda bütünüyle bana döndü. "Ağzımı açtırma, Hira." Meraktan kaşlarım çatıldığında Serhat'ı dinlemeye devam ettim. "Saçlarını yıkamaya git."
Neden ağzımı açtırma dediğini anlamak için direndim. "Eve gitmeyeceğim dedim. Saç da benim saçım," konuşurken zorlandığımı hissediyordum. "Sonuna ben karar veririm."
"Öfke sınaması yaptığının farkındayım ama oyununa geldiğimden değil, bunları fark et diye konuşacağım." Onu görmüyordum ama dudaklarını yaladığını fark ettim. Bana biraz daha yaklaştı. "Eve gitmek istemiyorsun çünkü bu korkudan değil, bütün mesele otobüste gördüğün kanser hastası kadının saçlarının olmayışından çünkü kendi sorununu, benimki de dert mi diye düşündün ve bu durumdan utandın; tek başına oturmak istiyorsun çünkü," parktaki kıza döndü, "o kızın tek başına parkta oyun oynayabiliyor oluşunu güçlü buldun. İki türlü de kendinden utanmana gerek yok çünkü herkes bireyseldir ve sen kendini hep daha kötülerle kıyaslamaya çalışırsan sonucunda hep daha kötüsüne çekilirsin."
Ağır bir yutkunuş yaşadım, Serhat bana bakmadan ayağa kalktığında beni ardında bırakıp küçük kıza doğru gitti ve sallanmaya çalışan küçük kızı gülümseyerek salladığında ben yine kendimden utandım.
Ben demin küçük kızın sadece sallanmaya olan çabasını izlemiştim, Serhat ise küçük kızı kendi düşüncesiyle salıncakta sallamaya başlamıştı. Tıpkı Müge gibi.
Ben böyle kötüydüm işte, çabasızdım ve düşüncesizdim.
Küçük kızla deminden beri arada sırada göz göze geliyorduk ama Serhat kızı salladığından ve kızla ilgilendiğinden beri küçük kız artık bana bakmıyordu bile.
Kendime güldüm, kendime üzüldüm ve gözlerimle beraber kalbim de dolduğunda çantamı aldığım gibi çocuk parkını terk ettim.
Ağlama, Hira, diren. Yumruk yaptığım ellerimi gözlerime bastırdığımda bu sefer direnemediğimi anlayabiliyordum, bu sefer olmuyordu. Hırsla yürüyordum, kırgın yürüyordum, hem güçlü hem de ezik bir şekilde ilerliyordum, bazen nasıl yürüdüğüme şaşırıyordum ama bir şekilde binamızın önüne gelebilmiştim.
Fazlasıyla koşasım gelmişti, belki içimdeki bütün iyi ya da kötü hisleri arkamda bırakabilirim diye ve öyle hızlı koşmaya devam ederdim ki o her türlü his peşimden gelse bile bana yetişemesin diye ama ben ne yaptım; yavaş yavaş yürüdüm, bütün hislerimin ellerinden tuttum ve binaya duygularımla beraber girdik.
Anahtarı yuvasıyla buluştururken ellerim titriyordu ama üstesinden geldim ve içeri girdiğim gibi sırtımdaki çantayla kendimi banyoya attım, kapıyı ise iki kez kilitledim.
Televizyonun sesini duymuştum ekstradan annemin bulaşık yıkadığının sesini de öyle ama yine de evde gürültü yoktu, şu an kendime tokat atsam mesela babamın odasından duyulurdu.
Patlamamak için kendimi o kadar kasıyordum ki kendimi şu şekil kasmak, kendimi kasmadığım hâlden daha yüksek sesle ateşletirdi beni ama elimde değildi çünkü ben hep kendimi tutmaya alışıktım.
Aynaya bak dedim içimden kendime, aynaya bakamadım, sonra bir şekilde bunu yapmak zorunda olduğumu hatırladığımda gözlerimi kapattım ve aynanın karşısına geçtim.
Aç gözlerini, aynadan bak, kendime bakmaya çok korkuyorum ama bunu yapmalıyım, indir kapüşonu ve bak kendine, hadi.
Yüreğimin cesaretsizliği beni direkt duşa kabine götürdü ve ceketimi çıkarttığım gibi başımı musluğun altına eğip sıcak suyu açtım. Sıcak su aktı, gözlerim açıktı ve akan siyah boyayı gördüm, ama çok azdı...
Korkudan ve güçsüzlüğümden boyayla katılaşmış saçlarıma dokunamadım ve sanırım artık başımdan aşağı akan suya gözyaşlarım da karışmıştı.
Uzun zaman sonra ağlamıyordum, uzun zaman sonra ağlamak için evdekilerin uyumasını beklememiştim.
Kendimi baskılayarak ağladığım vakit suyun altından başımı çıkartamayışıma da ağladım çünkü okul formam mahvolacaktı, kendimi delirmiş gibi hissediyordum ama hala düşünebildiğime göre aklımı da bütünüyle kaybetmemiştim.
Sıcak su boyayı çıkartmaya yaramıyordu, başımı kaldırmadan şampuanı titreyen ellerimle saçlarıma döktüm ve saçlarımı köpüğün arasında tel tel ayıklamaya çalıştım ama yine çıkmadı. Siyah boya sadece akıyordu ama hem bitmiyordu hem de kabuklaşmıştı.
Bir türlü kurtulamadığım boya beni öyle sinirlendirdi ki üzerimi bile düşünmeden suyu kapatıp başımı kaldırdım ve damlayan su yere akmasın diye de üstümü kullandım. Artık bir okul formam yoktu.
Tesadüf eseri bir anda ayna ile karşı karşıya geldiğimde kendimden öyle korktum ki kısa bir an ağlayışım durdu, ama kısa bir an ve bu sefer bir öncekinden daha şiddetli ağladım kendi gözlerimin içine aynada bakarak.
Çok düşünmemem gerekiyordu, kadere yazılan ya da sonradan değişen alın yazısı öyle ya da böyle saçlarımı öldürecekmiş zaten.
Gözlerimi yumduğumda iki gözümden de kocaman göz yaşı damladı sonra ellerimle burnumu ve dudağımı sildiğimde kabullenilmiş bir çaresizlikle çantamın en küçük gözünden bir makas aldım.
Pembe filli makasımı elimde tutuyordum, bir insan saçlarının katilini ellerinde de tutabilirmiş, sımsıkı bir şekilde hem de.
Telefonumdan herhangi bir şarkı açtım en kısık seste, sanırım şarkı Kurtulmak’tı.
Sarhoş biri gibi ceketimi de aldım ve temiz kısmını ağzıma doldurdum, gerçekten çünkü yeniden aynanın karşısına geçtiğimde bu sefer yüksek sesle ağlıyordum. Ağzıma tıktığım ceket ise sesi azaltıyordu, neden bunu yapıyordum, çünkü annem duymasındı ve kısa göreceği saçlarıma ansızın imaj değişikliği yalanını söyleyecektim.
Acizliğim yalanlarımdan geliyordu ama şartlar beni buna zorlamıştı, annemin beni sevdiğini hissetseydim ona her şeyi anlatırdım ama aramızdaki manevi mesafe ve umursanmadığımın hissiyatı tüm bunlara engel oluyordu.
Ne kadar ağlarsam ağlayayım, olayım ve üzüntüm ne kadar beni sarhoş ederse etsin yine de düşündüm ve çöp kutusunu mermere koydum çünkü birazdan kesilecek saçlarımı toparlamam da gerekecekti.
Biraz daha ağladım, dişlerimle ceketimi çenemi bütün gücümle kasarak ısırdım ve gözlerimi de sımsıkı yumduğumda makas saçlarıma dokundu. Hiçbir şey görmüyordum ve o an boğazımı da kesebilirdim ama duyduğum tek ses saçlarımın kesildiğinin sesiydi. Bence en acısı da buydu.
Ben saçlarımı kestikçe başım hafifliyordu sanki ama parmaklarımı her oynatış kalbimde bir ağırlıktı.
Ceket ağzımdan yere düştü, makası ise mermere koydum ama hâlâ gözlerimi açamıyordum.
16 Ekim Salı, 2018'di bugün. Hayallerimden, lisemden, olmayan arkadaşlarımdan bile vazgeçebilirdim, saçlarımdan mı vazgeçemeyecektim? Yavaşça ve ürkerek gözlerimi açtım ve ilk olarak ıslak kirpiklerime baktım sonrasında ise saçlarıma.
İlk kez hiç olmadığı kadar kısa görüyorum saçlarımı ve aynanın yalan yanlış yansımasına bile inanamadım, ıslak gözlerimi yumup ellerimle saçlarımı kontrol ettim ve keşke etmeseydim.
Dış kapı açıldığında bir anda kalbim öyle korktu ki çünkü ya babam geldiyse ve banyoya girmek isterse nasıl cevap verecektim mesela? Nasıl bu surat ile karşısına çıkacaktım? Nasıl saçlarımın açıklamasını yapacaktım?
Cansu'nun sesini işittiğimde bir hafifleme yaşamıştım. Daha fazla aynaya bakamadım ve ağlamaya devam ederek banyoyu toparladım, ardımda iz kalmasın diye sonra kapının ardını dinledim, annemin de Cansu'nun da mutfakta olduklarına kanaat getirdikten sonra çok hızlı bir şekilde temiz kıyafetler alıp geri banyoya döndüm.
Kendimi o kadar kötü hissediyordum ki bir şeyler yapıyordum, yaptıklarımın farkında değildim ama doğru ilerliyordu her şey. Ağlayarak banyo yapıyordum, çok normalmiş gibi ince uçlu sarı tarakla saçlarımı taramaya çalışıp tarak saçlarıma her takıldığında saçlarımın o kısımlarını da kesiyordum, bir ara gözyaşlarımın sıcaklığı ile suyun sıcaklığı arasındaki farkı anlayabiliyordum, bir ara bir yerlere tüm şiddetimle vurma isteğimi bastırıyordum, bir ara aynaya bakmadan kurulanıp giyiniyordum bir ara ise Cansu'nun kapıya art arda vurmasını duymamazlıktan geliyordum.
Derin derin nefesler alıp saç kurutma makinesiyle yine aynaya bakmadan saçlarımı kurutmaya geçtiğimde annemden, kapının ardından banyodan çabuk çıkmam gerektiği konusunda Cansu vesilesiyle bir uyarı duymuştum ama umursamayıp saçlarımı kurutmaya devam etmiştim.
Zaman kavramını çözemiyordum ama saatler geçmiş gibi hissediyordum, son demlerde Cansu'nun kapıya her git gel yapışında vurması mesela zaman yavaş aksa bile ben içeride günlerdir kalmışım gibi hissettiriyordu.
Kendimi hazır hissettiğimde kapının önünde dikelmiştim. Siyah eşofman, beyaz çorap, siyah kazak ve omuzlarımın üzerinde hissettiğim küllü kumral saçlarım, saçlarım bu kadar siyahlığa fazla aydınlık kalıyorlar ama artık geçmiş zamanda saçlarımı bütün siyahlıklardan kurtardığımı hatırlıyorum.
Banyo etmeyi bitirdiğimden beri yüreğimin cesaretsizliğinden aynaya bakamamıştım ve hala da aynaya bakmama konusunda ısrarcıydım. Dik durmaya çalıştım, Cansu'nun kapının ardında beni beklediğinin bilincinde olarak da kapının kilitlerini açtım ve bir ruh gibi Cansu ile göz göze geldim.
Aynasız zaman geçirdiğimden ağladığımın yüzümde ne kadar belli olduğunu bilmiyordum ama Cansu'nun şaşkın bakışlarına bakarken aynaya bakmışım kadar kötü hissetmiştim.
"Sen saçlarını mı kestin?" diye sordu ve ağlayıp ağlamadığıma dikkat çekmemesi hoşuma gitti çünkü bu kadar eziklenme fazlaydı. "Neden kestin?"
Dümdüz bakmaya devam ettim, bir ruh gibi ve sadece "İmaj değişikliği," diyebildim.
Cansu bana şaşkınca bakmaya devam ediyordu ama ben bomboş ileriye bakıyordum sonrasında banyoyu terk ettim ve odamıza girdim, ayakta kaldım ve yapacak bir şey bulamadığımdan mutfağa adımladım.
Ne yemeği yediğim umurumda değildi, ben bu vazgeçişlerin arasından hala yemek yiyebilecek psikolojiyi kendimde bulabildiğime şaşırıyordum sadece.
Anneme olabildiğince görünmemeye çalışıyordum, başarıyordum da sanırım çünkü annem salondan çıkmamıştı ben yemek yiyene kadar sonra kimseyi görmeye tahammülümün olmadığını fark ettim ve yeniden direkt odaya geçtim.
Şu anda tek hedefim vardı; kimseyle yüz yüze gelmemek, uyumak ve gizlice ağlamak.
Sırtımı kapıya dönecek şekilde yatağımda oturduğumda yarın için çantamı hazırlamaya başladım, büyük gözü açtığımda ve içeriden bir şişeye benzer bir şey gördüğümde ise elim doğrudan kalbime doğru gitti ama artık öyle bir boyuttaydım ki o hareketi yaparken, artık ağlamak istemiyorum gibi bir ifadeye bürünmüştüm.
Tam yeniden ağlamaya başlayacağım diyordum ki kapıda annemin varlığını hissettim ve taş gibi kesildim.
"Bir şey yok, değil mi Hira?"
Yutkundum, ses tonumu ayarladım ve arkamı dönmeden "Hayır," dedim basitçe.
Annemin gittiğine emin olduktan sonra ise dayanamadım ve yine gözlerim doldu, hem de o kadar çok doldu ki yeniden ağlamamak için gözlerimi kırpmamaya çalışıyordum.
Eski Hira kendini tutabiliyordu ama şimdiki Hira tek bir dokunuşta bile gözyaşlarını tutamayıp çözülecekmiş gibiydi. Kendimi anlatmamamın bir nedeni de bu, çünkü eğer bir kere anlatmaya başlarsam kendimi tutamam ve bunun devamı da gelir.
Çantamdan tiner çıkmıştı, kimin koyduğu belliydi ama ben bu kadar düşünüldüğümü ya da neden bu kadar düşünüldüğümü bilmiyordum üstelik tek takıldığım noktalar da şu anda bunlar olamıyordu çünkü ben şu an hiç iyi değildim. Sağlıklı düşünemediğimin farkında olmam beni aklı başında olan bir birey saymıyordu ve en kısa sürede uyumam gerekiyordu.
Bir kez daha tiner şişesine baktığımda elim kalbimde ben bugün hep küçük eylemlerin doğurduğu büyük mutluluklar dediğimi fark etmiştim bir kez daha.
İstemsiz Gizemli Adam'ın kim olabileceğini yazdığım yeşil kapaklı not defterimin bir sayfasını çıkarttım ve yeniden yazdım.
Şu an ağlayarak yazıyorsun bunları ve tek temennin seneler sonra bu yazıyı okuyabilecek olduğunda şu hatırayı gülümseyerek hatırlayabilmek olacak.
Arkadaşlarımı düşündüm, elbette ki benim arkadaşlarım değillerdi ama onlara başka nasıl seslenebileceğimi bilmiyordum sonra yarın okula bu saç ile gideceğim geldi aklıma ve bir anda kalbime yeniden büyük bir sıkıntı düştü. Hepsi saçlarımı boya yüzünden kestiğimi anlayacaktı ve dalga konusu olacaktım.
Kendimi şu anlık temenni edip o temenni üzerine tatmin olacağım şeyler yazmaya ittim, bir şeyleri yazamazdım ama içimden kendimle konuşuyormuşum gibi yaptığımda ortaya güzel cümleler çıkabiliyordu.
Başkaları tarafından sevilmiyorsam ben kendimi severim değil, başkaları beni sevse de sevmese de ben hep kendimi sevmeye devam ederim olacak doğrusu.
Gülümseyerek yazmaya çalıştım ama gözlerim dolu doluydu, saçlarımı ise yeniden kontrol edemiyordum.
Kendimi sevmeyi öğrenmem gerekiyor.
Aklıma Serhat geldi yeniden.
Ama ondan önce kendime tahammül edebilmeyi öğrenmem lazım.
Saçlarımı bu hâlde de sevebilmeyi öğrenmeliyim.
Yazdıklarımın üzerini çizme gereği duydum çünkü silgi ile silseydim bile içimden geçtiğini inkâr edemezdim, on yıl sonra da mutsuz yaşamımda üstünü çizdiğim kelimeleri gördüğümde şey derdim, geçmişteki ben hiç yanılmamış, gerçekten de düşünmeye bile değmeyen bir zamandı.
Serhat kim, bilmiyorum ama sürekli ince detaylarda karşıma çıkıyor ve hep yardımcı olma tarafında. Saçlarımı benden daha çok düşündüğünü sanmıyordum ama saçlarımı kurtarmayı benden daha çok istediğini içimde bir yerlerde hissedebilmiştim.
Yazmayı bir anda bıraktım çünkü şu anki aklımla fark edebilmiştim, Serhat benim otobüste kanser hastası bir kadın gördüğümü bilmişti. Hem de o otobüste kendisi olmadığı halde.
Bazı şeyleri akıl edebilecek potansiyele geldiğime sevinememiştim şu an çünkü korkmuştum, Serhat ile o bankta yan yanaydık ama çantamın fermuarı hiç açılmamıştı, çantam ikimizin ortasındaydı üstelik o zaman bu tineri nasıl ve ne ara fark ettirmeden çantama atabilmişti?
Bütün bunların arkasındaki başka biri miydi yoksa ben detayları fark edemiyor muydum?
Ürktüğümü hissettiğimde bütün bu soru işaretlerini yazamadım bile, yeşil kapaklı defteri ortadan kaldırdım ardından çantamı da aceleyle duvar kenarına koydum.
Çoraplarımı çıkartıp yatağa girdiğimde kendimi güvende hissedebildiğim değil, kendimi kendi alanımda hissettiğim ve kimsenin bana ben bu yataktayken karışmayacağını düşündüğüm nadir ya da tek alandaydım.
Rahat bir şekilde ama sessiz ve fark edilmeden ağlamaya başladığımda zihnimden sürekli bugünün yaşananları geçiyordu ve düşünüyordum, düşündükçe de daha çok ağlayasım geliyordu.
Arkadaş denen bir şey yoktu. Kardeşlik denen şey de öyle. Aile kavramı sadece bir arada yaşamak ve çocukların ihtiyaçlarının karşılanmasına neden olacak bir kavramdı. Ve insanlar bencildi. Ve Serhat da gizemliydi.
//
Instagram: esmanur.yilmaazz