Bu bölümü çok severim, normalde bu bölümü ayın 28'inde atacaktım ama dayanamadım, ikinci partı ayın 28'inde atarım artık. (28 Mart Cumartesi 2026)
Bu, lise zamanlarımda kulaklığımı takıp evimizin koridorunda yüzlerce tur atarken hayal ettiğim bir bölümdür. Ana karakterimizin rutin diye nitelendirdiği aksiyon dolu bir bölüm. Şimdiden keyifli okumalar.
9 EKİM SALI 2018
Geçmişte yaşanılanlar er veya geç geleceğe taşınırdı ve onlarla yüzleşirdik. Bazen bu karşılaşmayı biz yapardık; bazen ise başkaları yapılan yanlışları görürdü ve onları gün yüzüne çıkartırdı.
Geleceğe taşınan şey, geçmişten gelen bir nesne olabilirdi veya şimdiki zamanda yapılmış olan ve geçmişi simgeleyip de geleceğe ışık tutacak olan küçük bir kâğıt parçasının varlığı bile yeterliydi.
Kâğıt somuttu ve şimdiki zamanı temsil ediyordu, kâğıdın içinde yazılanların sonucu gelecek olacaktı ve yazıların anlamı ise geçmişin acısıydı.
Yeşil gözlerini öne çıkartan yeşil şişme montuna elini daldırdı Serhat ve o kâğıdı, dalgın olmaktan ziyade düşünceli bir ifade ile sıktı. Okuldan çıkıp otoparka doğru ilerliyordu ve attığı her adımı, geçmişin gerçeğine bir fener daha yakmak istermiş gibi aydınlıktı, ya da belki de sadece yakınlaştırmak ile yetinecekti.
Kader ne kadar güldürürse o kadar ağlatırdı. Avcunda sıktığı kâğıt zamanında ağlatmıştı ama şimdi yine aynı kâğıt bir fırsat oluşturabilirdi ve intikam, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, her zaman alınabilirdi.
Kaderin bir başka özelliği de farklı kişilere, aynı duyguları hissettirmese bile aynı olayları yaşattırabilmesiydi. Nefes alan herkes 28 Ekim 2014'u yaşamıştı, çoğu kişi ortaokulunu okumuştu ve tiyatro salonuna gidenler ise milyonda bir değildi. Bunun için bilgilerin teyit ettirilmesi gerekiyordu ama zaten avcundaki küçücük kâğıdın ağırlığı bile şüphe etmeksizin bir kanıt olarak düşünülebiliyordu.
Geçmişi de kader yaşatmıştı, şimdi de kader bir şeyleri gün yüzüne çıkartmaya çalışıyordu ve irademizin varlığında yine kader, gelecekte olacaklardan sorumlu olacaktı.
Elini ceketinin cebinden çıkartmadığı için terli hissetti ama yine de eli, ceketinin cebinde kalmaya devam etti. Beyaz, siyah farlı üstten basık sportif arabasına yaklaştı, şoför kapısının önünde durdu, cebinden arabanın anahtarını çıkarttı ve bir müddet öylece bekledi, etrafı seyre daldı sonrasında nefeslenerek şoför koltuğuna yerleşti.
Kapısını kapattığına arka cebinden telefonunu çıkarttı ve arabanın göğüslük kısmına fırlatırcasına attı, yeniden derin bir nefes verdiğinde ise terli ellerini siyah kot pantolonuna sürttü daha sonra dizlerine tutunduğunda başı öne eğik bir hâlde biraz bekledi.
Yeniden nefes aldı ve verdi. Yorgundu ama dinlenemezdi; uykusuzdu ama istese bile uykuya dalamazdı.
Dinlenemeyecekti ama konfor sağlayabilmek adına kendisini koltuğa iyice yapıştırdı, kemerini taktı ve sanki her kımıldanışında daha da yorulacakmış gibi büyük bir sakinlikle arabayı geri geri sürdü sonra dönüşünü gerçekleştirdi ve okuldan ayrıldı. Dışarıdan izleyen biri onun hareket etmeden nasıl arabayı kullandığına şaşırırdı ama o, minimum hareket ile arabayı ağır ama tempolu bir biçimde sürmeye devam etti.
İş yerine gidiyordu ve birkaç dakika sonra çift yönlü yola girmişti bile.
O sınıfa girmişti ve dikkatle seyretmişti kâğıda sürtünen kalemi. Elbette ki o uzaklıktan ne yazıldığını okuyamamıştı ama gözleri anahtar kelimeleri fark etmişti. 28 Ekim tarihini hatırlamıştı, bu tarihte bir olayın Çanakkale’de bir tiyatro salonunda gerçekleştiğini biliyordu. "Ortaokul, Çanakkale, tiyatro salonu ve 28 Ekim,” diye mırıldandı Serhat kendi kendine. “Sanırım okuduğu ortaokulun adını öğrenmem gerekecek.”
Hira'nın ortaokuldaki öğretmeni, kendisi ile aynı isme sahipti. Sanki kader kişileri tanıştırmadan önce önbilgileri sezdiriyordu ve yaşanılacak olayları ufak ufak, özenle serpiştiriyordu aralarına sonrasında zamanı geldiğinde kader her şeyi ortaya koyacaktı.
Okulun bahçesinde yürürken kâğıdı okumuştu ve Hira Taşdelen'in, aklındaki isim olma olasılığı yüzde doksan beşti ama yine de yüzde beşlik bir kısmı da göz ardı edemezdi çünkü başkanı ile yapacağı konuşmasının gidişatının planı bu durumun kesinliğine bağlıydı.
Zihnini yokladı, arkadaşı Savaş’ın kendisine anlattıklarını düşündü fakat dostunun verdiği ortaokul ismi zihnine bir türlü gelmedi. Aklına güveniyordu ve bunu unutmuş olamazdı, muhtemelen arkadaşı gereksiz bir bilgi olarak gördüğü için ortaokulun ismine değinmemişti.
Çift yönlü yolun her iki yanı da ormanlık alandı. Yeşil şişme montunun cebini, gözlerini yoldan ayırmadan kontrol etti, kâğıt düşmemişti ve hâlâ cebindeydi. Ne olur ne olmaz diyerekten ve gözlerini de yoldan ayırmadan sağ elini direksiyondan çekti ve cebinin fermuarını kapattı.
Gideceği yer önemli bir alan olduğu için sürekli aynaları kontrol ediyordu. Sorun çıkartacak herhangi bir etmen olsaydı algılardı ama çift yönlü yolda zaten tek tük arabalar geçiyordu.
Serhat’ın tüm bu düşünceleri, haksızlıklara gelememesinden dolayı kafasında bu kadar ses çıkartıyordu. Kafasının içinde yankılanan düşüncelerle henüz kesinlik kazanmamış bir durumun planını yapmayı başarmıştı. "Çiğdem ile bir araştırma yapmam lazım, daha sonra Savaş’ın ağzından laf almam gerekiyor." Bu kâğıdı insani bir biçimde almamıştı Hira’dan ama yine de bu kötü izlenimini yumuşatabilirdi.
Çift yönlü dar yolun manzarasını sabit gözlerle seyretti. Hangi ağaca baksa, arabası hareket halinde olduğu için ağaçlar anında silinip geride kalıyordu. Her iki yandaki ormanlık alanların yeşil görüntüsü, ona, nefret ettiği gözlerini hatırlattı ama o yeşilliklerin, kendi gözlerinden daha canlı olduğunu biliyordu.
İleride, hemen sağ tarafında kalacak olan dar, toprak bir yol vardı. Oraya girmek için hızını azalttığında direksiyonu sağa döndürdü, arkasından gelen ise olmadı. Yol taşlı ve kuru topraklı olduğu için tekerleklerden hışırtılar geliyordu. Hızını iyice azalttı ve arabasını durdurdu. Müsait bir yere park etmişti ve bu yolu genelde kişiler kullanmazdı çünkü pek bilinmiyordu.
Arabadan inmek yerine öylece bekledi ve dikiz aynasını tekrardan kontrol etti. Kimsenin peşinde olmadığını biliyordu ve aracın aynalarını sürekli kontrol etmek, arabadan inip de işbaşına geçmemek için bir bahaneydi çünkü saniye de olsa oturuyordu, yorgunluğu geçmeyecek olsa da ancak bu şekilde dinlenmeye fırsatı vardı.
Kemerini çıkarttığında aynayı önüne doğru indirdi ve görünüşüne baktı. Gözlerinin içi her zamankinden daha az kırmızıydı ama gün sonunda bu gözlerde beyazlığın kalmayacağını biliyordu ve alışık olduğu da zaten ne zaman aynaya baksa, gözlerinin kan çanağına dönmüş olmasıydı. Yeşilin ve kırmızının karışımı ortaya korkulası bir göz görüntüsü çıkartıyordu ve bazen bu serseri görüntüsünden utanırdı çünkü iyi bir aile çocuğu gibi görünmüyordu. Gözlerini bile kırpmadan kendini izlediği sırada parmaklarını koyu kumral saçlarına geçirdi ve olabildiğince dağıttı saçlarını.
Derin bir nefes alıp arabasından indi ve sol tarafında kalan ağaçlıkların arasına girdi, ormanda yürümeye başladı. Sık ağaçlar, çalılıklar, dikenler... Hiçbiri onun için bir engel değildi çünkü küçüklüğünden beri hep engebeli yollardaydı. Ne zaman kendini herhangi bir ormanda bulsa aklına Mervan ile Balçova’nın ormanlarında geçirdikleri zamanlar gelirdi.
Askeriye kışlasını kuşatan demir tellerle arasında elli adım kala durdu ve cebinden telefonunu çıkarttı. O sırada etrafında birilerinin olup olmadığını kontrol ediyordu.
"Efendim?" dediğinde telefondaki ses, Serhat, gözlerini etrafından ayırmadan telefonuna cevap verdi: "Çiğdem, takip edildim mi?" Takip edilmediğine adı kadar emindi fakat işi riske atamazdı ve bundan dolayı da baygın bakan yeşil gözleri, en uzağı bile görebilmek adına kısılmıştı.
"Hayır, canım. Takip edilmedin," dediğinde Çiğdem, Serhat bir cevap vermeden telefonu kapattı ve siyah, kalın kot kumaşlı pantolonunun cebine telefonunu koydu. Son bir kez etrafında dönerek çevresine baktı ardından demir tellere doğru yürümeye başladı. Ağaçlarda gizli kameralar vardı ve Arda, bu kameraları öyle iyi kamufle etmişti ki, bu kameralar fark edilmiyordu bile.
Demir tellerin tam önünde durdu. İçeriye kimsenin girmemesi için tellerin belli mesafedeki aralarında tabelalar vardı. Tellerden Akım Geçmektedir. Dikkat Köpek Var. Yabani Hayvan Çıkabilir. Tellerin Ardına Girmek Yasaktır. Gerçekten de tellerin arasına eklenmiş demir görünümlü kablolardan elektrik geçiyordu ama bunların hepsi gizlilik ve güvenlik içindi.
Serhat, yeniden telefonunu çıkarttı ve Yusuf'u aradı. Normalde kameralardan Serhat'ın geldiğini anlıyorlardı ama salak arkadaşları itina ile onunla uğraşıyordu.
"Ne var?" dedi telefondaki Yusuf, ciddiyetsiz bir sesle.
"Bir Allah'ın günü de ben geldiğim gibi kessen şu elektriği, Yusuf." Serhat, canı sıkılmış gibi nefesini dışarı verdi. "İnan bana, çok zor bir şey değil. Zaten geldiğimi görüyorsunuz."
Arkadaşları istiyordu ki Serhat, onları arasın ve sinir krizi geçirsin ama bunu hiç başaramamışlardı. İyi iş arkadaşlarıydılar ama birbirleriyle de çok uğraşırlardı.
"Tamam kardeşim kestim tellerdeki elektriği." Yusuf'a inanmıyordu.
"Geçen sefer de aynı şeyi söylemiştin ve çarpılmıştım," dedi Serhat ve boştaki elini tellere yaklaştırdı ama dokunmadı. "Çarpılırsam bir şekilde ayılırım ve seni de ben çarparım." Bekledi. “Çevremde neden normal bir insan yok ki? Gerçi bu anormal halimle ben ne anlatıyorum ya?”
"Tamam tamam," dedi telefondaki Yusuf ve kıs kıs güldü. "Bu sefer gerçekten de kestim elektriği."
"Sen tam bir kahpesin, Yusuf," dedi gülümseyerek ve sesini yükselterek. Az önce, aralarında milim kalmış olan tele dokunsaymış eğer, gerçekten de bir kez daha çarpılacakmış. "Neden hiç akıllanmıyorsunuz?" Tereddütte de kalsa tele dokundu ve bu sefer gerçekten de arkadaşı elektriği kesmişti. "Hiç düşünmüyor musun, Yusuf?" Yuvarlak bir biçimde kesilmiş teli geriye doğru itti ve o ufak yerden sürünerek kışlaya girmiş oldu. "Eğer ben bu elektriği kesmezsem geçen seferkinden daha temiz bir dayak yerim düşüncesi gelmedi mi hiç aklına?" Tel tamamen kesilmemişti ve bulunduğu yere girmek için illaki o tele dokunmak gerekiyordu. Ayağa kalkıp üstünü başını silkeledi.
"Sen bir şekilde beni dövüyorsun zaten," dediğinde Yusuf, Serhat çoktan eliyle alnına vurmuştu bile. Sonra Yusuf, nedendir bilinmez ama gururlanarak devam etti: "Ben de artık senin gibi bir ruh hastasıyım, sana beni dövmen için bir sebep veriyorum."
Serhat, askeriye kışlasında dümdüz ilerlediği sırada dudaklarını birbirine bastırıp kafasını iki yana salladı. Sadece bir keresinde, şakasına Yusuf'un karnına yumruk atmıştı ve elektriği yediğinde bile şakasına dalaşmıştı ona. Yakınlarına attığı temiz dayak sadece bundan ibaretti ama yabancıları, üstelik de kötü yabancılar ile olan kanlı dövüşmelerini hiç düşünmedi.
"Benim seni dövdüğüm konusunda hemfikir miyiz? Daha çok sen beni dövüyor gibisin de çünkü." Tellere geri elektrik verebilirsin demedi Serhat çünkü kameralardan her şey görünüyordu. "Ağzımı yüzümü dağıttığında ağzını yüzünü dağıtmaya kıyamıyorum bile, bebeğim."
"Hastasın oğlum sen!" dedi Yusuf gülerek. "Sana küfrediyorum, gülümsüyorsun; seni dövüyorum ve dudağın kanarken bana teşekkür ediyorsun. Bebeğim bir ruh hastası galiba."
Serhat, geçmişten kendisine kalanlar konusunda hiç konuşmak istemedi ve şu anki konumuna nerelerden geldiğini bile düşünmeden telefonu kapattı.
Dümdüz yürüdükten sonra çimenlerin arttığı kısımda durdu. Bu çimenlerin altında gideceği yerin kapısı vardı. Çimen örtüsünün ucunu buldu ve kaldırdı ardından ufak, kare tahta kapıyı gözler önüne serdi. Tahta kapağı araladı ve tek bir kişinin sığabileceği merdivenlerden inmeye başladı.
Merdivenlerden kütürtü bile gelmiyordu. Tahta kapağın üstünden sadece kafası görünecek bir biçimde durup çok kısa bir an çevreyi taradı hemen sonrasında tahta kapağı ardından kapattı ve ellerini duvarlara sürte sürte inmeye başladı. Çimen örtüsünü dışarıda bulunan başka bir görevli kapatırdı genelde. Bulunduğu yer fazlasıyla dar ve bunaltıcıydı.
Sonunda merdivenleri inmeyi bitirdi ve kocaman otoparkın bulunduğu alana geldi. En az yüz arabanın bulunduğu kapalı otoparkı, tepede ardı ardına sıralanmış sarı ışıklar aydınlatıyordu ve ortam sarı-siyahtı. Bu arabalar, çoğunlukla, burada yatılı çalışan kişilere aitti. Sonunda asansörün bulunduğu yere geldiğinde durdu. Bu asansör, sıradan bir asansör olmadığı için düğmeye basıldığında açılmıyordu. Yan taraftaki tuşlara şifre yazılırdı ve açılırdı üstelik bu asansör sadece iniyordu ve bulunduğu yer aslında bir tepe noktasıydı.
Aşağıdan yukarıya, yani alt kattan bu otoparka çıkabilmek için kullanılan asansör ise biraz ötede kalıyordu. Serhat'ın şu anda kullanacağı asansör, indikten sonra kendisini otomatik olarak kilitlerdi ardından çıkardı ve yukarıdan şifre yazılmadığı sürece de açılmazdı.
Oyalanmadan asansörün yan tarafında bulunan tuşlara baktı hemen sonrasında ise parmakları tuşlarda gezindi: K im22Se Ö ğ21Re10Nmey6Ece14K.
Şifrenin zorlayıcılığı bir yere kadar önemliydi çünkü buradaki asıl amaç olası bir tehlike anında zaman kazanabilmekti.
Serhat, iki tarafından açılan asansöre girdiğinde kapı kapandı. Asansörün içinde hangi kata gideceği ile ilgili hiçbir buton yoktu çünkü asansör otomatik olarak iniyordu.
Asansörün aynasından kendine, yüzünü buruşturarak baktı ve yeşil gözleriyle göz göze geldi. İçinde bir tiksinti hissettiğinde sırtını aynaya doğru döndü çünkü kendisini görmeye tahammülü yoktu.
O kadar tuhaf bir şifreydi ki arkadaşları bir türlü hangi sayının ne zaman geleceğini veya hangi harfin büyük ya da küçük yazıldığını bir süre akıllarında tutamamışlardı. Bundan dolayı az kalsın Serhat, yakın arkadaşları tarafından linç ediliyordu ve bu durumdan da kıl payı kurtulmuştu fakat bir yandan da şifrede olması gereken zorluk seviyesi buydu. Mervan, şifrelerde kullanılan boşluk tuşunun şifrenin kırılmasını inanılmaz zorlaştırdığından bahsetmişti bir keresinde.
Gülümseyerek asansörden çıktı ve uzun, dar koridorda ilerlemeye başladı. Koridor öyle ince ve uzundu ki, yürü yürü bitmiyordu ve bezmişti. Her iki yanındaki duvarlarda belli mesafelerle kapılar vardı. Karanlık koridoru ise tepesindeki sensörlü, renk bakımından hafif kırık beyaz ışıklar aydınlatıyordu. Attığı her adımla bir yeni sensörlü lamba ışık veriyordu ve gerisinde bıraktığı lambalar ise karanlığa gömülüyordu.
Serhat, sol tarafındaki otuzuncu kapıya ulaştığında durdu ve bilgisayar odasının kapısını tam açacaktı ki arkasındaki ses ile eli, kapının soğuk kulpunun üzerinde hareketsiz kaldı.
"Benimle gel," dedi arkasındaki ses. "Tam da seni arayacaktım." Serhat, dudaklarını birbirine kenetlediğinde kaşlarını havaya kaldırıp bedenini arkasındaki adama doğru döndürdü. Elli beşlilerindeki adam, Serhat'ın tam karşısındaki kapıyı açmıştı ve onu eliyle içeri davet ediyordu. İsmi Bekir olan bu adamın kısa, beyaz saçları vardı ve yaşı ilerlemiş olmasına rağmen, bu beyaz saçlar sıktı. Bekir'in siyah gözleri cansız bakıyordu ama yaşı ilerlemiş olsa bile gayet dik durabiliyordu ve sesi de dinç çıkıyordu.
Ne amaçla geldim ne buldum diye geçirdi Serhat içinden ama bunu yüzüne yansıtmadı çünkü o içinde iyi duyguları öldürmemişti, sadece cana yakın bulmadığı kişiler olurdu hayatında.
Onun için açılan kapıdan içeri girmek adına Bekir'in önünden geçti, Bekir ise kapıyı kapattı.
Serhat, bilgisayar odasına yani Çiğdem’in yanına gitmek istemişti araştırma yapmak için. Ortada bir hak ihlali vardı ve bu kötü insanların yaptıklarının yanlarına kalmasından nefret ederdi.
Bekir Başkan'ın kendisini gördüğü gibi yanına çağırmasını, yapılacak yeni işlerin olmasına yordu. Ki zaten buraya gelmeden önce de yeni işlerinin olacağının tahminini yüzde doksanlarda tutmuştu.
Serhat, camsız ve zifiri karanlık odanın lambasını açıp uzun masanın bir köşesine oturdu. Bu boş odada sadece bir masa, masanın etrafındaki sandalyeler ve bir de duvara yansıtılan bir projektör vardı.
Bekir Başkan, ilerledi ve masanın en başında durduğunda Serhat ile bakıştılar. Bekir Başkan, Serhat'ın güneşte hafif kızarmış gibi duran esmer tenine baktı, daha sonra gözleri Serhat'ın neon yeşili gözlerini buldu ardından da dudaklarına ve hafif kirli sakalına kısa bir şekilde göz gezdirdi.
Serhat da ellerini çenesinin altına koymuştu ve Bekir Başkan'ı izliyordu. Bekir Başkanının bakışları kendisinden etkilenmiş gibi baksa da aslında o bakışların altında kıskançlık vardı. Serhat, ona olumsuzluk duygularıyla bakan adama anlayışla baktı. O an aklında tek bir cümle yanıp sönüyordu: Her başarı, arkasında kıskançlıkla yoğrulmuş yeni bir düşman getirirdi. Ama ikisi de ortak bir amaç uğrunda koştuğu için bu bir düşmanlık değildi ve Bekir Başkan istese bile bunu kıskançlıktan öteye taşıyamazdı.
"Bana, bana âşık olmuş gibi bakmak yerine doğrudan görevi veya görevleri söylesen ve ben de bu güneş ışığının olmadığı ortamdan kurtulsam," dedi Serhat ve nefesini verdiğinde parmakları, masada belli bir ritim tuttu. "Vereceğin işleri çabucak bitirdikten sonra biraz kafa dinlemek istiyorum."
Bekir Başkan, önündeki masadan kâğıtları aldı ve dengelemek için masaya birkaç kez vurdu ardından hizalanmış kâğıtlara göz gezdirdi. "İşin var. Daha doğrusu iki işin demeliydim."
Serhat, baymış bakan gözleriyle Bekir Başkanına inanamıyormuş gibi baktı ardından başını ağır ağır sağ omuzuna doğru yatırdı. "Bunu zaten biliyordum ve bildiğimi de zaten anlamıştın." Serhat, insanların bakışlarından kişileri çözümlemeyi adeta bir yetenek hâline getirmişti.
Bekir Başkan, boğazını temizledi ve normal düzeydeki ses tonuyla konuştu: "Üstünkörü anlatmaya çalışacağım çünkü detaylar kâğıtta var ve tüm plan sana ait olacak, seçtiğin kişileri de planın dâhilinde koordine edeceksin." Bir kâğıdı seçti ve okumaktan çok ezberinden konuştu: "Şimdi," nefeslendi, "bir adam var ama böyle işlerde asla bir adam olmaz, yani çalışanları da var. İnsanları..." Duraksadı ardından devam etti: "Özellikle okuması ve yazması olmayan yaşlıları göz hapsine alıyorlar. Bu kişilerin adına sahte kimlik çıkartıyorlar ve bu kimlikte farklı olan tek şey fotoğrafları oluyor. Anlayacağın kimlik numaralarına kadar her şey aynı. Şöyle düşünebilirsin: İki kişi seçiyorlar ve kimlik bilgilerini aynı tutup bu iki kişinin fotoğraflarının yerlerini değiştiriyorlar gibi ama aslında daha karışık ve çıkarttıkları kimlikler ile gerçek kimlikler arasında bir fark da yok. Sahte kimlik dediğimiz gerçeğin ta kendisi." Bekir Başkan, yanağının içini ısırdı ve devam etti: "Mağdurların adına bir sürü mağaza, ev ve araç satın alıyorlar ve tüm bunların borçlarını da ödemiyorlar. Tüm bu borçlar, kimliklerin asıl sahiplerine gönderiliyor, yani anlayacağın bu insanlar bir anda kendilerini ödeyemeyecekleri yüksek meblağlı borçların arasında buluyorlar ve hâliyle de hacizden kurtuluş olmuyor."
"Anlattıklarında çok açık var," dedi Serhat düşünceli bir ifadeyle ardından ayağa kalkıp Bekir Başkanın elinde tuttuğu kâğıdı aldı ve incelerken devam etti: "Sen belki de o adamı imha etmemi isteyeceksin ama böyle hiçbir borç kapanmaz üstelik bu yolla kimlikleri birebir aynı çıkartabilecek kadar devletin içine girmiş çeteyi bulup da çökertemeyiz." Serhat, kâğıttaki bilgileri okurken peşinde oldukları adamın fotoğrafını inceledi. "Bahsettiğin adamın bu adam olduğunu nereden biliyorsun?"
Bekir Başkan, beyaz sakallarını sıvazladığında "Emniyet Müdürü Fırat Öz-"
Serhat, duyacağı isim ile karşısındaki adamdan önce konuştu: "Emniyet Müdürü Fırat Özar," dedi kafasını olumlu anlamda aşağı yukarı sallarken. Anıl'ın babasıydı. "Bilgi ondan geldiyse bu iş gece yarısından bile önce hallolur." Fırat dayısının ismini duyması bile ona, görevi için bir enerji vermiş gibiydi. Sanırım bu gece çok eğlenceli olacaktı ve kırıp dökmeli geçecekti.
"Planlaman, hazırlıklara başlaman, harekete geçmen ve başarman belki de bir haftanı alır," dedi Bekir Başkan somurtarak ardından ekledi: "Üstelik iki görevin var." Bekir Başkan, Serhat'ın potansiyelini görebiliyordu ve onun bu işi bir haftadan daha kısa bir sürede yapabileceğine emindi fakat Serhat'ın işlerinde bu kadar mükemmel olması can sıkıcı olsa da işler kusursuz yapılmalıydı ve karşısındakini küçük gördüğünü hissettirmeye çalışarak onun daha da başarılı olmasını sağlamak istiyordu bir nevi. Ve ona verdiği süre bir yandan dinlenmesi içindi de.
Serhat Aymaz, Bekir Başkanının ne yapmaya çalıştığını daha ilk saniyesinde kavradı ve uyuz olmak yerine aklını kullandı: Bu durumu kendi lehine çevirebilmek için harika bir fırsattı. "Bu iki iş bu gece bitmezse sana, üzerimde yasal olmayan bir hak sağlarım," dedi Serhat yeşil gözleriyle karşısındaki adamın üstünde güçlü bir hakimiyet kurarak. "Fakat ben bu işleri bu gece bitirebilirsem eğer senden, kendime yasal olmayan bir hak isteyeceğim. Bunu kabul edebilir misin?"
Bekir Başkan, ona sadece bir iş verseydi bir gecede bitireceğine dair Serhat ile iddiaya girmezdi fakat iki işi vardı ve ikisi de zorluydu üstelik tek bir gecede böyle bir işi bitirebilmek imkânsız olmasa bile yıpratıcı olurdu.
"Girelim, sonuçta bilinçli insanlarız ve ne olursa olsun yarattığımız risklerin üstesinden gelebiliriz."
Serhat, Bekir Başkanının bu kadar hızlı kabul edeceğini beklememişti ve yüksek ihtimalle işleri yetiştiremeyeceğini düşündüğünden bu kadar yumuşaktı.
Ellerini teslim oluyormuş gibi yukarı kaldırdı Serhat ve "O zaman iddiaya girdik," dediğinde bir kesinlik kazanmak istiyordu. Bekir Başkanı başını olumlu anlamda salladığında "Tamam," dedi sonra Bekir Başkanının daha şimdiden iddiaya girdiği için pişman olmasını istedi: "Yapacağım dediğim an, o iş zaten çoktan yapılmıştır çünkü ben bir ara hallederim adamı değilim, çoktan hallettim diyebilen biriyim. İddiamızı şimdiden kazandım sayıyorum biliyor musun?"
Bekir Başkanı bir tepki vermediğinde eğlenceyle sırıttı.
İlk önce Hira'nın aklındaki kişi olduğunu kesinleştirmesi gerekiyordu ardından iddiayı kazandığında ise bir yasağı çiğneyecekti ama bu işin güvenliğini bozacaksa eğer, aklındaki adımı atmayacaktı ve ortadaki haksızlık fazlasıyla ciddi ise ve düzeltilmesi gerekiyorsa, böyle bir durumda kendisini kefil olarak bile öne atardı.
Bekir Başkan sandalyesine oturdu ve "Fırat Özar'ı tanıdığını biliyorum ama gündelik hayattaki bağlantınız ne tam olarak?" diye sorduğunda, başını kaldırıp ayakta, tepesinde bekleyen Serhat'a baktı.
Serhat, hiç oralı olmadan konuyu değiştirdi ve "Diğer iş ne, peki?" dediğinde başıyla kâğıtları gösterdi.
Bekir Başkan, çalışanlarının arasından bir tek Serhat’ın huyunu çözememişti. Hangi olaya nasıl bir tepki vereceğini kestiremiyordu ve Serhat'ın geçmişini düşünürse eğer, kâğıdı Serhat'a vermeliydi ve ikinci işi anlatmak yerine okutmalıydı. Tabii bundan önce ise ilk iş ile ilgili son sözlerini söylemeliydi.
Bekir Başkan, eline aldığı kâğıdın doğru kâğıt olup olmadığına baktı ardından kâğıdı Serhat'a uzattı. "Eğer o adamın bu kâğıdı imzalamasını sağlayabilirsen, kendisinin tüm suçlarını kabul ettiğini ispatlamış oluruz." Bekir Başkan sakallarını sıvazladı. "Mağdurların borçlarını da adamın hesabındaki yüklü miktardaki paralarla ödeyebiliriz. Kişilerin sahte kimliklerini nasıl bu kadar gerçeğe benzeterek çıkartabildiğini öğrenme kısmı tamamen sana ait, bunu öğren ve bize ilet."
Serhat, kendisine uzatılan kâğıdı aldı. "Anladım. Peki adam ölmeli mi yoksa polise mi teslim edelim?"
"Canlarınıza kastetmediği sürece polise teslim etme taraftarıyız."
Bekir Başkan, ikinci iş ile ilgili olan kâğıdı masaya bıraktı ardından Serhat'tan uzaklaştı ve en köşedeki sandalyeye oturdu. "Ne?" dedi Bekir Başkan, kendisini izleyen Serhat'a bakarken. "Önlemimi alıyorum." Serhat'ın nelere tepki vereceğini bilmiyordu ve onun öfkesini şu ana kadar hiç görmemiş olsa bile Serhat'ın büyük sabrı onu korkutuyordu.
Serhat, bir süre Bekir Başkanının yüzünü izledi ve o sırada çoktan kafasının içinde ilk iş ile ilgili lambalar yanmaya başlamıştı. Bekir Başkanı, ondan bakışlarını kaçırdığında masadaki ikinci iş ile ilgili olan kâğıdı eline aldı ve göz gezdirdi.
Bekir Başkan, kâğıdı sabit gözlerle okuyan Serhat'a şaşırdı çünkü onun kaşlar çatılmamıştı, alnında bir damar belirmemişti, yeşil gözlerde sinirle harlanmış alevler yoktu ve elleri yumruk bile olmadı.
Serhat, düz bir ifadeyle başını kâğıttan ayırdı ve Bekir Başkanına baktı. Çok sakindi. "İlk işteki adamı bilemem ama ikinci işimizdeki bu adamın can güvenliği pek yok gibi."
Serhat, kâğıtları katlayıp yeşil şişme montunun cebine koymaya başladığında Bekir Başkanı hafif irkildi ve yutkundu çünkü öfkeli kişilerin kırıp dökeceğini önceden kestirebilirdik ama sinirlense bile sakin kalmaya devam eden kişilerden korkmalıydık. Şaşkınlıkla Serhat'ın kâğıtları yavaş yavaş katlamasını ve özenle cebine koymasını izledi.
Bekir Başkan, Serhat'ın kapıya doğru hışımla yürümesini bekliyordu fakat Serhat, kendinden emin bir şekilde ağır ağır kapıya doğru yürüdü ve kapının kolunu tuttu. O sırada sessizlik içinde oturduğu sandalyesine sinen Bekir Başkan ayağa kalktı ve Serhat'a "Allah'a emanet," dedi.
"Evet," dedi Serhat sadece ve kapıyı açıp odadan çıktı ardından da kapıyı kapattı. İkinci iş ile ilgili planı da zihninde dönmeye başlamıştı.
Serhat, tam karşıdaki bilgisayar odasının kapısını açtı ve içeri girdi. Bu oda bayağı büyüktü ve içeride tam otuz kişi vardı, her biri ise bilgisayarına gömülmüş, çalışıyordu. Serhat, içeri girdiği anda bilgisayarını kullanarak kafasını saklayan Yusuf'u görünce gülümsedi. Yusuf, istediği kadar kendini kapatabilirdi ancak saklanamazdı çünkü o bu gece kendisiyle gelecekti.
Serhat, hızlı bir şekilde Çiğdem'in masasının önünde durdu ve iki iş ile ilgili olan kâğıdı Çiğdem'e verdi. "Çiğdem, bu adamların oturdukları konutların açık adreslerini bulup bir başka kâğıda yazarak bana verebilir misin?"
Çiğdem, başını hevesle salladı ve "Tamam," dedi ardından işine koyuldu. Çiğdem'in parmakları pratik bir şekilde klavyede gezinirken Serhat da onu izliyordu. Çiğdem'in çilleri vardı ve siyah saçları tepeden özensiz bir topuz yapılmıştı. Tüm gününü oturarak bilgisayar başında geçirdiği için hafif kiloluydu ve katı makyajlar yapardı. Serhat, kişilerin mimiklerinin analizini çok iyi yapardı, öyle ki bu bol makyajın kendisi için yapıldığının bilincindeydi.
Hayatına ciddiyetle dahil edebileceği bir kadın arayışında olmamıştı Serhat ve arkadaş ortamında dönen muhabbetlerde bile ciddiyetsiz davranırdı. Öte yandan sağlıklı bir ilişki yürütebilmesi için beyninin bombalanması gerekirdi çünkü kimse bir hastayı hak etmezdi.
Serhat, masanın etrafından döndü ve Çiğdem'in hemen yanına gitti, bilgisayar ekranına baktı. Çiğdem, açık adresleri bulmuştu ve bir başka kâğıda iki adresi de sırayla yazıyordu. Çiğdem yazmayı sürdürdüğünde Serhat da Çiğdem'in ojeli tırnaklarını seyretmişti. Bu öyle bir iş ortamıydı ki kendisi bazen kafasının içini imha etmek isterdi, bazıları dinlenmeye bile fırsat bulamıyordu öyle ki Çiğdem’in soyulmuş ojelerini bir türlü yenileyememesi bunun bir kanıtıydı.
"İkisi de tamam," dedi Çiğdem ve kâğıtları Serhat'a uzattı, Serhat ise o kâğıtları cebine geri koydu.
Serhat, ilk önce etrafını kontrol ediyormuş gibi çevresine bakınırsa ardından da Çiğdem'e dönerse, asıl o zaman dikkatleri üstünde toplardı. Bundan dolayı iş ile ilgilenmeye devam ediyormuş gibi yaptı ve eğilip yüzünü bilgisayar ekranına yaklaştırdı.
"Çiğdem," dedi kısık bir sesle. "Senden bir şey rica edebilir miyim?"
Çiğdem, yüzünü yan döndürdü ve Serhat'ın kirli sakallarını izledi ardından da neon yeşili gözlere baktı. "Yasal olmayan bir şey mi?"
"Evet," dedi Serhat ve yanlış anlaşılmak istemediğinden kendini biraz geri çekti. Birinin kalbini kırmaktan korkardı. "Mümkünse takip edilmesin."
Çiğdem gerekli işlemleri yaptığında "Kişi ismi?" diye sordu.
Serhat, telefonunu çıkarttı ve en son çektiği fotoğrafı açıp sınıf listesinden ismi buldu. Aslında Hira'nın ismini zaten biliyordu ve onun sınıf arkadaşlarının isimlerine göz gezdirmek istemişti.
"Hira Taşdelen," dedi Serhat ve gülümseyemedi. Ses tonundaki esef duygusunu hissetmişti.
"Daha hızlı erişim yapabilmem adına başka bilgiler de biliyorsan bana aktarabilirsin."
"Telefon numarasını vereyim," dedi Serhat ve telefon numarasını ezberden söyledi.
"Araştırmamı istediğin kişinin telefon numarasına kadar bulmuşsun, farkında mısın? Ben neyi araştıracağım tam olarak? Ve sen telefon numarasını kimden buldun?"
Açıklama yapmak istememişti ama Çiğdem’in ona yardımcı olmaya çalışmasını göz ardı edemedi. Uykusu gelmiş gibi baygın bakmaya başladığında Çiğdem’e genel yapısını sezdirmek istedi. "Onun yemeklerini yiyormuş gibi yaptığım sırada telefonunu aldım ve aslında hepsinin benimle dalga geçtiği vakit telefon numarasını çoktan almıştım bile. Gülünç bir şey yaptığım için dikkatleri başka bir yöne çevrilmişti ve bana tuhaf bakmakla meşgul oldukları için fark etmekten aciz düştüler."
Çiğdem, başını kaşıdı ve çatık kaşlarla ekrana baktığında hiçbir şey söylemedi. İşte bu yüzden Serhat, kadınlara yüz vermemeye çalışırdı çünkü kolay biri değildi, aklını önceliklendiriyordu ve karşı tarafın kendini rahatsız hissetmesinin empatisini kuramıyordu.
Sonunda ekranda Hira'nın bilgileri çıkmıştı. Gözlerini yazıların üzerinde aceleyle gezdirdi ve asıl anahtar kelimeyi bulmaya çalıştı: Ortaokul. Ortaokul yıllarını Çanakkale'de geçiren Hira'nın okuduğu ortaokulun ismini gördüğü gibi "Siktir ya," dedi ve yüzünü kastı.
"Bu salak Serhat yine ağzını bozmuş." Yusuf arkadan bir yerden Serhat’a laf atmıştı.
Serhat aklına güvenirdi ve Savaş'ın olayı anlatırken ortaokulun ismini vermediğini iyi biliyordu, bu tanıdık okul ismini Savaş’ın babası olan Haydar’ın ağzından bir ara işittiğinden düşmüştü jetonu.
Aslında böyle bir araştırma yapmasına bile gerek yoktu çünkü kaderin bağlantılarını apaçık bir şekilde görebiliyordu. Her şey düğümlenmiş gibiydi ve Savaş'tan sonra Anıl'ın olayı, ardından da okumak için onların okuluna geçici olarak gelmeleri. Tüm bunlar kaderin, onlar için oluşturduğu geleceğe bir kanıtken boşuna ortaokulun ismini araştırıp Hira'nın aklındaki kişi olma ihtimalini kanıtlamaya ne gerek vardı ki?
Serhat, kimseyi umursamadan telefonunu açtı ve rehberinde İbne diye kaydedilen Savaş’ı aradı. Telefonu kulağına koyduğunda bir iki adım geri gitti ve Çiğdem'den uzaklaştı ardından da aramanın yanıtlanmasını bekledi.
"Efendim?" dedi telefondaki pürüzlü çıkan erkek sesi. Savaş, Serhat'ın küçüklüğünün en yakın arkadaşıydı.
"Nasılsın çingene tipli?" dediğinde Serhat, zihninde Savaş'ın kehribar gözleri canlandı.
"Iııı," gibi bir ses çıkarttı Savaş düşünceyle ve devam etti: "Her zamanki gibiyim."
"Anlıyorum." Serhat, düşündüğü şeyi doğrudan soramayacağının farkındaydı çünkü o da sebebini sorardı. "Neredesin?"
"Kendi evimdeyim."
“İyi.” Serhat, göremese bile başını olumlu anlamda salladı. "Şimdi doğrudan babanın evine geçiyorsun, sebep sorma ama merak ediyorsan eğer size uğrayacağım." Serhat'ın kafasında yer edinen planların arasında, ikinci işi için Savaş'a ve Savaş'ın babasının yaptığı işe ihtiyacı olabilirdi.
"Sen dedin diye değil, Elizimi görmek için zaten birazdan gidecektim oraya."
Serhat, emir vermeyi sevmezdi ama emirlerine uyulmasını da isterdi, tıpkı Savaş'ın şu anda kendisini zorlamadan söylediğini yapacak olması gibi. "Çingene tipli Savaş'ın pezevenk kalbini sevsinler," diye geveledi Serhat alaysızca.
"Öncelikle o sesini kes ve benim kalbimden önce kendi kalbine bak yürüyen beyin omurilik sıvısı."
Serhat gözlerini devirdi ve "Sikerim beynini omuriliğini," dediğinde parmaklarını saçlarına daldırdı. "İlk önce babanın malikanesine git ardından da daha yaratıcı kelimeler bul. Âşık bebe."
"Adanalılığı bırakıp da Ankaralılığa mı geçiş yaptın diye hiç sormayacağım. Uğraşamam seninle valla." Savaş, telefonu son sözlerinin ardından Serhat’ın yüzüne kapattı.
"Gerçekten de küfürleri bitmiyor," dedi Arda, Serhat'a ithafen. O sırada Serhat, yüzüne kapatılan telefona gülümseyerek baktı. Bu gülümsemenin nedeni yüzüne telefonun kapatılmasıydı ve aslında kaşınan Arda'ya da gülüyordu.
Serhat, telefonunun kamerasını açtığında Çiğdem'in yanına yaklaştı ve Hira'nın bilgilerinin fotoğraflarını çekti. Fotoğraf çekme işlemini hızlı yaptığı için ufak yazıları okumaya çalışmıyordu fakat Hira'nın, şu ana kadar dersine giren öğretmenlerin listesinde Serhat Begtaş ismini gördü ve artık evren Hira'nın aklındaki kişi olduğunu daha ne kadar kanıtlayabilirdi ki?
Kafeteryada Hira'yı inceleyecek iyi bir zaman kazanmıştı ve zor bir insan izlenimi görmüştü onda fakat kendisinin de şu ana kadar kıramadığı bir irade yoktu.
"Bu sayfadan çıkabilirsin," dedi Serhat, Çiğdem'e ve yapacağı işe odaklanmaya çalıştı. "Bu adreslerin ikisini de dört farklı kâğıda yazar mısın? İlk adres ilk iş ikinci adres de ikinci iş diye belirtirsen sevinirim." Beş kâğıda yazmasına gerek yoktu çünkü Serhat'ta artık adres kâğıdı vardı.
Çiğdem, bir bilgisayarına bir de kâğıda baka baka dört ufak kâğıda iki farklı adresi yazmaya başladı. O sırada Serhat, elindeki açık telefonu kapatmak için telefonu yüzüne yaklaştırdığında Hira'nın fotoğrafını saniyeyle gördü ardından ekran siyaha büründü. Kendisine, ağza alınmayacak ve işitildiğinde çift sansür yakılacak bir küfür kullandığında Serhat bir yandan da eliyle yüzünü sıvazladı.
"Bu serseri tipin küfretmekten yorulduğu bir anı göremeyecek miyiz?" Arda ve Yusuf nasıl kaşınıyorlarsa Ufuk da aynı şekilde kaşınıyordu ama sorun yoktu, iki kişiyi kaşıyabilecek olan üçüncüyü de kaşıyabilirdi.
"Al hepsini," dedi Çiğdem ve tüm kâğıtları Serhat'a uzattı. Serhat, Çiğdem'e bakmamaya özen gösterdi ve kendisine uzatılan tüm kâğıtları aldı. Aklındaki planların daha bebek adımları yerine gelmiş olsa bile dudağının tek kenarını kıvırdı ve bu büyük odada en başa geçti, böylelikle herkes bakış açısına girdi.
Serhat, elindeki kâğıtları salladığında odadakilerin dikkatini çekmeyi başardı ardından "İki yeni iş aldım ve bu iki işin gece yarısından önce hallolması gerekiyor," dedi. Bekir Başkanı, belki de basit bir iddiaya girdiklerini düşünüyordu fakat bu iddiayı kazanması, gelecekteki planları için çok önemliydi, hem aklındakileri icraata dökebilirlerse eğer, Savaş'ın babasını da devre dışı bırakabilirdi ve bir taşla iki kuş vurabilmesi muhtemel olurdu. O kötü adama, kendisince saf güzelliği temsil eden kuş diye hitap etmek büyük bir hataydı.
İki işin hallolması gelecekte alacağı üçüncü işin planlarını oturtacaktı.
"Benimle bu işleri halletmek için dört kişi seçeceğim." Mecburi bir durum olmadığı sürece burada planları ve görev dağılımlarını Serhat yapardı.
"Dört kişi, iki iş için az değil mi sence de?" diye sordu en arkada, kendini duvara yaslamış olan Polat, yarı imalı yarı da kıskanç bir şekilde.
Serhat, ilk önce kendisine düşman gibi davranan Polat'ı umursamamayı düşündü ama daha sonra da böyle sessiz kalırsa eğer, onunla baş edebilmek için zamanından çalardı. "Ben zaten kendim beş kişi ediyorum, seçeceğim dört kişi de on kişi ediyor. Sence de on beş kişi yeterli değil mi?" Serhat'ın seçeceği dört kişi arasında Polat yoktu ve dolaylı yollardan Polat'ı yetersiz gördüğünü anlatmış olacaktı ama Polat'ın yaptığı imayı anlayabileceğini de sanmıyordu. Polat'ın sinsi yüzünün hareketlendiğini gördüğünde Serhat, Polat'tan önce davrandı ve onun hiç konuşmamasını istedi. "On beş kişi yeter de artar."
Serhat, nötr bir yüz ifadesi ile Polat'ın bakışlarını kaçırmasını bekledi, Polat bakışlarını kaçırdı ve Serhat da odadakilere döndü.
Yeşil gözler Ufuk'u buldu ardından da işaret parmağı Ufuk'u on ikiden gösterdi. "Seni seçiyorum," dedi Serhat. "Sen gel."
Ufuk ayağa kalktığı sırada Arda ve Yusuf, kafalarını kendilerini gizlemek istermiş gibi masalarına gömdüler. Serhat, tabii ki de kaşınanları seçecekti, aslında tüm görevlerde seçtiği kişiler hep bu tayfaydı, hep de bu tayfa kaşınırdı.
Serhat, Arda'ya ve Yusuf'a bıyık altından gülerken Ufuk da tam Serhat'ın karşısına geçti. Serhat, adreslerin yazılı olduğu kâğıdı Ufuk'a verdi ve "Burada adresler yazıyor," dedi ardından gözleri yeniden arka tarafı buldu. Yusuf ve Arda istedikleri kadar saklanabilirlerdi ama seçilmek kaçınılmaz olacaktı. "Demir tellerin orada bizi bekle üstelik hepimize yeteri kadar silah da temin etmiş ol."
Serhat’tan sadece üç santim kısa olan Ufuk, kendisine uzatılan not kâğıdını aldı. "Tamamdır," diye ekledi Ufuk kahve gözlerini son kez Serhat’a dokundurarak ve odadan dışarıya çıktı.
Kafalarını masalarına gömmüş, saklanmaya çalışan Arda'ya ve Yusuf'a göz ucuyla baktı Serhat ve hoşnut bir şekilde sırıttı. Serhat Aymaz, mahsustan gözlerini kıstığında işaret parmağı Arda’nın üzerinde durmuştu.
"Aaa?" dedi Serhat gülümseyip de şaşırıyormuş gibi yaptığında ve iki kaşını da havaya kaldırdığında. "Arda, sen burada mıydın ya?"
"Hayır," diye inledi Arda, kafasını gömdüğü masadan kaldırmaya hiç niyeti yokken ardından devam etti: "Ben burada değilim. Seçme beni."
Serhat, bu komikliği seviyordu fakat zaman kısıtlıydı. "Arda," dedi Serhat çabucak, ses tonunu iş ciddiyetinde çıkartmıştı. "Mobese kameralarını bloke etmek için sana ne lazım olacaksa yanına al ve sen de bizi demir tellerin orada bekle."
Serhat baktı ve bekledi, Arda uyuyormuş gibi hiç kımıldamadığında yürüdü ve Arda'nın başının dibine geldi. Serhat, Arda'ya vermesi gereken adres kâğıdını Arda'nın kafasına avuçlarının içiyle vurdu. Kâğıt, Arda'nın açık renkli saçlarından masaya düştü.
Arda, ufak bir inlemenin ardından kafasını kaldırıp Serhat'ın yüzüne alttan bakmaya başladı. "Bir an kafama yumruğu geçireceksin sandım." Serhat, gerçekten de sert vurmamıştı ve Arda'nın cam mavisi gözleri şaşkınlık içinde Serhat'a bakıyordu çünkü Arda, Serhat'ı çalışırken görüyordu ve genelde Serhat, acımasızca vuranlardandı.
"Gönüllülük esastır demek isterdim ama zorunlusun. Şimdi ayağa kalk ve kaba bir tabir ile söylenecekse eğer, bu odadan defol. Kameraların bloke edilmesinin sorumluluğu sende olacak." Serhat, Arda'nın kafasına kâğıtları geçirdiğinden beri elini Arda'nın açık renkli saçlarından çekmemişti ve Arda başını havaya kaldırdığında, otomatikman Serhat'ın eli de havaya kalktı. Serhat, Arda'nın saçlarını okşadı ve "Haydi," dedi köpek severmişçesine ardından Arda'yı şaşkınlık içinde bırakıp Yusuf'un masasının önünde durdu.
Arda, Serhat'ın saçlarını okşamadığını, sadece bir rüya gördüğünü düşündü ve kâğıtlarını pantolonunun cebine koyduğunda o da odadan ayrıldı.
Köşede oturan Polat, kollarını göğsünde bağlamıştı ve düşman bakışları Serhat'ın üzerinde iken seçilmeyi bekliyordu. Diğer insanlar ise daha çok işleriyle ilgileniyorlardı.
Serhat, Polat'ı hiç umursamadı ve yüzünü kollarının arasına gömen, suratını gizleyen Yusuf'a baktı. İri bedenlerini, küsen kişilerin yüzlerini saklamaları gibi bir hareketle gizleyebildiklerini sanıyorlar mıydı gerçekten? Serhat, dudaklarını yaladığında adresin yazılı olduğu kâğıdı avuçlarının arasına aldı ve aynı Arda'ya yapacağı gibi Yusuf'un kafasına kâğıdı geçirecekken arkasındaki ses ona engel oldu:
"Ben, ben, ben! Beni de seç, old adam!" Serhat, gülümseyerek arkasına döndü ve Dilek'e baktı. Elini havaya kaldıran Dilek, tüm umuduyla Serhat'a bakıyordu. Siyah dar pantolonunun üstüne siyah, bol ve uzun kollu bir gömlek giymişti Dilek ve uzun siyah saçları vardı. Saçları öyle uzundu ki tepeden at kuyruğu yapsa bile dümdüz saçları kalçasının altına geliyordu ve bu durum Dilek'in çalışmasına engel değildi çünkü Dilek zaten böyle uzun saçlarla tüm görevlerini başarıyla yerine getirmişti. Beyaz tenli Dilek’in siyah gözleri vardı.
"Dilek, zaten hep olduğu gibi yine seni seçecektim." Serhat, aklındaki kadroyu Hira'nın bilgilerini araştırırken kurmuştu. Aslında dürüst olmak gerekirse bu seçme işi tamamen bir formaliteydi çünkü görev denilince Serhat'ın ekibi hiç değişmeyen kişilerden oluşurdu: Arda, Ufuk, Dilek ve Yusuf. Serhat, Dilek'e dikkatle baktı. "Sen, benim ikinci işim için kilit rolsün."
"Tamam o zaman," dedi Dilek ve tüm sevinci ile ayağa kalktı ardından Serhat'a doğru elini uzattı. "Bana da adresleri ver."
Serhat'ın yüzüne gerçek bir gülümseme yerleştiğinde kâğıdı Dilek’e verdi. Dilek’i iş hayatında severdi çünkü o inanılmaz atılgan bir kadındı ve kendisine verilen işlerde ayrı bir ciddiyete sahipti.
“Yorgun durmuyorsun ama halinin olmadığına eminim, neyse, enerjini iş arkadaşlarından alırsın artık,” dedi Dilek ve gitmek için ileri bir adım atmıştı ki Serhat, Dilek'in önüne geçti ve onu durdurdu. Dilek, Serhat'a baktığında Serhat da düşünceli bir ifade ile siyah kol saatine baktı. Yorgunluk muhabbetini düşünmemişti bile. "Bana yirmi tane farklı kokularda erkek şampuanı ve on tane de farklı numaralı erkek parfümü ayarlamanı istiyorum, Dilek."
"Yok artık! Yirmi şampuan ile birden mi yıkanacaksın? Onun yerine işi düşün, işi." Serhat, bir hışım ile arkasını döndü ve kafasını masasından kaldıran şaşkın Yusuf'a baktı. "Ayrıca da on parfüm ne lan? Benim bile o kadar parfümüm yok."
Serhat'ın karmaşık planları, beyinler ve ihtimaller ama en çok da kötülere ulaşmak için basamak görevi gören ve masum olmasa da kullanılan insanlar. Bu kişiler kurşun yememeliydi ve bu iki iş de en az hasarla atlatılmalıydı.
Serhat, eğildi ve zoraki bir yüz ifadesiyle Yusuf'un siyah, gür saçlarını okşadı. "Yakışıklı ve saf oğlum benim." Serhat, bir ödevi yerine getirirmiş gibi bir yapaylıkla ama yine de şefkatle Yusuf'un saçlarını okşadığı için Yusuf şaşkınlıkla siyah gözlerini kocaman açtı. O siyah gözleri biraz daha zorlayarak açmaya çalışırsa eğer, gözlerini yuvalardan çıkmış bir vaziyette elinde taşırdı.
Bu tanıdığı Serhat gibiydi ama değildi de. "Sen neden beni dövmedin? Neden beni tehdit etmedin? Neden bana küfretmedin? Neden sülaleme saydırmadın? Ned-"
"Siktirtme şimdi kendini." Serhat, adresin yazılı olduğu not kâğıdını Yusuf'un masasına attı ve elini de pis bir şeye dokunmuş gibi siyah kot pantolonuna sildi ama bu hareketini Yusuf'un gözlerinin içine baktığında gülümseyerek yapmıştı. Serhat, berduşlar gibi baygın bir şekilde gülümsedi, dudaklarını sarkıttı ve kaşlarını da havaya kaldırdı. "Git ve ne diyorsam onu yap."
Yusuf, şaşkın bir ifadeyle Serhat'ı baştan aşağı süzdükten sonra kafasını aceleyle salladı ve kâğıdını da alıp kapıya doğru yürümeye başladı. Serhat, şakacıktan da olsa son anda elini pantolonuna silmeseydi eğer gerçekten de ondan beklemediği bir şefkatle ve sevgiyle saçlarını okşadığını düşündü Yusuf ve odadan dışarı çıktı. Ölüm makinasının eli böyle şefkatli ve sıcak olabilir miydi yoksa sıcak olan şey Serhat'ın kanı mıydı?
Serhat, arkasında bekleyen Dilek'e döndüğünde dört kişilik kadrosunu seçtiğinden odadakiler kendi işlerinin başına dönmüştü ama sadece Polat, onlara dik dik bakmaya devam ediyordu.
"Gel benimle," dedi Serhat ve odanın kapısını kafasıyla gösterdiğinde beraber yürümeye başladılar. Kasvetli, dar ve bol kapılı koridora girdiklerinde ilerlemeye devam ettiler. Serhat, Dilek'in sağ tarafında yürüyordu. "Şampuan ve parfümlerin dışında eter de istiyorum."
Dilek, başını sağına çevirip Serhat'a baktı. "Sprey hâlinde mi olsun yoks-"
"Evet, evet," dedi Serhat başını aşağı yukarı sallarken. "Sprey hâlinde." Sonra aklına yeni bir şey gelmiş gibi yanındaki kadına döndü ama yürümeye devam ediyorlardı. "Ayrıca bana parfümleri ve şampuanları koyabileceğim, tezgâha benzer tahta, ufak bir sepet de ayarlayabilir misin? Hani olur ya pazarcılarda böyle ufak kasa gibi, üstüne bir şey koyup satarlar. İşte onlardan."
"Aklından neler geçiyor, anlamıyorum ama onu da ayarlarım. Tahta kasa, eter, şampuan, parfüm. İlginç doğrusu."
"Planları uygulama aşamasına geçirebilirsek görürsün ne yapmaya çalıştığımı," dedi Serhat başını aşağı yukarı sallarken ve yüzünü de ekşi bir şey yemiş gibi buruşturdu. Bazen anlaşılmak ve kendisi gibi nefes alabilen biriyle iletişim halinde olmak isterdi. İş arkadaşları uygulamaya geçilmediği sürece Serhat’ın yaptığı planları anlamazlardı.
"Bir dakika!" Kendilerine seslenen bir erkek sesi duydular ve arkalarına döndüler. Polat, kaşları çatık bir biçimde ve hızlı hızlı kendilerine doğru yürüyordu. "Ben de sizinle geliyorum."
Serhat, daha önce böyle anları çok yaşamış gibi yanındaki Dilek'e sakinlikle ve tecrübeyle döndü. "Malzemeleri hazırlamaya git sen, iki dakikaya yanındayım."
Dilek, kendilerine doğru gelen Polat'a baktığında kararsız kalmış gibiydi ama daha sonra Serhat'ın neon yeşili gözlerindeki kararlılığı gördü ve istemeye istemeye başını salladı ardından da arkasını dönüp gitti.
Polat, seri adımlarla ilerledi ve Serhat'ın tam karşısında durduğunda kollarını göğsünde bağladı. "Nereye gidiyorsunuz?"
"Bok yoluna gidiyoruz," dedi Serhat karşısında küçük bir çocuk varmış gibi aşağılayıcı bir tonda konuştuğunda. "Gelmek ister misin?"
Polat'ın kaşları çatıktı. "Ben de sizinle geliyorum."
Serhat, gevşek bir yüz ifadesiyle gözlerini Polat'ın gözlerine dikti. Baktı, baktı ve baktı. Polat ise gözlerini başka yöne döndürdüğünde "Gelmiyorsun," dedi kesin bir tavırla ve kurulukla.
"Sana ne yapacağımı sormayacağım, bana engel olmazsın."
Serhat, bakışlarını kaçırmaksızın, Polat'ın direncini kırmak istermiş gibi sabit bakışlarıyla bakmaya devam etti. Polat ise arada bir Serhat ile göz göze geliyordu.
"Geleceğim ve işini yaparken kurallara ne derece uyduğuna bakacağım."
Serhat, bir müfettiş gibi kendisini sorgulayan Polat'a sinirlenmedi ve yine aynı sakinlikle ama tehlikeli bir tonda "Gelmiyorsun," diye tekrarladı.
Polat yüzünü kastı ve "Durdur da görelim," dediğinde tek eliyle Serhat'ı omzundan yolunu açmak istermiş gibi ittirdi.
Serhat, sakinliğiyle ve aklı başındalığıyla Polat'ı tuttu, Polat ise ondan kurtulmak için hareketlendiğinde Serhat, çevik hareketlerle Polat'ın saldırılarından sıfır darbe aldı. Serhat, Polat’ın bacağına tekme attığında Polat inledi ve acıyan bacağını tutacağı sırada Serhat, çoraplarının içinden bıçaklarını çıkarttığı gibi Polat'ın bileklerine yasladı.
Polat'ın sırtı duvara yaslanmıştı ve Serhat, Polat'ın bileklerini bıçakları ile duvara montajlamıştı. Bu pozisyonda Polat'ın kolları teslim oluyormuşçasına duvara yaslanmıştı.
"Gelmeyi düşünüyor musun?" diye sordu Serhat. Polat'ı zoraki yollardan değil de gurur kırarak kendi ağzından gelmeyeceğim dedirtmeye çalışıyordu.
"Geleceğim elbette," diye tükürürcesine konuştu Polat ve bacağıyla Serhat'ı kendisinden uzaklaştırmak istermiş gibi tekme atacağı sırada Serhat, dizini Polat'ın kasığına sert bir şekilde yasladı ve tek ayağının üzerinde dengede kaldı.
"İkincisini sormam," dedi Serhat net bir sesle ve tehlikeli bir tınıyla. "Gelecek misin?" diye sorduğunda her iki eliyle tuttuğu bıçakları, Polat'ın duvardaki bileklerine daha da yasladı ve o bilekler ince çizgi hâlinde kanamaya başladı. Polat inledi ama pes etmek istemedi ve Serhat, Polat'ın geri adım atmayacağını anladığında dizini, Polat'ın kasığını daha fazla acıtmak istermiş gibi öncekinden daha sert bir şekilde yasladı. Polat, yüzünü acıyla buruşturduğunda Serhat, hiç acımadan ve vicdan azabı bile duymadan bıçakları Polat'ın bileklerine daha fazla batırdı ve Polat, acıyla ses çıkartmamak için dudaklarını birbirine bastırdı.
"Tamam, aşağılık herif," dedi Polat aceleyle. Polat, Serhat'a vurmak istiyordu ama o bilekler, ileri doğru atıldığı anda bıçakları hareket ettirmeyen Serhat sayesinde kesiliyordu. "Aşağılık adam, gelmeyeceğim."
Serhat, donuk bir ifadeyle Polat'a baktı, Polat bir kez daha bakışlarını kaçırdı ve Serhat o bıçakları el ustalığıyla çektiği gibi Polat derin bir nefes verdi. Serhat, usta bir hareketle ters çevirdiği bıçakları, takılmadan çoraplarının içine koydu.
Kanlı bıçaklara o kadar alışıktı ki temizlememişti bile ve o sıcak kan hissi bile vicdanına oynayamamıştı. Soğuk bir ifadeyle Polat'a baktı. "Gitmek için neyi bekliyorsun hala?" Polat'ın acıyla bileklerine ellerini bastırdığını duygusuz gözlerle izledi. Serhat'ın bakışlarını kaçırmaması, inatçılığı, kaybetmemesi ve dediğini gurur kırarak yaptırtması... Hepsi bir güç göstergesiydi ve bazen bu vicdansızlık kendisinde vicdanını sorgulatırdı.
Polat tükürürcesine küfretti ve "Bunu unutmayacağım," dedi bir yemin edermiş gibi.
Serhat, Polat'ın geldiği gibi geri gidişini seyretti. Üzülmüyordu ama yine de kimsenin kalbini kırmak istemezdi; umurunda olmadığı halde kişilerle arasını bozmak da istemiyordu.
İkilemler içerisinde Dilek'in az ileride girdiği malzeme odasının açık kapısının önüne geldi. Dilek, Serhat'ın kapının önünde bir gölge gibi durduğunu gördüğünde "Yirmi şampuan mıydı?" diye sordu şaşırırcasına ve istenilen malzemeleri ararken.
Serhat ise malzeme odasına girmek yerine açık kapıdan, malzemeleri arayan kadını düşünceli gözlerle izledi. "Evet, yirmi tane." Kollarını göğsünde bağladı. "Aromalarının farklı olmasına dikkat et ve mümkünse en kaliteli olanlarından seç." Korumaların evli olduğunu düşünmüyordu ama aralarından birkaçının en kötü ihtimalle bir kız arkadaşı olabilirdi. "Erkek şampuanlarından yirmi tane farklı aroma yoktur oralarda, aralara kadın şampuanı da sıkıştırırsan sevinirim."
"Tamamdır." Dilek, tahta kasayı yere koymuştu ve şampuanları tahta kasaya dik bir şekilde diziyordu. İki saniyeliğine başını yerden kaldırdı ve Serhat'a gülümseyerek baktığında geri işine döndü. "Bir yıldır tanıdığım adamla iki ay önce nişanlandığımı sana anlatmış mıydım?"
Serhat, gözlerini Dilek'in şampuanları sayan eline dokundurttu ve nişan yüzüğünü gördü. "Anlatmamıştın ama parmağındaki yüzükten dolayı iki aydır nişanlı olduğunu biliyordum zaten." Serhat, göğsünde bağladığı kollarını çözdü ve kâğıtlarını düzenledi: Hira'nın kâğıdını yeşil şişme montunun sağ cebine koydu, diğer kâğıtları ise rulo haline getirip öteki cebine sıkıştırdı.
Serhat Aymaz, Dilek'i izledi ve Dilek'in kendisine bir aşk masalı anlatmayacağını tahmin etti. "Bir yıl tanışma faslı için sana yeterli gelmedi ve nişanı bozmaya karar verdin ya da yaptığın mesleği gizli tutamadığın için onunla ciddi düşünmüyorsun? Bunlardan birini mi anlatacaktın?"
Serhat, bir cümleden yüz anlam sıralayabileceği gibi bir surat ifadesinden de aynı ihtimalleri çıkartabilirdi. Sonra kendisini Dilek'in yerine koydu. Serhat, bağlandığı kişileri uzaktan sevecek olsa bile içinde öldüremiyordu, işte bundan dolayı birini sevmemeyi aklına kazımıştı.
"İkinci tahminin doğru çıktı, Serhat." Dilek, şimdi de on tane farklı kokulu erkek parfümlerini kasaya diziyordu. "Nişanı bozmayı düşünüyorum çünkü onun soruları kendisinden soğumama neden oldu. Bana sürekli mesleğin ne ve nasıl para kazanıyorsun gibi sorular sormaya başladı ve bunu belki de günde en az bin beş yüz kere tekrarlıyordur. Ki uydurduğum ve gerçekten de çalışıyormuş gibi gösterdiğim iş yerime ne zaman baskın yapsa beni hep orada gördüğü halde. Düşünsene, bir senedir berabersin fakat ona profesyonelce anlattığın şeylere bir türlü inanmıyor. Merakından ya da onun aramıza sızmaya çalışan bir ajan olma ihtimalinden değil, bu çok kişisel, inanılmaz bir güven problemi var. Haliyle ben de günde bin beş yüz kez yalan söylüyorum." Duraksadı ve çatık kaşlarla parfüm şişelerini saydı. "Neymiş efendim ben nişanlı olduğum kadının her şeyini nerede olduğunu kimleri tanıdığını ne iş yaptığını bilmek zorundaymışım. E ben sana zaten desteklenmiş yalanlarla geldim ki, daha neye inanmıyorsun sen?" Serhat Dilek'in lafını bölmek istemediği için; Dilek ise gurur yaptığı için dıştan söylemese bile içlerinden bu cümlenin sahibi olan adama hak verdiler. "Ona ne iş yaptığımı söylemek yerine nişanı atacağım. Hem de hemen. Yani yarın. Bugün iş vardı tabii. Nişanı atmak yarına kaldı artık." Dilek, soluksuz kurduğu cümleleri sonlara doğru kendi kendine düşünüyormuş gibi kısık bir sesle söylemişti.
Mervan’ın bir an bu konuşmalara şahitlik ettiğini düşündü Serhat, herhalde 3. Dünya Savaşı çıkardı burada.
Serhat, Dilek'in fazlasıyla uzun olan saçlarının, yere diz çöktüğü için her hareketinde yeri süpürmesini izlerken "Sevgiden çok evlenip bir yuva kurma hayalin var gibi,” dedi ve gülümsedi. “Seçeneklerini seninle meslektaş olan birinden yana kullanman bir şeylerini gizlemene mahal vermez ve yalan konusunda da bayağı hafiflersin. Burada senden hoşlanan birkaç kişi biliyorum. Üstelik bu mevzun eminim ki onları sevindirmiştir, duymuşlardır sonuçta sen bir kadınsın ve benimle paylaştığın bu durumu benden önce yüzlerce kişiye anlattığına eminim."
İkisi arasında duygusallığın olmadığını anlamıştı Serhat. Dilek, depresyona girecek kadar ciddi hislere girmiş olsaydı ses tonu günlük konuşmalarda kullandığı ses tonundan farklı çıkardı.
"Yine yanılmadın ve çevremde bunu anlatmadığım bir tek sen kalmıştın." Dilek, eterin bulunduğu iki büyük boy sprey şişesini de kasaya dizdi. "O kadar kişiye anlattın ve olmayan acın geçmedi mi diye bana sorma çünkü elimden gelse sokakta karşıma çıkan herkese anlatırdım."
"Ne tuhaf ve çocukça sebepler," diye mırıldandı Serhat. İşler yürümüyorsa yolları erkenden ayırmak daha makuldü fakat bu çiftin günübirlik ilişkilerini kesebilmek için pire gibi nedenlerle ortaya çıkmaya çalışmalarına şaşırdı.
Dilek, her şeyi hazır ettiğinde tahta kasayı her iki yanından kavradı ve çöktüğü yerden ayağa kalktı. Tahta kasa ve üstündekiler ağırlık yarattığından Dilek, hafif bir yüz kasılmasıyla kapıya doğru ilerledi ve Serhat, bir anda Dilek'in elindeki kasayı kendine doğru çekti.
"Ben taşırım." Tahta kasanın altına tek kolunu geçirip taşıdı Serhat ve boştaki elini de siyah kot pantolonunun cebine koydu. Asansörün olduğu kısma varmalarına az kalmıştı.
"Merak etmediğini biliyorum ama bol kaoslu ilişkimi anlatmaya devam edeceğim," dediğinde Dilek, Serhat'ı taklit etmişti ve yan gözlerle de Serhat'ın kasayı tek koluyla taşımasına şaşkınca bakıyordu. "Keşke sadece hayatımı öğrenmeye çalışmakla kalsaydı ama o her gün istisnasız saçlarımı kesmem gerektiğini söylüyor. Saçlarımdan vazgeçmeyeceğimi bildiği halde üstelik."
Serhat yüzünü ekşitti, ne diyeceğini bilememişti. "Ama senin de saçların Rapunzel’in saçları gibi.”
Dilek yüzünü buruşturdu ve saçlarını savurdu. "Zaten öyle."
Bir anda dikkati ileriye kaydı. "Lan siz daha gitmediniz mi?" Şaka gibiydi ama üç arkadaşı da asansörün önünde, sırtlarını duvara yaslayarak oturmuşlardı. Serhat, sakinlikle ve sabırla konuştu: "Beni sinirlendirmeye çalışıyorsanız eğer bravo çünkü doğru yoldasınız." Eğer bunlar böyle ağır hareket etmeye devam ederlerse bu iki iş bir gecede değil, bir haftada ancak hallolurdu. Neydi bunlar, kaplumbağa falan mı?
Serhat, bu üç adamın da hâlâ kendisine boş boş bakmalarına çıldırmak istedi ama yapamadı. "Lanet olmasın kontrolüme," diye mırıldandı ve üçüne de tek tek baktı. "Kalkmak için neyi bekliyorsunuz kaplumbağalar?" Üç adam da korku dolu sırıtmalarıyla yerde oturmaya devam ettiğinde Serhat, yapay bir sinirlilikle ilerledi ve en başta oturan Arda'nın kucağına tahta kasayı hiç de kibar olmayacak bir biçimde bıraktı ve bastırdı. "Sabır, sabır, sabır..."
Serhat, kendi kendine söylenerek asansörün önünde durdu ardından da tıpkı bir dengesiz gibi dudaklarını birbirine bastırdı ve kaşlarını da havaya kaldırdığında yerde oturup da kendisini izleyen arkadaşlarına döndü. "Sakın burada şifreyi unuttuğumuz için seni bekledik demeyin ve başka bir açıklama yapın. Şu an dürüstlüğünüz beni çileden çıkartabilir, en acilinden yalanlarınızı bekliyorum."
"Açıklamamız var tabii. Sen sakin ol ve biz de açıklamamızı yapalım." Yusuf ayağa kalktı ve Serhat'tan çekindiği için yanına kadar yürümedi, öylece durduğu yerde ayakta bekledi. "Şey şimdi biz asansörün şifresini unutmuş olabiliriz."
Serhat, yanağının içini ısırdığında Yusuf'u es geçti ve başını saklamak için kasayı kullanan Arda'ya baktı. "Sen de mi şifreyi unuttun?"
Kasayla kafasını gizlemeyi kesti Arda ve ayağa kalktı. "Amına koyayım, ezberlemedim ki unutayım."
Serhat, yeşil gözlerini ayakta bekleyen iki arkadaşının yüzlerinde hızla dolandırdı. Şifreyi ezberlemediklerini biliyordu fakat şifreyi girdikten sonra kâğıdı yere atıp da asansörün içine öyle girdiklerini de biliyordu. Telefona yazmıyorlardı çünkü zaten en güvensiz yerlerden biri de telefonlardı.
Serhat, onları köşeye sıkıştırmaya bayılmış gibi omzunu duvara yasladı ve gözlerini kıstığında dudağının tek kenarını havaya kaldırdı. "Neden şifrelerinizi yazdığınız kâğıdı almaya gelmediniz peki? Neden ortada bir çaba göremiyorum ben?"
Arda ve Yusuf gözlerini etrafta dolandırdı. Sonra aynı anda tavana baktılar daha sonra yeniden aynı anda gözleri yeri buldu.
Ufuk, Dilek'e kısa bir bakış attıktan sonra Serhat'a döndü. "İkisi de senden korktuğu için odaya geri gelemediler ve Dilek'in şifre kâğıdını yanında taşımasını ümit ederek beklediler." Ufuk, yerde oturmaya devam ediyordu. Bacaklarını ileriye uzatmıştı ve avuç içlerini de her iki yanından yere bastırıyordu. "Dilek'i tek başına görmeyi bekliyorlardı ancak aynı anda geldiniz. Senin korkundan ikisi de altına sıçıyordu, son anda ben tuttum."
Serhat, gurur kırma konusunda uzmandı. "Peki sen niye odaya gelmedin?" Arda'nın ve Yusuf'un korktuğunu söylüyordu Ufuk ama onun da diğerlerinden pek bir farkı yok gibiydi. "Ayrıca silah falan da ayarlamamışsın. Onu da mı ben halledeceğim?"
Ufuk, oturduğu yerden dizlerini kırarak ayağa kalktı ve mavi kot pantolonunu yukarı çekti. "Ben gelmedim çünkü bu iki koca adamı yalnız bırakmak istemedim." Ufuk, Arda'nın ve Yusuf'un arasına girdiğinde ikisinin de saçlarını okşadı. "Ne yaşarsak beraber yaşamalıyız, dayak yiyeceksek de beraber dayak yeriz, sonuçta onlar dayak yerken ikisini de uzaktan seyredemezdim."
"Bütün bu gevşekliğiniz beni sinir etmek istediğinizden. Sikerim olmayan korkunuzu, denemeyin beni." Serhat gözlerini devirdi. "Gören de sizin yüzünüzden beni dost katili zannedecek."
"Oğlum senin kadar şerefsiz yalancı görmedim lan! Senin ne zaman kimi döveceğin ya da kimden ne sebeple dayak yiyeceğin belli mi oluyor?" Yusuf eğildi ve saçlarını okşayan Ufuk'un elinden kurtuldu. "Moda mı oldu bu da? Saçımızı okşayıp duruyorsunuz, sanki köpek seviyorsunuz." Yusuf, Ufuk'tan uzaklaştı ve duvara sindi. "Yeter lan!"
Serhat ve Ufuk, Yusuf'un kafayı yiyişine kahkaha attığı sırada Dilek de gülmesini bastırmak için dudağını dişledi.
Arda, Ufuk'un saçlarını okşayan elini tek eliyle itekledi. "Bugün iki erkekten de iki kez saç tacizi yedim, oğlum!" Arda da Yusuf'un yanına gitti ve Ufuk'a dik dik baktı. "Hem ben ve Yusuf şifre kâğıdını almak için odaya gidiyorduk ama sen bizim önümüze geçtin ve giderseniz Serhat’tan çekeceğiniz var dedin. Demedin mi?" Arda, kolunda taşıdığı sepeti öteki koluna aldı ve yüzünü buruşturdu. "Lanet ya, lanet."
Üçü de birbirine iftira atıyordu. Sonuç olarak üçü de Serhat'ı çileden çıkartmaya çalıştıklarından korkuyormuş gibi yapıyordu.
Ufuk kafasını iki yana salladı. "Ben böyle satıcı bir arkadaşlık görm-"
"Ufuk, yeterli," dedi Serhat ve eliyle yüzünü sıvazladı. "Çok uzadı bu konu. Bir adet aklı başında adam arıyorum diye internete ilan koyacağım sizin yüzünüzden." Serhat, derin bir nefes alıp kendisini yatıştırmak istermiş gibi nefesini ağır ağır verdi. "Ben bu işleri seri bir şekilde bitirmenin derdindeyim," dedi Serhat ve yüzünü asansörün şifresine doğru döndü. "Siz de Bekir Başkan ile aramda olan iddiayı bana kaybettirme derdindesiniz." Şifreyi girmeye başladı. "Gerçi hoş, iddiaya girdiğimizi bilmiyordunuz ama iş ciddiyetini de kaybetmişsiniz. Ayrıca şu siktiğimin şifresini de algınıza sokun size zahmet."
Arda gözlerini devirdi. "Serhat'ın koyacağı şifreden de ne bekleyebilirdik ki!" Arda, Serhat'ın girdiği asansöre doğru ilerledi. "Koyduğun şifrenin süresi bir dolsun da bak gör şifreyi nasıl Arda1234 yapıyorum."
Yusuf da Arda'ya göz devirdiğinde asansörden içeri girdi ve dışarıda sadece Ufuk ve Dilek kaldı.
Dilek, asansöre doğru ilerlediği sırada Ufuk'un karnına hafif bir yumruk attı ve gülümsedi: "Demek ki neymiş? Serhat'tan korkman, arkadaşlarının seni satmasına yol açarmış."
Ufuk, karnını tuttu ve gülümsediğinde ilerleyen Dilek'in sırtına baktı. "Serhat da kim?"
Dilek ve Ufuk, gülerek asansöre binmek için ilerledikleri sırada, Serhat'ın sırtı asansörün kapısına doğru dönük olduğu için doğrudan karşısına, aynaya bakıyordu. Fakat aynadan kendisine değil; bizzat arkasını, asansöre binen Ufuk'u ve Dilek'i seyrediyordu ve geleceği hissetti hatta belki de kaderin sayfalarına dokunup da gelecek ile ilgili bir önbilgi aldı.
Serhat, sadece bakışlarını yere indirip gülümsedi ve asansörden çıktılar. Karanlık otoparkın sarı aydınlatmaları yandığında arkalarındaki asansörün kapısı da kapandı.
"Ee?" dedi Arda. "Şimdi ne yapıyoruz?"
Parmaklarını saçlarına daldırdı Serhat ve başı hafif yana indiğinde düşünüyormuş gibi bir pozisyona girdi hatta elini de kafasından indirmeden öylece bekledi. "Ayrı ayrı arabalarla gidelim. Dördünüz de kendi arabalarınıza binmeden önce, bir zahmet işini tamamlamamış olanlar, Mobese kameralarını bloke etmek için kullanacakları bilgisayarları ve bizim kullanacağımız silahları temin etsinler. Kısacası işi olmayan arabasına binsin ve buraya en yakın yüksek gerilim hattının orada on dakika içinde toplanalım. Otoparktan üç çıkış yolu var. Dikkat çekmemek için iki kişi farklı bir çıkıştan çıksın, diğer ikisi de mecburen aynı çıkıştan çıkacak ama araya süre koyarsanız bir şey olmaz. Benim arabam zaten dışarıda kaldığı için askerî kışladan çıkacağım."
Serhat, zaman kaybetmemek adına arkasını döneceği esnada "Biz ikimiz aynı çıkıştan çıkabiliriz," dedi Arda ve Serhat yeniden arkadaşlarına baktı. Arda, elindeki kasayı kaba bir şekilde Ufuk'un kucağına bıraktı ve Yusuf'un koluna asıldı. "Sakın bana hayır deme," dedi Arda, Yusuf'a. "Geçen görevde beni olay yerinde unutup da buraya geldiğini hâlâ unutmadım zaten."
Serhat, asansördeyken kaderin yapabileceklerini görmüştü ve asla çöpçatanlık yapacak bir kişi olmasa da Arda'ya inat "Sen ve Yusuf ayrı çıkışlardan çıkın," dedi daha sonra da mantıksal bir cevap verdi. "Dilek kasasını hazırladığı için otoparktan şimdi çıkabilir ama Ufuk daha silahları hazırlamadı ve o silahları hazırlayana kadar aradan belli bir süre geçer. Anlayacağın sen ve Yusuf ayrı çıkışlardan çıkıyorsunuz, Dilek de ilk önce çıkıyor ve Ufuk da silahları hazırladıktan sonra istediği çıkıştan çıkabilir, bu mantıklısı, artık daha fazla zaman kaybetmeyelim."
Serhat, yeniden arkasını döndüğünde "Ama ben de daha görevimi yapmadım," diyen Arda'nın bir oyunbozan gibi konuşmasına içinden küfretti.
Serhat, tekrardan arkadaşlarına bedenini çevirmenin sabrını üzerinde taşırken "Ama senin yapacağın tek iş, mal Arda, bilgisayarını almak ve buradan hemen çıkmak," dedi. "Fakat Ufuk'un işi uzun. Yok silahıydı, yok mermisiydi, yok susturucularıydı... Anlayacağın Arda, senin işinin süresi daha kısa olduğu için ayrı bir çıkıştan çıkacak olan sensin."
Serhat, ellerinin avuç içlerini arkadaşlarına doğru uzattı, yeniden gelecek olan bir isyanı bastırıp engellemek istermiş gibiydi ve arkadaşının patlamasından da korkarmış gibi temkinli bir yüz ifadesiyle geri geri yürüdü, araya mesafe girdiğindeyse arkadaşlarına arkasını döndü ve kaçarcasına merdivenlere yöneldi. "Yemin ederim hepsi de çocuk gibi ama yine de seviyorum."
O yukarıya çıkan dar merdivende bir iki adım atabilmişti ki aşağıya doğru kafasını indirdi ve "Sekiz buçuk dakikanız kaldı!" diye arkadaşlarına seslendi. Ardından ellerini pürüzlü duvara sürte sürte tepeye ulaştı, kapağı ittirdi ve açığa çıkan çimen örtüsünü de itekledi. Büyük adımlar ata ata ve kol gücünü de kullanarak bir çırpıda kendisini yukarı çekti Serhat ve ilk önce kapağı kapattı ardından da gerçeğinden farksız olan çimen örtüsünü kapağın üzerine serdi.
Serhat, üstünü başını hiç silkelemeden doğruca demir tellerin oraya gitti. Şu anda bu tellerin bakış açısındaki kameralardan Serhat'ın oradan çıkacağını gören bir başka kontrolcü, arkadaşları gibi vıcık değildi ve iş ciddiyetine de fazlasıyla sahiplerdi. İçinden şu anki kontrolcünün Polat olmamasını umdu ve demir tele dokundu, ortadan kesik teli itekledi ve dar yerden de hafif sürünerek geçti.
Ayağa kalktığında üstünü başını silkeledi ve taş yoldaki arabasına doğru ilerledi. Arabasına bindiğinde kapısını kapattı ve kemerini bu sefer takmadan boş yolda sürmeye başladı. Yaklaşık üç dakika sonra yüksek gerilim hattının oraya yaklaştı, Yusuf'un arabasını tam olarak gördü ve kendi arabasını da Yusuf'un arabasının arkasına park etti.
Kendi arabasından gördüğü kadarıyla Yusuf, arabasının içinde değildi, dışarıdaydı ve arabasının kaputuna kendini yaslamıştı. Tahminince birazdan Dilek gelirdi, hemen arkasından Arda ve en son da Ufuk burada olurdu.
Serhat, arabasından indi ve arabasının ön kaputuna kendisini yaslamış olan Yusuf'un önünde durdu. Yusuf, yeri seyre dalmıştı ve muhtemelen yeni yaktığı sigarasını arada bir dudaklarının arasına götürüyordu.
Başını, dudaklarını büzerek iki yanına salladı Serhat ve "Anlamıyorum ama anlamaya çalışıyorum," dedi. “Herkeste farklı bir cevap var, sendeki cevabı da merak ettim.”
Yusuf, siyah gür saçlarını boştaki eliyle kaşıdığında başını hafif öne eğdi ve siyah gözleriyle Serhat'ın yeşil gözlerine baktı. "Dayanacak dallar arıyorum diyelim, ama azalttım çünkü bu altı aydır içim çok olumlu."
Serhat, olumluluk kısmını bildiği için o konuyu es geçti ve "Peki," dedi. "Kendini bir şeylere bağımlı edip de sürekli ona dayanmaya çalışman bir acizlik değil mi? Bunu bence manevi yönü zayıf insanlar yapar." Serhat'ın aklına, bu cümlesini kurduğu an abisi geldi fakat yüzü bir şey hatırlarmış gibi değildi ve mimikleri sabitti.
"O zaman sen de aciz bir insan oluyorsun," dedi Yusuf ve biten sigarasını yere atıp ayakkabısıyla ezdi daha sonra da yere attığı izmariti geri eline aldı, bir çöp kutusu bulana kadar ise pantolonunun cebine koymayı uygun gördü. Serhat da o sıra Yusuf'un yaptıklarını ağır ağır izledi. Yusuf kollarını göğsünde bağladı ve ayaklarını da biraz daha ileriye uzattı, tam da kaputa oturuyormuş gibi oldu ve uzun boylu olmasaydı eğer, arabasının yüksekliğinden dolayı, bacaklarını da o kadar ileri uzatmasının sebebiyle ayakları havada kalırdı. "Ben nasıl sigaraya kendimi vuruyorsam sen de alkole yapıyorsun bunu ve seninki, benim acizliğime eşit fakat sen, benim aksime aklını kaybettiğinde başkalarına da zarar verebilirsin. Seninki, sence de daha büyük bir acizlik değil mi?"
Serhat, Yusuf'un ayaklarından dolayı yere baktığı sırada bacaklarını hafif iki yana açtı ve ellerini de arkasında birleştirdi. Daha sonra da kafasını olumsuz anlamda iki yana salladı ve başını kaldırıp Yusuf'a baktı. "Evet," dedi Serhat ve bir kez daha başını salladı. "Aramızda fark var ama sen daha kötü durumdasın ve bu kötü kavramını sadece sigara ve alkol üzerine kullanacağım. Yoksa senin geçmişini bildiğim falan yok." Serhat, yeşil gözlerini kıstı. "İlk öncelikle sen sigaraya bağımlısın ve onu terk edemiyorsun fakat ben ne kadar içersem içeyim, belli başlı alkoller dışında, asla kendimi kaybetmem çünkü iradem kontrolümü hiç yalnız bırakmaz. Üstelik senin gibi bir bağımlı değilim çünkü canım çekse bile kendimi kısıtlayabiliyorum. Kendisini kontrol edemeyen ve her acısında soluğu sigaranın koynunda alan mı daha aciz yoksa ne yaşarsa yaşasın kontrolünü hiç kaybetmeyen ve alkolü, kişiye bağımlı yapmayı başarabilen mi daha acınası bir durumda?"
"Anlattıklarına göre, şüphesiz ki sen benden öndesin fakat içkinin, senin çekici dudaklarına olan bağımlılığı bir gün son bulabilir." Yusuf, Serhat'ın arkasına baktı, bir araba sesi geliyordu ve muhtemelen Dilek'in arabasıydı. "Ve çok büyük konuştun, Serhat. Belki de gelecekte öyle bir şey yaşayacaksın ki alkole bağımlı olan sen olacaksın ve kendini kaybetmeyi bırak, kendini komaya girmiş halde bile bulabilirsin."
Araba, şimdi de Serhat'ın bakış açısına girdi. Dilek de arabasını, Serhat'ın arabasının arkasına park ediyordu. "Emin ol," dedi Serhat, Dilek'in hareket halindeki aracını izlerken. "Büyük konuştuğum her şey tek tek başıma geldi ama yine de yeterince yaşadığımı düşünüyorum." Yusuf'un gözlerine baktı. "Bu yeni şeyler yaşamayacağım anlamına gelmiyor ama yeter, gerçekten yeter. Umarım bir mucize gerçekleşir ve bir farklılık olur da büyük konuştuğum bir şeyin başıma gelmemesinin şaşkınlığını yaşarım."
Dilek, arabasından indi ve kendilerine doğru yürümeye başladığında uzaktan kumandayla arabasını kilitledi. Dilek, Yusuf'un yanına geçtiğinde arabasının anahtarını siyah pantolonunun arka cebine koydu ve o da kendisini arabaya yasladı ama bunu hafif bir şekilde yaptı.
"Ee, ne konuşuyordunuz?"
"Havadan," dedi Yusuf.
"Sudan," dedi Serhat sadece.
Dilek çenesini kaşıdı. "Demek ki ciddi konulardan." Yusuf'a ve Serhat'a baktı, bekledi fakat iki adam da konuşmadı. "Müsaadenizle ben de ciddi bir konuya geçiyorum." Dilek, nişan yüzüğünün olduğu elini havaya kaldırdı ve iki adama da yüzüğünü gösterdi. "Merak etmiyorsunuz biliyorum ama yakın olduğum tek arkadaşlarımsınız bu yüzden size soracağım, sizce ben nişanı attıktan sonra bu pahalı yüzüğü ona geri vermeli miyim?"
Yusuf, yumruk yaptığı elini şaşkınlıkla ağzına götürdü. "Lan benim eşim bana öyle bir şey yapsaydı ve yüzüğü de geri vermeseydi eğer var ya, kalpten giderdim herhâlde." Yusuf'un altı aydır hissettiği olumluluk, eşiydi. “Siktir et, şaka yaptım. Yüzük karıma feda olsun.”
Serhat gülerek Dilek'in kendisine dönmesini sağladı. "Asla Yusuf'un ilk cümlesini dinleme," dedi ve kaşlarını havaya kaldırdı. "Ya yüzüğü acilen bir kuyumcuda boz ve parayı da çatır çutur ye ya da senden nefret ettiğim için ve yüzük bana daha fazla seni hatırlatsın istemediğimden bir kanalizasyona fırlattım diye yalan söyle."
Dilek'in yüzü yeni fikirlerle aydınlandı ve Yusuf'a bakıp parmağıyla Serhat'ı gösterdi. "Nedense Serhat'ın fikri nefsimi şeytani planlara sürüklüyor ve günahlarım beni zebanilere daha fazla yaklaştırıyor hatta para da şu anda çok tatlı gözükmeye başladı."
Beraber gülüştüklerinde Serhat'ın kullandığı yoldan buraya doğru Arda'nın arabası göründü. Arda da Dilek'in arabasının arkasına aracını park etti ve arabadan indi, Yusuf'un geldiği yoldan gelmediği için ise yüzü somurtkandı.
Arda geldi ve Dilek'in karşısına, Serhat'ın ise yanına geçti. Hepsi birbirleriyle bakıştığında Arda, tüm somurtkanlığıyla Serhat'ın omzuna omuz attı ve Serhat, yarım adımlık bir kayma yaşadı.
Arda'nın keyfi yerine geldiğinde Serhat da gülerek omzunu tuttu ve "Sen manyak mısın, Arda?" diye komik komik sordu.
"Hee, manyağam. Hem de zır manyaghk."
Serhat, Yusuf ve Dilek aynı anda kımıldandılar ve Arda'dan uzaklaştılar. Arda ise gülümsedi ve zafer kazanmış gibi boş kaputa yerleşti.
"Yerimizi kaptırdık bu muşmula suratlıya, be," dedi Yusuf, Dilek'e.
Dilek kafasını salladı ve "Galiba öyle oldu," diye mırıldandı.
Serhat ise tam saatine baktığı sırada Dilek'in geldiği yoldan Ufuk'un aracı geçti ve Ufuk da arabasını Arda'nın arabasının arkasına yerleştirdiğinde Serhat, gülümsemeden edemedi çünkü Ufuk'un seçenekler arasından Dilek'in geldiği yoldan gelmeyi tercih etmişti. Elbette ki bu durum, Serhat'ın tahminlerinin arasındaydı.
Ufuk, aracından çıktı ama onların yanına gitmek yerine onları kendi aracına doğru çağırdı. Hepsi Ufuk'un arabasına doğru ilerlerken Serhat da saatine bakmayı kesti ve en arkadan yürüdü. Ufuk, arabasının bagajını açmıştı ve silahları gösteriyordu.
"Birkaç çeşit getirdim," dedi Ufuk, eliyle silahları gösterirken. "Kimin hangi silahı kullanacağını bilmediğimden çok çeşit getirdim ve o kadar göreve rağmen kimin hangi silaha daha yatkın olduğunu biliyorum fakat Serhat, daha görevimizin ne olduğunu anlatmadığı için henüz rollerimizi bilmiyoruz. Mesela kim uzaktan nişan alacak?"
"Uzaktan nişan almaya çok gerek kalmayacak," dedi Serhat ve arkadaşlarının gerisindeydi. "Kendinizi koruyabileceğiniz silahları alın ve mermileriniz eksiksiz olsun, susturucuları da unutmayın."
Dördü de kendilerine göre silah seçtiği sırada "Sanırım işler kolay," dedi Dilek ve silahını gömleğinin altından pantolonuna soktu. "Yoksa bu kadar az tedbirle yola çıkmazdık.
Serhat, sadece gülüyormuş gibi yaptı.
"Gerçekten, ne görevine gidiyoruz?" diye sordu Yusuf ve cephanelerini aldığı için bagajdan iki adım kadar uzaklaştı. "İki dakikada kurduğun planından haberimiz bile yok ve bize anlatsan bile kurgulamak için geç kalmayacak mıyız?"
"Anlatıyorum," dedi Serhat ve ellerinin avuç içlerini gösterdiğinde kaşlarını havaya kaldırdı. "Sakin olun." Nefesini verdi. "İki görevi de birkaç kelime ile anlatacak olursam eğer ilk işimizin konusu nitelikli dolandırıcılık, ikinci işimiz ise kadın tacirliği ve illegal yollardan piyasaya sürülen imitasyon mücevherler."
Dilek, ikinci işi kısaca anlatan Serhat'a baktığında gözlerini kıstı ve daha dikkatli dinlemeye çalıştı çünkü Serhat, Dilek'e ikinci iş için kilit rol olduğunu söylemişti.
"İki işte de insan canı almamaya çalışacağız." Serhat, Ufuk'un arabasının arka kapısını açtı ve oradan tahta kasayı çıkarttı. "Size verdiğim kâğıtlarda ilk iş ile ilgili olan konum adresi var. Şimdi oraya yakın bir yere gideceğiz ve ben orada ilk iş için ne yapmamız gerektiğini anlatacağım."
Serhat, kapıyı kapatmadan öndeki arabasına doğru ilerledi ve üstünde şampuanların, parfümlerin ve eterlerin olduğu tahta kasayı yolcu koltuğuna yerleştirdi. Kendi kapısını açtığında ise arkadaşlarına baktı. "Adrese nokta atışı gitmeyin sakın. Hatta beni takip edin, o konumda fazla dikkat çekmeyeceğimiz bir yerde duracağız."
"Yakalayacağımız bu adam o konumda aktif durumda mı peki," diye soru Ufuk ve o da kendi arabasının kapısını açtı.
Serhat başını olumlu anlamda salladı. "Bilgilere baktım, tam da bu saatlerde onu orada bulabiliriz ama asla tek başına olmaz, muhakkak korumaları da vardır."
Arda, arka arkaya sıralanmış beş arabaya da irice açtığı mavi gözleriyle baktı. "Bir düğün konvoyunda bile bu kadar ihtişamlısı olmamıştır."
Yusuf, arabasına binmeden hemen önce "Cin gibi gözleriyle nazar değdirmezse iyidir," dedi Arda'ya ithafen.
Serhat, sanki birden bayılacakmış gibi kendisini arabanın koltuğuna fırlattı. Kapısını kapattı, kemerini taktı ve hiç dinmeyen yorgunluğuyla ama yine de kendisini yoracak bir biçimde olan dik duruşuyla arabasını çalıştırdı. Önündeki Yusuf, aracını hareket ettirmedi ve Serhat da iki arabanın arasından direksiyonu sonuna kadar döndürerek çıkabildi, en öne geçtiğinde Yusuf da onu takip etti ve diğerleri de öyle. İpin ucu önden çekiştirildiğinde arkadaki de otomatikman önündeki araca bağlıymış gibi hareket ediyordu.
Serhat, gözlerini ovuşturdu ve planları kafasından bir kere daha geçirdi. Enerjisi vardı ama kullanamayacak gibi hissediyordu üstelik göreve gidiyordu ve böyle tükenmiş durmamalıydı. Bu yorgunluğunu ise arabada tek başına olduğu için dışarıdan gözlemlenebilir bir hâle getirmişti yoksa daha demin arkadaşlarının önünde yorgunluğunun kimsenin aklına gelmediğine emindi.
Güç gerektiren bir yere gidilecekse eğer, Masakka'nın şarkılarını dinledikten sonra konuma varmak en iyisiydi çünkü Masakka öyle bir etkiydi ki artık o dövüşe girdikten sonra enerjini frenleyemiyordun ve bir yerlere vurup kırma isteği ile doluyordun. Serhat, arabanın ekranından Masakka'nın ilk önce Dolunay şarkısını açtı ve şarkıya odaklandı.
"Arama motoruna dolunay yazınca Enes Batur ve Reynmen çıkıyor, umarım bunu söyledim diye dayak yemem," dediğinde Serhat, aklında Masakka'nın iri yarı görüntüsü canlanmıştı. Sonra şarkının bazı kısımlarını şarkıyla beraber mırıldandı: "Kurduğun planların hepsini yıkar." Adamın planlarını yıkacaklardı. İstemsiz bir biçimde gaza gelerek arabayı hızlandırdığını gördü. “Sanırım şarkı işe yarıyor.”
Serhat, Masakka'nın sesinin sayesinde kendisine gelen motivasyonu hissedebiliyordu. Şarkıyı, gözlerini yoldan ayırmamaya çalışarak değiştirdi ve bu sefer de Seyans'ı açtı. Gece çöktü başlar seyansımız. İyice silahlandık... Sahalara indik savaş oluşur. Bakın tüm oyunlar bozulur. Beden sağlam, düşman yorulur. Sokaklar bizden sorulur... Kirli kalbe yılan sokulur.
Birden ikinci işinde olan o kötü adamın kirli kalbine ve çöp beynine kurşunları doldurduğunu hayal etti.
Her yerde çeyrek mafya. Azında iş çoğunda laf ya. Peşinden uğraştıracak ya. Ona yanarım zamanı çok ya.
Kötü insanların kafa yapısını düşünmeye çalıştı. Zamanları çok olduğu için mi kötülüğe yönelmişlerdi yoksa zamanı, hatalarını düzeltecek kadar çok göremediklerinden mi kötülüğü seçmişlerdi. Kötü olmayı istemişler miydi yoksa buna mecbur mu bırakılmışlardı? Peki, tüm bunların bir cevaba kavuşturulmasının bir önemi var mıydı? Kötülerin başlangıçta nasıl biri olduklarını bilmek, yaptıkları kötülükleri siler miydi ya da affettirebilir miydi?
Ama başlangıç ne olursa olsun sonuca bakılmalıydı çünkü en önemli etki sonuçlardaydı. Bir milyarder istediği konuma ulaştığında başlangıcını mı, bu işe başladığı ve gecesini gündüzüne katarak çalışmasını mı düşünürdü yoksa sonucu, yani para harcama ve eğlence kısımlarını mı? Öncesinde kendimi hırpaladım ama artık refah var. Artıktan sonrası önemliydi.
Siz susuyorken biz konuşuyorduk, siz gidiyorken biz geliyorduk, siz yalnızken biz seviyorduk.
Serhat, keyfi yerine gelen bir yüz ifadesiyle şarkıyı sessizce dinlemeye devam etti. O sırada dikiz aynasına baktı ve arkadaşlarının da arkasından geldiklerini gördü.
"Kavgaya giderken Masakka dinle ve gör," dedi ardından Masakka'nın Giyotin şarkısını açtı. "Yeminle iki dakika sonra hasımların yerde değilse ben de Serhat Aymaz değilim."
Can çekişenler saldırıyorlar, gücümüzden korkuyorlar. Düşmanın okunu takip edin, gözünüzü açın engel oluyorlar. Oyunlar başladı düşüyor zar...
Serhat biraz daha dikleşti ve Masakka ile kafes dövüşüne girmek istediğini fark etti, kimin kazanabileceğini ise kestiremedi.
Güneş battı gece öldüm, sabah oldu geri döndüm... Parayı patlat mafyada ısrar, kanın sıcakken fayansa sıçrar. Sokakta suçlar yükseğe fırlar, zinciri koptu köpeğim hırlar... Kopacak yakında kıyamet ve biz olacaz hepinizin ölüm meleği. Yazdıklarım çarpıtılmasın, unutulmasın burda dursun.
Serhat, etrafa dikkat kesildiğinde istemese de şarkıyı kapattı. Adamın adresi ormanlık bir alandaydı, bundan dolayı ekibinin arabaları dışında hiçbir araç etrafta gezinmiyordu. Yol çift yönlüydü ve genişti, etraf ise sık ağaçlarla doluydu. Bazen bu ağaçlar seyrekleşiyordu ve geride kalan kahverengi topraklar açığa çıkıyordu, sonra da yine etrafı ağaçlar kaplıyordu.
Yaklaşık yirmi dakika kadar ilerlediler. Serhat, en önde sürüyordu ve gidecekleri yere ulaşmalarına az kalmıştı. Hızını yavaş yavaş azalttı ve hafifçe frene bastığında arabayı yumuşak bir biçimde durdurdu. Arkadakiler de durmuştu.
Biraz düşündü. Yeşil şişme montundan ilk iş ile ilgili olan kâğıdı çıkarttı ve bilgileri bir kez daha gözden geçirdi. Bu kâğıdın arasında adama imzalatması gereken kâğıt da vardı. Bu iki kâğıdı da oturduğu koltukta hafif havaya doğrulup arka cebine yerleştirdi sonra yine oturdu. Sonra diğer iş ile ilgili olan kâğıdı da çıkarttı ve arka koltuğa attı. Hira'nın kâğıdına dokunmadı ve yeşil şişme montunu, koltukta biraz öne kayarak çıkarttı ardından onu da arka koltuğa, kâğıdın hemen yanına koydu.
Arabadan inmedi ve düşüne düşüne yan koltuğa, daha doğrusu tahta kasaya ve üstündekilere baktı. Tahta kasayı kendi kucağına aldığında yolcu kapısı açıldı ve Dilek'i gördü. Serhat, Dilek'e bakmadı ve eterin kapağını açtı. Dilek ise Serhat'ın yan tarafındaki koltuğa arabanın kapısını açık bırakarak birden oturdu.
"Ne yapıyorsun?" diye Serhat'a sordu ve Serhat'ın bacaklarının üzerindeki tahta kasaya baktı.
"Görürsün," diye mırıldandı ve iki parfüm ile bir şampuanı Dilek'in kucağına bıraktı. Onları diğerlerinden ayırmıştı. Sonra kapaklarını açtığı şişelerin içine eterden bol bol sıkmaya başladı. Her sıktığında eter uçmasın diye anında şişelerin kapağını kapatıyordu.
Dilek, Serhat'ın yüzünü dikkatle izlediği sırada "Vaaay," yaptı. "Nereden geldi bu hareketlilik, enerji, motivasyon?"
Serhat, kaşlarını havaya kaldırdı ve güldü. "Masakka dinlemeni öneririm. Enerji içeceklerinden bin kat daha etkili olduğunu da söyleyebilirim ama kanıtlayamam."
"Yok," dedi Dilek ve kafasını olumsuz anlamda salladığında "ben Pop dinliyorum," diye de ekledi.
Serhat dudaklarını bilmem dercesine büzdü sonra aklına bir şey gelmiş gibi Dilek'e kısa bir bakış attı. "Sence ben mi döverdim yoksa Masakka mı?"
Dilek, ilk önce Serhat'ın neon yeşili gözlerine, koyu kumral rengindeki gür ve dalgalı saçlarına, kirli sakalına ve en son da iri ve yapılı bedenine baktı. "Valla Masakka kim bilmiyorum ama," dedi Dilek ve eliyle çenesini kavradı. "Çok teknik biliyorsun be Serhat."
"Bu iyi bir iltifattı," dedi Serhat gülümsediğinde başını sallarken ve aklında Masakka'nın tipini canlandırdı. “Ama dayak yiyen taraf ben olurdum herhalde.”
Dilek, Serhat'ın tüm şişelere eterden bol bol sıkmasını ve kapakları da anında kapatmasını izledi. Tüm şişeleri bitirdi Serhat ve Dilek'e doğru elini uzattı, bir nevi Dilek'teki şişeleri de istiyordu. Dilek, durdu ve sözsüz olan bir isteği dört saniye sonra idrak ettiğinde şişeleri Serhat'a verdi. Serhat ise o şişelere eter sıkmadan doğrudan kasaya koydu, bu şişelerin konumlarını ezberlemek istermiş gibi de biraz kasayı izledi.
"Eter sıkılmamış olan şişelerle sıkılmış olan şişeleri o an karıştırmaz mısın? Düşünsene, tam o anda karıştırıyorsun ve bayılan da sen oluyorsun."
"Böyle bir şey mümkün değil," dedi Serhat ve arabadan indiğinde Dilek de açık kapısından indi ardından aynı anda kapıyı kapattılar. Serhat en önde Arda'nın arabasına doğru ilerlerken Dilek de Serhat'ın arkasından ilerliyordu. "Herhangi bir şeye üç saniye baksam bile zaten kaba taslak olarak tüm konumlar zihnimde yer ediyor, Dilek."
Serhat, bir koluyla tahta kasayı tutarken diğer eliyle de arabasının arka koltuğunda oturan Arda'nın camına tıklattı. Arda, muhtemelen arabasını durdurduğunda iki bilgisayarıyla daha rahat hareket edebilmek adına arka koltuğa geçmişti. Arda, bilgisayarından gözlerini çekti ve Serhat'a baktı, sonra arabasının anahtarından bir tuşa bastığında kilitleri açtı.
Serhat, boştaki eliyle kapıyı açtığında Dilek de diğer tarafın kapısını açmıştı. Arda'nın arabasına aynı anda yerleştiler ve Arda'yı aralarında sıkıştırarak oturdular. Arda, işine yarım engel olan iki arkadaşına kısa bir bakış atıp geri bilgisayarına döndü. Sonunda iş ciddiyeti moduna girebilmişti. Kucağındaki bilgisayarıyla ilgileniyordu Arda ve diğer bilgisayarı da kendisinin ve Dilek'in arasındaydı. İki bilgisayarı birbirine bağlayan bir iki kablo Arda'nın bir bacağının üzerinden arabanın zeminine sarkmıştı.
Dilek, hiç anlamadığı karmakarışık şeyler karşısında koltuğun üzerindeki bilgisayarın başını işaret parmağıyla tuttu, sonra ise biraz hareket ettirip bıraktı.
Arda, kâğıttan bir kez daha adresleri kontrol etti ve bilgisayara bir iki bir şey daha yazdı, sonra koltuğun üzerindeki bilgisayardan da birkaç bir şey yaptığında iki bilgisayarın da ekranı grileşti, ortada ise beyaz, dönen bir halka meydana geldi.
"Bana verdiğin adresteki sokakta sadece iki kamera var ve bu kameralar adamın villasının sadece ön kapısını bakış açısına alabiliyor," dedi Arda ve ilk önce Serhat'a, daha sonra da Dilek'e baktı. "Elbette ki adamın evi de kameralarla doludur ama sokak kameralarına erişim daha kolay olduğundan ilk erişimi bunlara sağladım." Arda'nın kucağındaki bilgisayarın ekranı yerine geldi ve o ekranda tepeden bir bakış açısına sahip kameranın görüntüsü belirdi. "Sen bunu izle ve analiz yap," dedi Arda ve kucağındaki bilgisayarı kablolara dikkat ederek Serhat'ın bacaklarının üstüne koydu daha sonra ise koltuktaki bilgisayara doğru eğildi. "Ben de adamın evindeki kameralara erişmeye çalışacağım."
"Adamın evinde sandığın kadar çok kamera yoktur," dedi Serhat ve sol tarafına koyduğu kasaya baktıktan sonra bilgisayara geri döndü. O sırada Dilek, eliyle Arda'nın kafasını biraz daha eğdi ve Serhat'a doğru uzanarak ekranda beliren görüntüyü görmeye çalıştı.
"Dilek," dedi Arda boğulurcasına bir sesle. "Ciddiyetimi bozmayacağım diyorum ama sen beni bozuyorsun üstelik de o ayaklarına sahip çık çünkü daha dün arabamı temizletmiştim."
"Zaten güzel temizlenmemiş," dedi Dilek ve bir ayağını tam olarak koltuğa bastırıp yukarıdaki dizine doğru kendisini yaklaştırdı, böylelikle Arda'yı daha fazla boğdu.
Serhat görüntüye odaklandığı esnada Yusuf sol tarafında belirdi. Yusuf, elleriyle arabanın dış kısmında kalan tavana tutundu ardından da başını arabanın içerisine sokup bilgisayar ekranına baktı.
Villanın giriş kapısında bekleyen iki korumayı izlerken kaşları dikkatle çatıldı ve "Bu iki adamın parmaklarında herhangi bir evlilik yüzüğü görebiliyor musun, Yusuf?" diye sordu Serhat sonrasında hafif kirli sakallarını sıvazladı.
"Sanırım yok," dedi Yusuf ve kasaya dikkat ederek bir dizini arabanın koltuğuna yasladı.
"Tahmin etmiştim ama en azından birinin sevgilisinin oluyor olması işimize yarardı." Serhat, yarı üzgün yarı da sırıtmalı bir biçimde devam etti: "Özellikle sevgilisiyle kavga etmiş bir koruma olsaydı asıl o zaman harika olurdu ama olsun, gerekirse dilenciliğimi abartı boyutuna çıkartırım ben."
Serhat, birkaç dakika kısık gözlerle iki korumayı da pür dikkat izlediğinde başka bir korumanın koşarak diğer iki korumanın yanına gittiğini gördü. "Daha şimdiden anlaşılmış olamayız," dediğinde Yusuf, koşarak gelen koruma, iki korumadan diğerinin kulağına bir şeyler söylemeye başladı ve diğer korumanın eli ise belindeki silaha kaymıştı. "Daha şimdiden sıçtık mı yani?"
Serhat, isteği doğrultusundaymış gibi sessizlik içinde korumaların hareketlenmesini izledi ve bilgilice gülümsediğinde Arda, yakalayacakları adamın evindeki kameralara erişmeyi başarmıştı. "Serhat," dedi Arda ve bilgisayarının kablolarını düzeltti. "Nasıl tahmin ettin, bilmiyorum ama adamın evinden sadece iki kamera çıktı, o kameralar da bahçeye bakıyor." Dilek, Arda'yı rahat bıraktığında Arda, dağılan saçlarını düzeltip Serhat'a döndü. "Bu iki kamera bizim işimize yarar mı bilmiyorum ama bu iki kameranın da düzenli bir şekilde izlendiğine eminim. Tam olarak erişim yaparsam kameralara birilerinin çöktüğünü anlarlar. Sence bu görüntülere çöktüğümüzü anlamamaları için görüntüler aynen devam mı etsin yoksa tekrarlansın mı?"
"Yok iptal olsun," dedi Dilek, Arda'yla dalga geçerek. "Tabii ki de tekrarlansın, görüntüler aynen devam ederse villaya girdiğimiz an görünürüz."
Arda, Dilek'e sadece gözlerini kısıp ve dudaklarını da aralamayarak gülümsedi.
Serhat, incelemesini sona erdirdiğinde bilgisayarı yeniden Arda'nın bacaklarının üstüne koydu ve Dilek'e baktı. "Benimle geleceğinizi de nereden çıkarttınız?"
Serhat ile gitmeyeceklerini öğrenen Yusuf, Dilek ve Arda; kaşları çatık bir şekilde Serhat'a bakarlarken Ufuk da Dilek'in olduğu taraftan gözüktü ve tıpkı karşı tarafındaki Yusuf gibi arabanın dış tavanını tutup kafasını içeri soktu.
"Bensiz, bilmem kaç dakika ne konuştunuz diye sormayacağım," dedi Ufuk ve arabanın dışarısındayken bir dizini Dilek'in oturduğu koltuğa yasladığında Serhat'a baktı. "Ama Serhat, sen benden silah almadın."
"Benim silahım var zaten ve emin olun, bu iş sıfır kurşun ile biter." Serhat kasayı eline aldı ve Yusuf geri çekildiğinde arabadan indi. "Hepiniz kulak içi kulaklıklarınızı takın ve Arda da görüntülerden beni takip etsin. Yusuf, sen ise sana haber verdiğim an bizimle en son çalışan karakolu arayıp buraya ekip göndermelerini isteyeceksin." Serhat, başını biraz eğdi ve alnı çekicilikle kırıştığında karşı taraftaki Ufuk'a baktı. "Bu işte çok gerekli olacağını sanmıyorum ama yaralanan olursa eğer, görevimiz bittiği an ambulansa haber verirsin. Dilek, sen de o adam ile yapacağım konuşmaları kayıt altına al."
"Ben hiçbir şey anlamadım," dedi Arda, soğuk bir sesle. "Söylenenleri anladım ama tek başına gitmene bir anlam veremiyorum."
Kenarda bekleyen Yusuf da Serhat'a elini salladı. "Kendini riske atıp bizim de burada boş boş oturmamızı beklemiyorsun herhalde?"
"Ben artık sorgulamıyorum," dedi Dilek çünkü Serhat, her görevde aynıydı. Dilek, arabadan inmek için kendini geri attığı sırada Dilek'in kolu, arabanın içine ayağını yaslayan Ufuk'un bacağına çarptı ve ikisi de bakışmak yerine başka yöne döndüler hatta Ufuk da ayağını indirip dışarıda bir iki adım geri gitti.
"Çatışma çıkacak kadar ciddi olsaydı eğer siz de gelirdiniz ama inanın iş sadece yirmi dakikalık." Serhat, artık bu endişelenme konusunu kapatmak istiyordu. Arkadaşlarına, boştaki eliyle kendisini boydan boya gösterdi. "Dilenci gibi görünüyor muyum? Fakir ve fukara durmam çok önemli."
Dilek, arabadan indiğinde Ufuk da uzun boyuyla Arda'nın arabasının üzerinden Serhat'a, daha doğrusu Serhat'ın kızarık göz akına ve neon yeşili gözlerine baktı. "Sokak serserilerinden farkın yok."
Dilek de aynı Ufuk gibi arabanın üzerinden bakmaya çalıştı ama boyu yetmeyince açık kapıya doğru eğildi ve Serhat'ın giyimine, tam olarak siyah pantolonuna ve siyah tişörtüne baktı. Ufuk ise Dilek'in arkasındaydı ve Dilek'i kaldırıp arabanın üzerinden bakmasını sağlayacaktı hatta öne bir iki atmıştı ama artık gerek yoktu. "Üstün temiz ve günlük duruyor, siyah pantolonun da biraz tozlanmış gibi ama o kocaman kadranlı saati çıkartmanı öneririm."
Hira ile o masadayken didişmelerinin eseri siyah pantolonundaki tozlardı. Eliyle silkelemişti ama tam yapamamıştı sanırım.
"Fakirlik ve fukaralık mı?" dedi Arda Serhat'a bakarken ve yüzünü buruşturdu. "Fakirin de işi gücü yoktu da senin gibi spor salonlarında on saatini harcayacaktı."
"Bunu size hiç sormamalıydım," dedi Serhat başını iki yana sallarken ve gözlerini de açmıştı. "Şimdi gitmeden önce son bir şey söyleyeceğim." Ufuk'a baktı. "Kod adın Ağaç." Dilek'e döndü. "Kuş." Arda'ya baktı. "Kablo." Yusuf'a doğru döndü. "Bakkalcı Nurettin."
Yusuf şaşırırken diğerleri kahkaha attı ve Serhat da "Şaka şaka," dedi gülümseyerek. "O kadar tuhaf yüz şekillerine girmene gerek yok, Priz."
Bazı kuşların yuvası ağaçlar olurdu. Elektrik akımının çıktığı prizler olmasaydı kablolar, birilerini boğmak için kullanılmak dışında ne işe yarayabilirdi ki?
Serhat, çok hızlı bir şekilde arabasına gitti ve ön kapıyı açıp tahta kasayı ön koltuğa koydu. Daha sonra sağ ayağıyla sol ayağına art arda bastı ve aynı işlemi diğer ayakkabısına da birkaç kez yaptı. Arkadaşları ise Arda'nın arabasının kenarlarında beklerlerken Serhat'ı izliyorlardı ve ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyorlardı.
Ayakkabılarının yeterince kirlendiğini düşünen Serhat, siyah kadranlı kol saatini de çıkarttı ve arabasına attı. Sonra ise biraz ikilemde kaldı fakat daha fazla düşünüp de zaman kaybetmemek adına siyah tişörtünün alt kısımlarını cart diye yırtmaya başladı. Tişörtünün sadece uç kısımlarını yırtmaya çalışıyordu. En son da koyu kumral saçlarını dağıttı.
Arabasının açık ön kapısından içeri eğildi ve torpidodan silahını alıp beline, görünmeyen bir kısma koydu ve tam gitmek için kasayı alacağı sırada aklına gelen şey yüzünden "Hassiktir," dedi ve yüzünü buruşturduğunda elini de alnına koydu. Bedenini arkadaşlarına doğru döndürdüğünde "Yaptığım planda açık var," dedi arkadaşlarına tek tek bakarken.
Sadece üç saniye arkadaşlarını düşünceli bir şekilde izledi Serhat ve yüzü aydınlandığında "Planın kusursuzlaşmış versiyonunu buldum," dedi ve kasayı aldığı gibi Ufuk'un arabasına doğru ilerledi.
"Ufuk, arabanın şoför koltuğuna acilen geç," dedi Serhat ve "Yusuf, sen de benimle arka koltuğa gel," dediğinde Ufuk'un arabasının içine geçti ve camı da açıp meraklı gözlere sahip olan Dilek'e ve Arda'ya baktı. "Plan değişmedi, Ufuk ve Yusuf da işlerini bitirdiklerinde yanlarınıza dönecek."
Ufuk arabayı çalıştırdığında "O adamın evine doğru sür ama asla tam olarak adamın evinin önüne gelme," dedi Serhat, kendisine dikiz aynasından bakan Ufuk'a bakarken.
O sırada "Hani biz gelmiyorduk," dedi Yusuf.
"Sebepsiz yere böyle bir evin korumalarının yanına gitmek şüphe uyandırırdı üstelik de ıssız bir yer burası. Bir dilencinin ıssız yerlerde işi olmaz." Serhat, düşünmek için öne eğildi ve öndeki koltuğa yüzünü yasladı, kucağındaki tahta kasa ise öne eğildiği için rahatsız ediciydi. "Ufuk, biraz yavaş sür."
Serhat, geçmişini gözden geçirdi ve çaldığı ruhları, toprağa mahkûm ettiği bedenleri düşündü. "Döv beni, Yusuf."
"Ne?" dedi Yusuf, anlamayarak.
Serhat, aceleyle yola baktı ve "Adamın evine yaklaşmak üzereyiz," diye sesini yükseltti. "Döv beni, hemen!"
Yusuf'un anladığı tek şey döv kelimesiydi ve Serhat'ın bunu iş için mi yoksa kendini cezalandırmak için mi istediğini anlayamıyordu.
"Döv dedim sana, zamanımız yok!"
Yusuf istemese de Serhat'a yumruğunu geçirdi. "Oğlum ne yapıyorsunuz?" dedi Ufuk arabanın dikiz aynasından bakarken. Serhat ise hoşnut hissetmek adına gözlerini kapattı ve refleks olarak da Yusuf'a karşılık vermemek için ellerini arkasına aldı. "Karışma, Ufuk," dedi Serhat sol bacağına bir tekme yerken. "İş için gerekli."
Serhat, kasanın başına bir şey gelmesin diye sağ eliyle kasayı destekleyeceği sırada sağ koluna da darbe aldı ve "Senin sülaleni sikeyim," diye inlediği gibi sağ kolunu sakladı ardından yaralı, karmaşık dövmeli sol kolunu uzattı. "Defalarca kez demiştim, sağ koluma dokunma diye, değil mi?"
"Allah kahretmesin," diye inledi Ufuk, arabayı biraz daha yavaşlatırken. "Arka koltukta ne sikim fantezisi yaşıyorsunuz bilmiyorum ama adamın evine son birkaç metre kaldı."
Serhat, yaslandığı camdan ayrıldı ve kendisini öne doğru attı. "Adamın evine, kameralardan izlediğimiz korumaların koruduğu kısımdan geldik, değil mi?" Serhat, eliyle Yusuf'u durdurdu ve kanın nereden geldiğini anlayamadığı için sol eliyle tüm yüzünü ovuşturdu. "Şimdi ben size borcumu ödemediğim için beni dövdünüz ve hatta şimdi de Yusuf, beni arabadan dışarı atacak, yetmeyecek dışarıda da dövecek ve dayak yediğimin sesi korumalara da gidecek. Anlaşıldı mı?"
"Serhat," dedi Yusuf ve bakışlarını kaçırdı. "Bunu sana yaptığım ilk gece vicdanım uyumama izin vermemişti. Dayak yiyen taraf için hep kendini seçiyorsun ve o kadar alıştırmışsın ki," elini göğsüne götürecek gibi oldu, "artık o vicdanın etkisinden bende hiç kalmamış galiba."
"Duygusallığın zamanı değil," dedi Serhat ve şiddetle kapıyı açtığında Ufuk da arabayı tam olarak durdurdu. Sonra Yusuf da görevi için Serhat'ı kabaca itekleyerek arabadan attığında rollerine başladılar.
"Seni adi şerefsiz!" diye bağırdı Yusuf ve Serhat da kasaya dikkat ederek kendisini yere attı. "Kaç gündür erteliyorsun lan borcunu!?"
"Vurma abi," dedi Serhat ve Yusuf'un attığı tekmeye karşılık olarak yerdeyken elleriyle yüzünü kapattı. "Sana yemin ettim, Allah'ın adını verdim abi, yapma."
"Nedense senin gibiler hep aynı cümleleri kullanıyor ama icraata döken de binde bir çıkıyor," dediği gibi Yusuf, öyle sert bir tekme attı ki, o tekme Serhat'ın karın boşluğuna denk geldi ve Serhat da zevk aldı bundan hatta acıyla inlediğinde gözlerini kıstı ve kendilerini dikkatle izleyen Ufuk'u kısa süreliğine gördü.
Korumalar Ufuk'un yüzünü görseydi eğer, işin gerçekten de bir tefeciye borçların ödenmemesi olduklarını düşünürlerdi çünkü Ufuk direksiyon başında gayet de ciddi duruyordu ama Serhat da korumalar değildi ve o gözlerde merakı da görmüştü.
"Yemin ederim o parayı bir şekilde bulacağım," dedi Serhat ve birkaç metre aşağılarında kalan korumalara seslerinin gitmesi için de ikisi de yüksek sesle konuşuyorlardı. "Artık vurma abi, işim ve param olsaydı getirmez miydim sanıyorsunuz?"
"Ben onu bunu bilmem," dedi Yusuf ve çömelip Serhat'ın yakalarına yapıştığında yüz yüze geldiler. "Ama eğer yarına kadar borcunu ödemezsen tıpkı diğerlerine yaptığımız gibi leşini köpeklerimize yediririz, haberin olsun."
Bulundukları yeri korumalar göremiyordu ama Serhat ve Yusuf, uzun ağaçların kısmen örttüğü villayı seçebiliyorlardı.
"Sence seslerden tüm korumalar bir yerde toplanmış mıdır?" diye sordu Serhat, kısık bir sesle ve yakasını da Yusuf'tan kurtardı.
"Ben onu bunu bilmem," dedi Yusuf tekrarlayarak ve ayağa kalktığında ekledi: "İşimiz bittiğinde o ağır elinden dayak yememeyi umuyorum."
Serhat artık temiz bir dayak yemiş, fakir ve fukaranın kirli ve kanlı görüntüsüne ulaşmıştı. Üstünü başını silkelemeden ayağa kalktı Serhat ve kasadan birkaç cam şişe kırdı çünkü gerçekçi olmalıydı. O cam kırıklarını da kasanın içine orantısız bir şekilde dağıttı.
Yusuf ise tam bir ağalar gibi arabaya tek adımla yerleşti ve Ufuk da korumaların yönüne doğru arabayı sürmeye başladığında "Umarım o paraları bulamazsın ve senin icabına da ben bakarım!" diye tükürürcesine haykırdı.
Serhat yerden kasayı aldı ve eter koymadığı şişeleri gözleriyle kontrol ettiğinde topallar gibi ağır ağır Ufuk'un arabayı sürdüğü yola doğru ilerledi. Ağaçlıkların arasında görünen o villaya yaklaşıyordu. Pantolonunun cebinden kulak içi kulaklığını çıkarttı Serhat ve taktığında da belli olmayan silahını kontrol etti.
"Arda," dedi Serhat kulaklığı aktif hâle getirdiğinde. "Çıkarttığımız kavga sesi yüzünden korumalar bir yerde mi toplandı yoksa sayılarını artırıp da etrafa mı dağıldılar?" Çoğu koruma çevreden gelen sese gitmezdi çünkü korumaları gereken bir ev vardı ve o evin başından ayrılamazlardı.
"Çoğunluğu senin şu anda gitmekte olduğun kapıda toplandı ama üç kişi ise arka kapıda kalmaya devam etti."
Serhat ilerlemeye devam etti ve korumalar bakış açısına girdiği vakit biraz daha dirençsiz yürümeye başladı. Kasayı ise korumalara bitkin olduğunu kanıtlayabilmek adına iki eliyle, ağır ağır, her an düşürecekmiş gibi tutuyordu.
Korumalar, ormanlık yolda bir insan, özellikle de dayak yemiş ve modacıları çıldırtacak görünüşlü bir adam gördüklerinden kimi daha da dikleşmişti, bazıları ise elini beline doğru götürmüştü ve kaşları da çatılmıştı.
Aptallar ve aptallık, diye geçirdi içinden Serhat çünkü evin içindekilerin önemini korumaları göz önünde tutarak belli etmiş oluyorlardı. Ortada gizlenmesi gereken bir şey varsa eğer bu dikkat çekici etmenlerden uzak tutulmalıydı.
Serhat, korumaların tam önünde yürümeye başladığında adımlarını yavaşlattı ve iki saniyeliğine başını çevirip kendisini temkinli bakışlarla izleyen korumalara baktı. Önüne döndüğünde birkaç adım daha attı Serhat ve bitkin bir şekilde yutkunduğunda adımlarını durdurdu ve korumalara tam olarak döndü.
"Parfüm ve şampuan satıyorum," dedi Serhat aciz bir sesle ve kasayı da biraz öne uzattı. "Bakmak ister misiniz?"
"İstemez," dedi kaba görünüşlü bir koruma ve tehditkâr bir şekilde baktı. "Çabuk kaybol buradan."
Sadece beş dakika sonra altıncı rüyanı görmüş olacaksın, diye geçirdi içinden Serhat ve korumaya baktı. Zavallı bir rolü olmasaydı şu anda, o korumayı gerçekten de alt edebilecek gücü hissediyordu kendisinde.
"Bir deneyin, lütfen," dedi Serhat ve kasayı biraz daha yaklaştırdı. "Hiç pişman olmazsınız."
Serhat'ın karşısında tam altı tane koruma vardı. "Biraz daha uzatırsan kafana kurşunu yersin," dedi sağ taraftaki sondan ikinci koruma.
Serhat, pes etmedi ve eter koymadığı bir parfümü eline aldı ve diğer eli de kasadan dolayı dolu olduğu için şişenin kapağını ağzıyla açtı. Parfümü tahta kasanın kenarına sıktı Serhat ve birkaç saniye sonra da kokladı. "Ciddiyim, sattığım parfümler harika kokar ve şampuanlar da saçlarınıza çok iyi gelir. En ünlü markaların yurt dışı depolarından çalıntı, hem orijinaller hem de ucuzlar." Korumalara tek tek baktı. "Paraya ihtiyacım var ve bunları da satmam lâzım."
"Gitmeyecek bu," dedi bir koruma ve cebinden yüklü miktarda para çıkartıp "Kozmetik ürünlerini de bu parayı da al ve defol," dedi.
Serhat ise bir adım geri gitti ve "Aldığım paraya karşılık bunları size vermem gerekir," dedi ardından da bir kez daha kasayı ileri uzattı. "Kokularına bakın, beğendiklerinizi seçin ve alın." Buraya yeni gelen bir korumanın parmağında bir yüzük gördü. "Kasanın içinde kadın parfümleri ve şampuanları da bulunuyor. Sevgilileriniz ya da eşleriniz bu sürprize bayılır bence."
Koruma, muhtemelen partneriyle kavgalıydı ve duygusal kısımları belli etmemek adına "Gitmemekte ısrarcı," dedi Serhat için ve öne atıldığında kasadan pembe renkli şişeyi aldı.
Serhat, eter sıkılmamış olanı ilk koklayan kişi olmuştu ve bundaki amacı da güven vermekti. Karşısındaki koruma ise eterli parfümü almıştı.
O koruma parfümü bileğine sıktı ve kokladığında içinden küfretti Serhat çünkü diğerlerinin gözü önünde o adam bayılırsa eğer, tüm planı doğaçlama gitmek zorunda kalacaktı ve acilen diğer adamların da koklamalarını sağlamalıydı.
"Ben bunu sevgilime alayım," dedi parfümü koklayan koruma ve başka bir şişeyi de eline aldığında Serhat ile kabaca konuşan adama fırlattı. "Sen de eşine bunu al, dostum."
Sanırım bu altı korumadan sadece ikisinin bir ilişkisi vardı. Koruma, havada tuttuğu parfümü kaptı ve düşüncesizce o da kokladı.
Daha fazla vakit kaybedemezdi. Kasadan seri bir şekilde erkek şampuanlarını aldı ve diğer korumalara fırlattı. Korumalar öfkeyle havada tuttu o şampuanları ve "Çekinmeden açabilirsiniz ve aromaları için de kokularına bakın, beyler," dedi. Yalan, inandırıcılık yönünden gerçeğe yakın söylenmeliydi. "Benim gibi tipler evlenmez, bilirsiniz. Şunları satın alın ve herkesten gizlediğim gayrimeşru çocuğum milletin gözlerinin içine bakmasın," dedi Serhat ve korumaların gözlerinin içine baktığında duygusal bir şekle girdi. "Tıpkı benim gibi."
Diğerleri de aromalarına bakmak için ürünleri burnuna götürdüğünde ilk koklayan adamın dengesi sarsıldı ve en son koklayan adam ise o korumanın dengesinin sarsıldığını gördüğünde bilinçsizce burnundan çekti şampuanı ardından da yere şampuanı attığı gibi bir küfür savurdu.
Ne olduklarını bile anlamadan bayıldı diğer adamlar ve en son koklayan adam ise tuhaf adımlarla Serhat'ın üzerine yürümeye başladı ve o an Serhat'ın yaptığı tek şey, donuk ve boş gözlerle korumanın son çırpınışlarını izlemek oldu.
Bu koruma en son koklamıştı ve az koklamıştı, bundan dolayı diğerleri gibi etkili bir sonuç göremedi Serhat ve kasayı sakinlikle yere bıraktığı gibi karşısına geçen adama sert bir yumruk attı. Adamın kafası yana kaydı ve sersemlemiş bir şekilde düşüyormuş gibi olduğunda hiç istemese de ani bir şekilde adamın kafasını tuttuğu gibi dizine geçirdi. Korumalar yerdeydi.
"İçeri giriyorum," dedi Serhat kulaklıktan kendisini dinleyen ve kameralardan izleyen ekibine. "En son översiniz."
“Arka tarafta üç koruma daha var ve telsizlerine cevap gitmediği zaman şüphelenecekler,” dedi Arda. “Ondan sonra onları da eterle bayıltmayı düşünmüyorsun herhalde?"
“Onların yerinde olsaydım eterle bayıltılmış olmayı dilerdim.”
Villanın bahçesinde yürüyordu Serhat ve kapıya yaklaşmasına az kalmıştı. "Çabuk ol," dedi Arda, Serhat'a. "Sen bahçeye giriş yaptığın için bahçedeki kameraların görüntülerinin tekrar etmelerini sağladım ancak kameraları takip edenler varsa eğer, bunu anlamaları uzun sürmez."
Serhat'ın yürüdüğü yol betondu ama bu betonun her iki yanı da yeşilliklerle ve renkli çiçeklerle doluydu. Kapının girişindeki kameraya baka baka yürüdü Serhat çünkü o kameranın ortası sanki bir insan gözüne aitti. Serhat, kapının önünde durdu ve tepesindeki kamera ise onu izlemeye devam ettiği sırada başını kapıya doğru yasladı, içeriyi dinlemeye çalıştı.
Villanın arka kapısında bekleyen korumaların, ön taraftaki korumaların pert olduklarını anlamaları çok uzun sürmezdi ve telsizlere verilmeyen bir cevap bile çok kritikti.
"Arda," dedi Serhat ve kapıdan girmek yerine yan taraftaki cama doğru yürüdü. "Ön taraftaki korumaların telsizlerine ya da kullandıkları kişisel telefonlara erişebilme imkânın var mı?"
"Var ama-" dedi Arda ve o sırada da "Ya da boş ver," dedi Serhat ve çorabından bıçağını çıkarttığında devam etti: "Bir tersliğin olduğunu anlayıp da etrafa saçılmaları benim işimi kolaylaştırır."
Bıçağın ucuyla camın menteşelerini döndürmeye çalışıyordu Serhat ve o bıçakta Polat'ın kuruyan kanı vardı.
Cam artık bulunduğu yerde bir emanet gibi duruyordu. Camın her iki yanından da kavradı Serhat ve minimum ses çıkartmaya çalışarak çekiştirdi ve yere bıraktı. Cam, tek taraftan açılıyordu ve camın diğer yarısı ise yerli yerindeydi. Camın etrafındaki lastiği söktü Serhat çünkü lâzım olacaktı.
Serhat, camın etrafından aldığı lastiği eline doladı ve bir dizini kendisine doğru çekip ayağını açtığı boşluğa koydu. Her iki yandan da tutunduğunda kendisini içeri çekti ardından da yere indi.
Şimdi yapması gereken karşı kapıdaki korumalardan kurtulmaktı. Açık mutfağın arkasındaki cam kapıdan dışardaki geriye kalan korumaları görebiliyordu. Serhat, masadan bir biblo aldı ve ön kapının yanındaki masaya ilerledi, o masanın üzerindeki vazoya ise dokunup geri bıraktı.
"Umarım bu zımbırtı bir aile yadigarı değildir." Serhat, camın ardından kendisini görmesinler diye eğildi ve açık salona girdi, iki koltuğun arasında yerini aldığı sırada ise vazoya bir kez daha baktı. "Gerçi o kadar eski de durmuyor."
Elindeki bibloyu sıktı Serhat ve mutfağın giriş kısmındaki, ön kapının hemen yanındaki vazoyu nişan aldı.
Bibloyu birden vazoya fırlattı ve o vazo yüksek bir sesle parçalara ayrıldığında aynı gürültü ile o biblo da tuzla buz oldu.
İçeriden gelen yabancı ve ürkütücü sese karşılık korumalar hareketlendi ve dışarıda biri kalmak şartı ile diğer iki koruma sürgülü cam kapıdan içeri girdi.
Korumalar bedenen büyüktü ama aynı şey zihinleri için geçerli değildi. Serhat, vazoyu uzaktan kırmıştı çünkü o korumaların doğrudan kırılan vazoya doğru gideceklerini biliyordu. İki koruma da temkinli ama aynı zamanda da seri bir şekilde kırılıp dökülen alana gittiler ve Serhat ise istediği gibi iki korumanın da arka çaprazında kaldı.
Susturucusu takılmış olan silahını çıkarttı Serhat ve birini bacağından, hemen ardından ise diğerini her iki kolundan da vurdu.
Yaralanan korumalar fazla ses çıkartmıştı ve bacağından vurduğu koruma elini beline koyup da silahını çekeceği an Serhat, gözlerini kıstı ve bu sefer de o korumanın eline isabet aldı. Zaten diğer korumayı kollarından vurduğu için adam silahını almaya yeltenemiyordu bile.
Serhat, iki koltuğun arasından ters döndü ve sürgülü cama baktı. Dışarıda tek bir koruma vardı ve o koruma da bahçenin ilerisine doğru yürüyordu. Kısacası düşmanı içeride aramak yerine dışarıda arıyordu.
Bu hep böyleydi zaten, bir ülkeyi bölmek için bile dış güçlere nazaran iç kargaşalar başvurulan bir numaralı yöntemdi.
Dışarıda kalan tek bir koruma ileriye doğru, sırtı Serhat'a dönük bir şekilde yürüdüğü sırada telsizini aldı ve tam o anda Serhat ateş etti, silahından çıkan kurşun ise o camı tuzla buz etti.
Dışarıdaki koruma dengesizce bir sıçramanın ardından yanındaki ağacın arkasına geçti ve karşılıklı ateş etmeye başladılar.
"Hani çatışma çıkmayacaktı, pezevenk!" dedi Arda sinirle. "Kendini niye hep tehlikelerin dibine sokuyorsun. Toplu olarak bulunmamız asıl avantaj olurdu."
"Ben bu bebek oyununu çatışmadan saymıyorum, bunlar aptal," dedi Serhat bir duvara saklanıp da bir belirip bir ateş ederken. "Bu bir ısınma turu ve rutin. Genelde hep şöyle yaparım," dedi Serhat ve öyle bir tonda ateş etti ki, sanki bu bir örüntüydü ve o adamı da kendisi gibi ateş etmeye alıştırmıştı.
Belli aralıklarla yerlerinden çıkıp ateş ediyorlardı ve bunu Serhat sağlamıştı. Öyle bir an geldi ki kurşun sıkma sırası korumaya geçtiği an Serhat, öne atıldı ve ağaçtan çıkan bedene kurşunu geçirdi.
Korumanın silahı o kadar çok ses çıkartmıştı ki, aradıkları asıl adamın kaçmış olma ihtimali vardı.
Serhat, bir üst kata çıkmak için merdivenlere yöneldiği sırada "Lütfen o adamın kaçmadığını söyle, Arda," dedi ve hızlı adımlarla merdivenleri çıktı.
"Eğer gizli bir çıkış yoksa adam hâlâ içeride olmalı çünkü dışarıya çıkan olmadı."
Serhat, ikinci kattaydı ve bu kat yuvarlak bir koridordu, bu yuvarlak koridor daha dikkatli incelendiğinde bir oturma odası havası almıştı ve iki ayrı kapıya açılıyordu.
"Adamın içeride olduğunu nereden biliyoruz ki?" diye sordu, Dilek.
"Adamın kâğıdını okudum ve bu konuta geldiği tarihleri inceledim. Adam her hafta, sadece günleri bir sonrakine kaydırarak buraya geliyor." Serhat, ilerisine baktığı sırada sol tarafında bir şey dikkatini çekti ama o kısma özenle bakmamaya çalıştı. "Priz’in arabasındayken Kablo da görmüştü, bir koruma başka bir korumanın kulağına bir şeyler söylüyordu. Bu işlerde dinlenme riski olduğu için doğrudan aktarım yapmayı tercih ediyorlar ve birbirlerine haber verdikleri şey ise asıl adamın konuta girmiş olması. Her zamankinden daha dikkatli olmalılardı."
Serhat'ın sol tarafındaki camlı büfe, tüm görüntüleri ifşa ediyordu ama yine de ilerisine bakmaya devam etti. Serhat, böyleydi işte. Soluna baktığında aslında soldan çok sağı görürdü. Soluna bakıyormuş gibi göründüğünde, hemen hemen herkes Serhat'ın kendilerini izlediklerini düşünüp de bir şey yapamazlardı ama o an sağına da odaklandığından sağ tarafındakilerin de hakimiyetini elinde tutardı.
"Bunu ilk iş olarak seçmemizin sebebi," dedi Serhat ilerisine bakarak ağır ağır yürürken. Aslında o an sol tarafındaki büfenin yansımasının analizini yapıyordu. "Şans eseri aradığımız adamın evini ziyaret edeceği günün bugüne denk gelmesiydi, hatta saati bile bizim şu anki saatimize uyuyordu."
Serhat, bunu söylediği anda büfenin yansımasında bir hareketlilik oldu. Serhat, seri adımlarla tahta, yuvarlak masanın oraya geldi ve çok sert bir şekilde o masaya vurduğunda masa, Serhat'ın önüne siper oldu. Aradıkları adam ateş etti ve o mermi de Serhat'ın arkasına saklandığı tahta masayı delip geçti.
"Masanın ötesine sadece bir adım daha kaysaydım eğer," dedi Serhat oturduğunda, yerden cam büfenin yansımasında o adamın hareketlerini izledi ve nefesini verdi. "Vuruluyordum ve benden de kurtuluyordunuz."
Yusuf'un okkalı bir küfür savurduğunu işitti Serhat ve gülümserken adamın hareketlerini cam büfeden izledi ve yorumladı. Silahını nişan aldı Serhat, büfeden izlediği kadarıyla adamın saklandığı yere geri girdiğini gördü ve ayağa kalktı. Adam, Serhat'ın büfeden kendisini izlediğini hiç anlayamamıştı. Serhat'ın gözleri büfedeydi ama silahını ters yöne, adamın saklandığı yere doğru tutmuştu. Camdaki yansımadan adamın çıktığını gördüğü gibi tetiğe bastı.
Adam haykırdı ve Serhat da masanın üzerinden atlayıp yerde kıvranan adama doğru yaklaştı. "Her zamankinden daha dikkatli olmalılardı demiştim son cümlemde ve buna rağmen beni vurmaya çalışma planını hiç değiştirmemen senin hatandı." Yerde, sol bacağını tutarak kıvranan, sakallarına ak düşmüş adamın üzerinden atladı Serhat ve adamın elinden uzağa fırlamış olan silahı eline aldı. "İnsan bir çıkarım yapar," dedi Serhat, adamın silahını incelerken.
Yüzünü buruşturdu ve tek ayağıyla adamı dürttü, adamın yüzünün kendisine doğru dönmesini sağladı.
"Siz kimsiniz?" dedi adam tükürürcesine. "Neyin baskını bu?"
"Günahlarına o kadar çok alışmışsın ki suçüstü yakalanman bile yüzünün kızarmasını sağlamıyor veya vicdanın bile seni bu yoldan döndürememiş." Serhat, kendi silahını beline koydu ve adamınkini de pantolonunun arka cebine yerleştirdiğinde bir ayağını adamın diğer tarafına attı ve adamın bedeni, Serhat'ın iki bacağının arasında kaldı. "Asıl işim sen değilsin," dedi Serhat ve eğilip adamın yakasına yapıştı. "Benim sormama bile gerek kalmadan ne kötülükler yaptığını değil, o kötülükleri nasıl yaptığını anlat."
"Sen neyden bahsediyorsun?"
Serhat, adamın yüzüne yumruk attı ve adam inlediğinde yeniden adamın yakasına yapıştı. Ağzından bir küfür yuvarlandığında hem öfkeliydi hem de dalga geçermiş gibi bir hali vardı. "İkinciyi sormak istemiyorum ve zamanımı senin gibi bir çöpe harcamak da istemiyorum." Serhat, dolgun alt dudağını ağzının içine aldı. "Konuş."
Adam, gözlerini kıstı ve Serhat'ın genişlemiş göz bebeğine baktı. Ortadaki siyahlık büyümüştü ve çevresini de ince bir tabaka halinde yeşil bir halka sarmıştı. O neon yeşilinin etrafı ise yer yer kızarmıştı ama bazı yerleri hala beyazdı.
Serhat, odaklandığı hiçbir gözden gözlerini kaçırmazdı ve istikrarla adamın iğrenç gözlerine tüm dinçliğiyle bakmaya devam etti. Adam ise bakışlarını başka bir yöne çekti.
Serhat, adamın yakalarını daha fazla sıktı ve kaşlarını da çattığında adam da boynunu kurtarma çabasına girdi. "Senin yanılgının başladığı yer benim konuşacağımı düşüneceğin ana dayanıyor," dedi adam zorlanarak ve Serhat ise hiç düşünmeden adamın yakasını bıraktığı anda, adamın boşluğuna denk geldi ve adam da kafasını yere vurdu. Serhat, koluna dolamış olduğu lastiği çıkarttığı gibi adamın boynuna bir tur doladı.
"Senin canın şimdi çok tatlıdır," dedi Serhat ve lastiği tuttuğu ellerini birbirinden uzaklaştırdığında adamın boğazını lastik daha fazla sıktı. "Şaka yapmadığım bir andayım ve yanıldığım da olmadı." Adam elleriyle boğazındaki lastiği çekiştirmeye çalışıyordu ama Serhat öyle bir sıkmıştı ki, adam lastiği kaldırıp da kavrayamıyordu bile. "Konuşmazsan ölürsün ve ben de oğlunu bulurum. Sonuç olarak ölürsün ve oğlun da köşeye sıkıştığı için bülbül gibi öter. Bunu mu istersin yoksa canını kurtarmayı ve oğluna bulaşmamış olmamızı mı?"
Adam ağzını oynatıyordu ama nefes alamadığı için ıkınma dışında bir ses yoktu. Adamın yüzünün iyice morarmasını izledi Serhat ve lastiği tutan ellerini birbirine yaklaştırdı, adam nefes aldı.
"Orada," dedi adam şiddetle öksürerek. "Kasada... Kasada bizimle çalışan devlet memurlarının bilgileri var. Onlar sayesinde başkaları adına gerçek kimlikler çıkartabiliyoruz."
Serhat, gözlerini kıstığında adamın ellerinin sürekli kendisini kurtarmak istermiş gibi kımıldanmasından rahatsız olduğu için bir ayağını adamın eline bastırdı. "Kasa nerede?" diye sordu Serhat, adamın tek el ile çırpınmaya çalışmasını izlerken. Bu, tıpkı tek kanatla uçmaya çalışan bir kuşa benziyordu ama tek bir kanat asla bir kurtuluş olamazdı.
Adam, bu soruya cevap vermek istemedi ve sıkıntılı bir ifadeye büründü. Adamın kendisine bir cevap vermeyeceğini anladı Serhat ve birden lastiği tutan ellerini uzaklaştırdı, bu diğerinden daha şiddetliydi ve boğazı daha fazla acıdı.
Adam, ruhunu teslim ediyormuş gibi bir hafifleme yaşadı ve gözleri baygınlaştı. Bu öyle bir histi ki, Serhat o lastikleri gevşetmek istememişti ve kendisini sadece bir cisme zarar veriyormuş gibi hissediyordu. Karşısında acı çeken bir adam yoktu sanki ve o adam kendi gözünde sadece bir maddeden ibaretti.
Serhat, kontrolünü kaybetmemişti ve bilinçli olarak adamın boğazını sıkmayı bırakmıyordu. Dışarıdan biri Serhat'ın sadece neon yeşili gözlerini görseydi eğer, akıllarından asla Serhat'ın bir adamı boğuyor olma düşüncesi geçmezdi. O gözler, şu anda daha çok çözemediği bir soruda nerede hata yaptığını anlamaya çalışan ve dikkatle okumaya devam eden bakışları andırıyordu.
Son dakikaya kadar sıktı Serhat ve adamın iradesinin kırıldığını fark ettiği an ellerini birbirine yaklaştırdı daha sonra ise adam da güçlükle nefes aldı. "Konuş!" diye bağırdı Serhat ama adam öyle ölmüş gibiydi ki, sanki son enerjisinin hepsini nefes almak için harcayabilirdi.
"Bu beni aşıyor," dedi adam güçlükle ve ağır ağır, hırıltılı bir biçimde soluklandığında artık gözleri kaymıştı. "Söyleyemem."
Serhat, anlayışla başını salladı ve tam yeniden lastiği son kez gerecekti ki adam "Tamam, tamam!" dedi can havliyle. "Lânet olsun seni aşağılık şerefsiz. Söyleyeceğim."
Serhat, bu sefer de peki dercesine başını salladı ve adama baktı. Adam ise haince gülümsedi. "Buraya baskına gelecekler," dedi adam ve ölmeden önce bile gıcıklık yapmak için sinsice bakmaya devam eden o mahluklara benzedi. "Bizim işimiz basite indirgenemeyecek kadar karışık ve sadece on tane koruma ile de korunmayız. Buradan sağ çıkamazsın."
"Ben zoru basitleştiririm ve daha en başından beri beni oyalamaya çalışarak zaman kazanmaya çalıştığını anlamıştım zaten." Serhat, omzunu kaldırdı ve indirdiğinde kaşları da alayla havaya kalktı. "Öyle olsun, ama ilk önce öbür dünyaya göç eden sen olacaksın çünkü polisle ve teşkilatla koordineli bir biçimde ilerliyoruz, şu anda burayı izleyen en az elli kişi var ve senin o asalak korumaların bize ulaşsa bile senin kurtuluşun olmayacak." Yüzünü adamın yüzüne yaklaştırdı ve gözlerini de kıstı ardından da konuştu ve karşısındaki aciz adam da Serhat'ın kulaklığa konuştuğunu anladı. "Adam bilgi vermiyor ve ölmeden önce de öz oğlunun ölümünü görsün, belki vicdanı onu ziyaret eder ya da konuşur ve böyle bir şey yapmamıza da hiç gerek kalmaz."
Adamın tek oğlu vardı ve oğlu, öyle değerliydi ki en yakın korumaları bile adamın bir oğlu olduğunu bilmiyordu. "Tamam," dedi adam ve bu sefer uysallıkla ve yenilgiyle konuştu: "Seni adi şerefsiz adam, oğluma zarar vermeyin ama yine de bir şartla konuşurum. Size her şeyi anlattıktan sonra canımı almayacaksınız ve oğlumu da bırakacaksınız."
Çabuk inandı, diye geçirdi Serhat içinden. Fiziksel acı amaca zor ulaştırır ama kesin çözüm çoğu zaman insanların duygularıyla oynamaktır.
"Hadi itiraf et," dedi Serhat tehlikeyle sırıtırken ve adamı kaba bir biçimde bıraktığında cebinden kâğıdı çıkarttı. "Yabancı bir ülkede olsaydın asla konuşmazdın çünkü seninle işleri bittikten sonra, seni sağ bırakmayacaklarını bilirdin ama Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisindesin ve bir polisin silahını çıkartması bile onu görevinden uzaklaştırmasına yeter diye düşünüyorsun herhalde. Buna mı güveniyorsun?"
Üzerine fırlatılan kâğıda baktı adam ve "Hemen hemen," dedi bitkin bir sesle. "Sanırım geçenlerde tuhaf, bilinmeyen bir partinin kadın milletvekili Türk polisinin suratına yumruk atmış ve o milletvekilinin de dokunulmazlığına güvenerek böyle bir şey yaptığını biliyorum. Gerçi sen bir polis değilsin ve beni öldürsen bile devletin sana sahip çıkar, ama beni öldüremeyeceğini biliyorum çünkü halk tarafından da bastırılmışsınız."
"Hemen hemen, ha?" diye tekrar etti Serhat ve adamın düşüncesi kanına dokunduğu için adamın kötülük özgürlüğüne baskıcı bir kötülük uygulamak istedi. "O kâğıdı okumadan imzalayacaksın ve reddedersen de o dalga geçtiğin baskılanmış istihbaratçı," dedi Serhat ve kendisini gösterdi. "İlk önce senin canını alır ve o kâğıda da zorla parmağını bastırdıktan sonra halkı tarafından kutlanır çünkü milletime bağlıyım ve milletim de hepimizin arkasında. Biz bir ulusuz ve aramızda senin gibi aşağılık herifleri görmemek için de ayıklama yapmak zorundayız. Seni ayıklamamı istemiyorsan eğer o kâğıdı imzalarsın." Serhat, nefesini verdiğinde dudaklarını sinirle birbirine kenetledi. "Bahsettiğin o sözde siyasetçi mahluk gelsin bir de bana sallasın yumruğunu, görür o an asıl yetkinin kimde olduğunu."
Adam, yaşlı olduğu için fazla şiddete gelemiyordu ve nefessiz kalmak bile canını almış gibiydi. Elini kalbine bastırdı adam ve "Masanın üzerinde kalemim var," dediğinde başıyla hafif masayı gösterdi. "Onu getir ve imza atayım."
Dikkatlice baktı Serhat adamın yüzüne ve kafasını olumsuz anlamda salladı. "Sen getir." Belinden silahını çıkarttı ve adamın kafasına doğrulttu. "Çabuk ol ve o masada imzanı at."
Adam, yalpalayarak ayağa kalktı ve masaya doğru ilerledi, Serhat ise topuklarında yarım dönerek adamın her hareketini silahını doğrultmaya devam ederek izledi. "En ufak bir yanlışında hiç düşünmeden kafana sıkarım. Yanlış bir hareket yapma çünkü dejavu yaşamak istemiyorum." Adam masadan kalemini aldı ve katlanmış kâğıdı zorla düzeltip masaya yasladı. "Daha geçen görevimde yine senin gibi bir şerefsizle uğraşıyordum ve adam yere düşmüş gibi yapmıştı, o sırada halının altında silahını saklamış olduğunu gördüm ve hiç düşünmeden sıktım. Anlattıklarımın doğruluğunu bilmek istersen eğer merkezdeki mezarlığa git ve girişte, sağ tarafta kalan mezarın içindeki adamı sorgula.” Silahı adamın kafasına vurdu birkaç kez. “Ve ondan önce bir ölünün yanına gidebileceğin iki yolu da gözden geçir.”
Bir ölünün yanına iki şekilde gidilebilirdi.
Adam, imzasını atmadan önce arkasını döndü ve Serhat'a baktı; Serhat ise kaşlarını çattı ve adama doğru ilerlediğinde "Okumadan at o imzayı," dedi bir kez daha. "Bu kadar korkak olmamalısın."
Adam, boştaki yumruğunu sıktı ve Serhat, adamın enerjisinin yerine geldiğini sezdiği anda soğuk namluyu adamın ensesine yasladı.
"Gerçekten işinde usta bir teşkilatçı olup olmadığını bilmiyorum ama zekân var ve istediklerini de gurur kırdırarak yaptırtıyorsun, evlat." Adam, nefesini verdi ve istemeye istemeye o kalemi kâğıdın üzerinde hareket ettirdi. Kalemi fırlatırcasına masaya bıraktı ve "Oldu mu?" diye bağırdı. "İmzaladım işte!"
Serhat, silahı daha fazla adama yasladı ve çevik bir hareketle o kâğıdı aldığı gibi pantolonunun cebine yerleştirdi. "Hainlik eden devlet memurlarının listesini bana vermeden seni bırakmam."
Adam, histerikle sırıttı ve başını iki yana salladı. "Anlaşmamız buraya kadardı, genç." Başını arkasına çevirdi ve Serhat'ın yüzüne bakmaya çalıştı. "Gerçi yirmi yedi yaşında biri benim gözümde hiçbir zaman genç olamamıştır."
Serhat, dudaklarını birbirine bastırdı ve adamın yaşını tahmin etmeye çalışmasının üzerinde de hiç durmadı. "Zamanım yok," dedi Serhat kararlılıkla ve şarjörü değiştirdiğinde çıkan ses adamın birden sıçramasına neden oldu. "Ufacık bir silah sesinden bile korkuyorsun ama lafa gelince de anlatmam diyorsun.” Omuz silkti. “Öl o zaman.”
"Böyle anlaşmamıştık!"
"Kötülüklerini mezarına kadar saklama eylemlerin hakkında da anlaşmamıştık." Serhat, silahını daha fazla sıktı ve sesini yükseltti. Şu zamana kadar iradesini kıramadığı hiç kimse olmamıştı ve bu konuda uzmandı: "İmzaladığın kâğıt sayesinde yaptığın tüm dolandırıcılıkları kabul ettin ve tüm mal varlığın da dolandırdığın ailelerin borçlarını kapatmada kullanılacak. Senin mağdur ettiğin ve üzerinden paralar kazandığın vatandaşımız artık olmayacak çünkü sen olmayacaksın."
Adam, her zamankinden daha fazla gerildi ve Serhat anladı, iradesi böyle çabuk kırılan bir adamın konuşmamasının tek nedeni çalıştırdıkları devlet memurlarının listesinin oğlunda oluyor oluşuydu. "Bingo," dedi Serhat zaferle ve adamın kolunu tuttuğu gibi merdivenlere doğru çekiştirdi, silahını ise adamın kafasından indirmemişti.
Adamı bahçeye çıkarttı Serhat ve "Buraya gelin," dedi. "Sizi görevlendirdiğim bir biçimde şubeleri arayın ve buraya yönlendirin."
"Nereye gidiyoruz!"
"Kes sesini." Serhat, adamı yola kadar sürükledi ve ekiplerin gelmesini bekledi. Kapının önündeki korumalar daha ayılmamıştı ve evin içindeki yaralı korumalar ise kan kaybından bilinçlerini kaybetmiş olmalılardı.
Serhat, adamın öğrenmemesi için kulaklığına konuşurken bilerek arkadaşlarının isimlerini kullanmıyordu ve kod adına da gerek duymadı: "Geçen sefer çalıştığımız emniyeti değil de başka bir emniyeti yollayın buraya. O emniyet ile ikinci işte çalışacağız." Serhat, Fırat Özar'ın şimdi gelmesini istemiyordu ve onunla ikinci işte karşılaşmayı planlamıştı.
Önünde çaresizce bekleyen adama baktı ve Ufuk'a isteksizce konuştu. "Gönlüm bu adamın ülkemde sağlıkçılarımızdan yararlanmasını istemiyor ama sen yine de haber ver. Aslında korumaların hepsi yaşıyor ama ciddi yaralı olan da var."
Birkaç dakika sonra üç polis aracı siren sesleri eşliğinde geldi ve özel harekât ekibinin ardından sağlıkçılar da yetiştiler. Rapor vermek üzere Dilek gelmişti ve Dilek, Serhat'ın tanımadığı bir Emniyet Müdürü ile konuşuyordu. Bayıltılmış olan korumalar ayıldığında karakola götürüldüler ve yaralılar da ambulansa sevk edildi.
Birkaç polis çetenin elebaşını almak için Serhat'a doğru yaklaştılar ve o polislerin arkasından Emniyet Müdürü ile Dilek de yürümeye başladı.
Polisler, adamı kollarından kavradıklarında adamı arkadan kelepçelediler. Dilek ve Emniyet Müdürü de Serhat'ın yanına gelmişti.
Serhat, adamın böyle gönül rahatlığıyla içeri girmesini istemiyordu. "Seni sorgulamayı niye bıraktığımı biliyor musun?" diye sordu Serhat ellerini arkasında birleştirdiğinde ve adım atıp öne doğru eğildiğinde gözlerini kıstı. "Çünkü kendini konuşmayarak ele verdin ve her şeyi anlattığın hâlde tek bir şeyi anlatmaman, yaşını yirmi yedi olarak tahmin ettiğin bu adamın gözünden kaçmadı. Anlatmadın çünkü liste oğlunda ve onu karıştırmak istemediğin gibi kökünün kurumasını da istemiyorsun."
Adam, sinirden öyle kudurmuştu ki, tam Serhat'ın yüzüne tükürme girişiminde bulunacakken Dilek, derhal adamın yüzüne yumruk attı ve Emniyet Müdürü de "Çabuk götürün bu ahlaksızı," diye emir verdi.
Adam götürüldüğünde bile gözü dönmüş bir şekilde arkasına bakmaya çalışıyordu.
Serhat ellerini arkasından çekti ve Emniyet Müdürüne doğru döndü.
"Yazılı emir olmadığı halde iyi iş çıkarttınız," dedi Emniyet Müdürü ve Serhat'a elini uzattı. "Yasal değildi ama yine de gurur duydum."
Serhat, kendisine uzatılan eli ciddi bir biçimde sıktı ve cevap vermediğinde Dilek de kollarını göğsünde bağladı. "Ayaklarının bastığı topraktan haince yararlananlardan ve üstelik aynı toprağa basan başka ayakları kesenlerden nefret ederim."
"Başka işlerde de karşılaşacağımızı umuyorum," dedi Emniyet Müdürü memnun bir sesle ve polislerle beraber araçlarına binip gittiler.
Serhat ve Dilek, hiç konuşmadan ekiplerinin yanına yayan bir şekilde ilerlemeye başladılar. Serhat, ormanlık yoldaki yeşillikleri seyretmeye çalışıyordu ama Dilek'in gözleri arada bir Serhat'ın yüzünü inceliyordu.
"Sakın görünüşümü betimleme," dedi Serhat kesin bir sesle.
"Asla kavgadan sonra fiziki yaralar almış serserilere benzemiyorsun."
Serhat, başını iki yana salladı ve dağılan saçlarını daha fazla dağıttı. "Hepsi Yusuf'un eseri." İleride, arabalarından dışarı çıkmış, kendilerini bekleyen arkadaşlarını gördüler. Dilek'in ve Serhat'ın konuşmalarını kulaklıklar sayesinde duyuyorlardı.
"Serhat'ı ben benzettim," dedi Yusuf hem övünerek hem de gerilerek.
Serhat ve Dilek, arkadaşlarına iyice yaklaşmıştı ve herkes birbirinin çıplak seslerini duyuyordu.
Arda, her zamanki gibi ortalığı karıştırma peşindeydi. "En kötüsü de bunların hiçbirini korumaların yapmamış olması."
Yusuf, ellerini kaldırdı ve birkaç adım geri gittiğinde Serhat'a, bakışlarını her an kaçıracakmış gibi baktı. "Eğer aynı şekilde beni benzetmekten vazgeçersen sana bu ayki tüm maaşımı veririm."
"Aksi olmaz," dedi Dilek gülümseyerek. "Bir kadın olarak söylüyorum, Yusuf'un eşi Yusuf'u kesinlikle bu ay boşayacak."
Ufuk da gülümsedi ve Serhat'a baktı, tebrik ettikten sonra ise arabasına binip sırıttı. "Artık Yusuf'un ismi beş parasız Yusuf."
"Sakin olun, millet," dedi Serhat ve Yusuf'a baktığında arabasına geçti. "Paran sen de kalsın korkak herif." Kapısını kapattığında kemerini taktı ve kulaklığa konuştu: "Bu iş çok basitti, inanılmaz ve tuhaf bir şekilde hızlı ve kolay bitti. Üzerinde bir terslik olduğunu seziyorum ama şu anlığına bunu atlayalım. Şimdi, ikinci iş için Oğlananası'na gidiyoruz."
"Oğlananası da neresi?" diye sordu Yusuf.
"İzmir'in pek bilinmeyen bir bölgesi işte." Serhat, arabasını sürmeye başladı ve konvoy halinde ilerlediler. "Yolumuz uzun," dedi Serhat ve şu anda İzmir'in merkezindeydiler, bundan dolayı yolları uzundu. "Her haltın İzmir'in merkezlerinde gerçekleştiğini düşünen ikinci adamımız kendi güvenliği açısından gayet de güzel bir konum seçmiş."
"Serhat," dedi Dilek. "Sen de zaten Oğlananası'na gittiğimiz yoldan gitmiyor muydun evine? Yanılmıyorsam Oğlananası'na gitmek için büyük bir kuzu restoranının önündeki adadan sağ tarafa döneceğiz ama senin eve aynı yoldan düz devam ediyorduk, değil mi?"
"Evet," dedi Serhat ve otoyola girdiler. "Benim eve varmak için Torbalı yoluna girmemiz lâzım."
Saat on yedi olmak üzereydi ama hava daha kararmamıştı. Sonbahar daha kendisini hissettirmemişti ama havalar artık yirmi birde değil, on dokuz buçukta kararmaya başlıyordu. Altında akıp giden yolu izledi. Hemen sol tarafında ağaçlar, o ağaçların arkasında ise kendisiyle ters yöne giden diğer araçlar... Yolun kenarlarına dizilmiş ve daha yanmamış olan sokak lambaları ve bulutlu gökyüzü...
Serhat, kulaklığını inaktif hale getirdikten sonra telefonunu çıkarttı ve Bekir Başkanı aradı.
Arama yanıtlandı ve "Alo?" dedi telefondaki ses.
"Başkanım," dedi Serhat durgun bir sesle ve direksiyonu tutan eline döndüğünde bir boşlukla karşılaştı sonrasında koltuktaki saatini eline aldı. "İlk iş tamam ve gece yarısına daha yedi saat var."
"Yani ikinci ve en zorlu işine küçücük bir yedi saat mi kaldı?"
Serhat, başını iki yana salladı çünkü Bekir Başkanı, tüm yaptıklarına rağmen kendisini çocuk gibi görüyordu ve aslında kendisine bilerek böyle davranıyordu çünkü aşağılayıcı bir biçimde yaptığı işi küçük görürse eğer, Serhat'ın zaten mükemmel yaptığı işi daha da mükemmelleştireceğini zannediyordu.
"Parkurumu üç saniyelik fark ile birincilikle bitirmiştim ve bir keresinde de sadece bir saniye ile sorumu işaretlemeyi başarmıştım ama şimdi bunların bir önemi yok," dedi Serhat ve nefesini verdiğinde kulağıyla omzuna yaslı telefonu hoparlöre aldıktan sonra yan koltuğa attı. "Bana verdiğin kâğıdı adama imzalattım ama o kâğıdı polislere teslim etmedim."
"İyi yaptın," dedi Bekir Başkanı ve Serhat, başkanının olumlu anlamda başını salladığını düşündü. "Zaten o imza en önemlisiydi ama yeterli gelmez ve diğer kâğıtları da polisler zorla imzalatamaz, ki böyle bir yetkilerinin olmamasına karşın bu yasa dışı da ama ben gideceğim ve görüşme esnasında geriye kalan kâğıtları zorla imzalatacağım. Bu işi polislere bırakmama amacımız da buydu zaten."
Serhat, cebinden imzalattığı kâğıdı çıkarttığında yan koltuğa koydu ve yola bakmayı sürdürdüğünde torpidoya doğru eğildi, yola bakmaya devam ederek de torpidoyu açtı ve tükenmez bir kalem çıkarttı.
"O kâğıdı adamın kalemi ile imzalattım ama o adama güvenmiyorum ve kaleminin silinebilir kalem olduğunu düşünüyorum. Kendi kalemim ile silik bir şekilde imzasının üzerinden geçeceğim. Gerekirse o imzayı zorla tekrar tekrar alırım. Cebinde beş kuruş bırakmamalıyız."
Serhat, kâğıdı direksiyonuna yerleştirdi hatta biraz fazla bastırdığında kornayı bir kez çaldı. Sol eliyle hem direksiyonu hem de kâğıdı tutuyordu ve kalemi sağ eline aldı, kalemin ucunu ise adamın çirkin imzasının üzerinde belli belirsiz gezdirdi.
"Tamam Serhat, işin bittiğinde kâğıdı bana teslim edersin."
Başkanı tam telefonu kapatacağı esnada "Başkanım," dedi Serhat ciddi bir sesle. "Girdiğimiz iddiayı unutmadınız, değil mi? Çünkü bu benim için önemli ve isteyeceğim şey de bir başkası için önemli."
"Unutmadım ama zaten yedi saatte de biraz zor bitirirsin. İşiniz gece bire ya da ikiye aksar."
"Bu önemli değil," dedi Serhat sabırla ardından kâğıdı ve kalemi eğilip torpidoya koydu daha sonra ise koltuktaki telefonu eline aldı. "Ben bir şekilde gece on ikiden önce bitireceğim bu işi ama önemli olan sizin sözünüzde durup durmayacağınız."
"Ne isteyeceksin, bilmiyorum ama işimizi tehlikeye sokmadığı sürece ne istersen onaylayacağım. Aynı şekilde sen de kaybedersen yapmanı istediğim şeyi onaylayacaksın."
Serhat, gözlerini devirmemek için zor tuttu kendisini ama kısık bir sesle "Sabır," diye ağzını oynatmayı da ihmal etmedi. "Yaş kaç, bunu bilmesen de olur ama bil ki o yaşımdan beri sözümden döndüğüm hiç olmadı zaten. Neyse... yarın öğleden sonra sana kâğıtları getiririm."
Büyük kuzu restoranının önündeki ada etrafına geldiklerinde tabeladan da gösterdiği gibi sağa döndüler ve Oğlananası'na girdiler. Burası yeşilliği bol bir köydü ve yapı bakımından tam gelişmemişti. Aynadan baktı ve arkadaşlarının da arkadan geldiğini gördü.
Kulaklığını yine aktif hâle getirdi. "Adamın evi Oğlananası'nın biraz dışında, gözlerden uzak bir yerde. Yine aynı şekilde malikaneye yakın bir yerde duracağız."
"Tamam," dedi Dilek ve ardından Ufuk da "Yine tek başına gitmeyeceksin herhalde?" diye sordu.
"Bu sefer hepimiz işin içindeyiz," dedi Serhat ve arabasını yavaşlattı, etrafa baktı ve arabayı durdurdu. Arabasının camından hâlâ etrafı süzüyordu. Kuru toprak bir yoldu burası ve her iki yana da yeşillik hakimdi. Sol tarafı tepe gibi bir şeydi ve sağ tarafından gördüğü kadarıyla da karman çorman sarmaşıkların altı boşluktu.
Serhat, yeşil şişme montunu giydi ve ikinci iş ile ilgili kâğıdı alıp yeniden süzgeçten geçirdi. Gördüğü bilgiyle kaşları havalandı ve bir yandan da sevindi çünkü aklındaki plana bir temel oluşturmuştu. Hiç şaşırmadım, diye geçirdi içinden. Kadınların üzerinden çalışan iki adam, ikisi de aynı ilde; İzmir'de oturuyor ve birbirlerini de tanıyor.
Sanki evren bir mesaj verdi ve tam o anda telefonuna bir mesaj geldi. Telefonu eline aldı ve baktı, mesajı atan kişinin de Savaş olması ancak bu kadar denk gelebilirdi.
İbne Savaş: Babamın evine geldim işte.
İbne Savaş: Oldu mu?
İbne Savaş: Ne istiyorsun sen yine?
Savaş, Serhat'ın mesleğini biliyordu ve Serhat'ın küçüklüğünün en yakın arkadaşıydı. Serhat, belli bir plan ve programa göre gittiği için Savaş'a; Savaş'ın babası ile yakalamaya çalıştıkları adamın birbirlerini tanıdığını söylemeyecekti.
Asabım biraz bozuk ve kötüyüm.
Kötülük yapmak istemememe rağmen o kötülüğü yapmak zorundaymışım gibi hissediyorum ve böyle davranırsam da iyi hissedeceğimi düşünüyorum ya da belki de sadece kendimi avutmaya çalışıyorum.
Serhat, ne yapacağını söylemedi ama Savaş'ı ziyaret ettiğinde Savaş, Serhat'ın yapmaya çalıştığı kötülüğü anlayacaktı. Aslında Serhat'ın yapmaya çalıştığı Savaş'ı bir anlığına da olsa korkutmaya çalışmaktı çünkü Savaş bunu hak ediyordu ve Serhat, Savaş'ı ziyarete gittikten sonra yapacağı şeyi şu anki mesajıyla sezdirmişti. En azından Savaş o an sezecekti.
Haydar evde mi?
Savaş'ın babasının ismi, Haydar'dı.
İbne Savaş: Evet.
İyi, selamımı söylersin. Ben gelene kadar da bir yere kaybolma hatta kapıyı çaldığımda beni karşılayan sen ol.
İbne Savaş: Ben de senin köpeğindim zaten.
Serhat, güldü ve telefonu yeşil şişme montunun cebine koyduğunda silahını, hatta adamın silahını da kontrol etti ve arabadan çıktı. Serhat'ın çıktığını gören arkadaşları da arabalarından indi ve Serhat'ın arabasının önünde toplandılar.
Yusuf, Serhat'ın arabasının kaputuna yaslandı ve Arda da tam olarak Yusuf'un karşısına geçti. Serhat, Arda'nın sağına geçtiğinde Dilek de Yusuf'un yanına yaslandı ardından da Ufuk da Arda'nın sol tarafına geçti.
"Bu iş biraz zor ama daha zorlarını da görmüştük," diye söze başladı Serhat. "Bu sefer ilk işteki gibi tek rol alan ben olmayacağım."
//
Evett bir bölümün daha sonuna geldik demek isterdim ama yarısına bile gelmedik ehe.
Serhat hakkındaki ilk izlenimleriniz neler?
Ekip hakkında ne düşünüyorsunuz? Arda çok komik biri bence ama ben Ufuk'çuyum tabii Serhat'ı saymazsak ama Yusuf kim ki zaten ve Dilek de üvey evlat ahahaha.
Bu bölümde Hira yoktu, bir sonraki bölümde de Hira olmayacak ondan sonra yine Hira ile devam edeceğiz.
Genel gidişat nasıl sizce?
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Instagram: esmanur.yilmaazz