Bu bölümde yine sadece Serhat var, yoğun bir bölüm ve ben Serhat'ı ne olursa olsun o kadar iyi anlıyorum ki, umarım siz de anlarsınız.
Keyifle okuyun!
19 Ekim Cuma, 2018
Etraf kapkaranlıktı ve sokakta elektrik kesintisi olduğundan içerisi, dışarıdaki sokak lambalarının sarı ışığından mahrumdu.
Saat gecenin on biri olmalıydı, ağır yorgan sıcaktı ve yatak da gayet rahattı ama bu uyumaya çalışan bir adam için yetersizdi.
Serhat gözlerini kapatmayı denedi, hiçbir şey düşünmeden yatmaya çalıştı ve kaç dakika boyunca kımıltısız durduğunu bilemediği halde yine uykuya dalamadı. Saat çift sıfırı gösterdiğinde bomboş bir şekilde tavanı izliyordu.
Gecenin on iki buçuğunda ise yatamadığı için krize girecek gibi hissetti kendisini sonra evde tek nefes olduğu halde başka ürkünç nefesler de duymaya çalıştı, belki korkardı diye çünkü korkarsa kendisini kandırıp daha rahat uykuya dalabileceğini düşündü.
Mutfaktan buzdolabının sesi geliyordu sadece.
Gecenin birinde yatakta doğruldu ve sırtını başlığa verdiğinde karşısındaki dolabın aynasından kendisini görmeye çalıştı, zifiri karanlıkta aynaya bakarken korkuyu gerçek manada hissetmek istedi.
Sanki aynada bir şeyler görüyordu, bu karanlıkta garip gözlerle bakışıyordu. Serhat gerginlikten çenesini sıktı, aklını yitirmiş olmayı dilerdi sadece.
Her şeye, tüm gerginliğine rağmen bu karanlıkta aynaya bakmaya devam etti, aynada tuhaf gözler gördüğünü düşündü ama bu bir yanılsamaydı, bunun da farkındaydı. Serhat çenesini bir kez daha sıktığında “Tüm cansız gözler gözlerimin önünde sanırım,” diye acıyla inledi. Gerçek manada korktuğunda bir kez daha inleyerek bağırdı ve gözlerini de sıkıca yumdu.
“Dayanamıyorum,” dedi gerçekten güçsüz bir sesle. Büyük bir nefes verdi. “Yatmam lazım.” Gözlerini ovuşturduğunda saatlerdir uyumaya çalışıp bir türlü yatamadığı geldi aklına ama yine de derin bir nefes alıp pes etmemeyi seçti. “Gerçekten de en acilinden uykuya dalmam gerekiyor.”
Kendisini çaresiz bir şekilde sırt üstü yatağa attığında gözlerini de anında yumdu, bekledi, uyku uğruyordu ama uykuya dalamıyordu bir türlü.
Serhat’ın güçsüz yönüydü, krize gireceğini hissediyordu uykuya dalma konusunda başarısız olacağı için ve en sonunda ağlarcasına yatakta bir kez daha doğruldu ve komodinden ilaç aldı.
Bedeni o kadar yorgundu ki ilaç elinden her an düşecekmiş gibi duruyordu, mutfağa gitmeye hali olmadığı için kuru bir şekilde yuttu ilacı, gözleri ise hala bir umut kapalıydı.
Belki de milyonuncu kez uzandı yatağa, yorganı kafasına kadar çekti ve yine uykuya dalmayı bekledi.
İlaç, her seferinde bağışıklık geliştiği için daha az etki ediyordu ama şu an için biraz daha iyi gibiydi. Yatağın kimyasıyla özdeşleştiğini hissediyordu. Tam olarak uykuya dalmamıştı ama bütünüyle uyanık da değildi, sanki rüyasında düşüyordu ama yattığı yatağın hissiyatını da kaybetmemişti.
Tam bu sefer yatabildim diyeceği bir esnada komodinin üzerindeki telefonuna bir mesaj geldi, normalde umursamazdı ama bu mesaj sesi özeldi.
Serhat duyduğu sesle kaşlarını çattı, içinde büyük bir öfke duyuyordu çünkü bu sefer oldu demişti, uykuya dalabileceğini hissetmişti.
İlaca ve mayhoşluğa direnmeye çalışıp güçlükle elini telefonuna atmaya çalıştı, gözleri hala kapalıyken de ezbere bildirimi açtı Serhat parmağıyla.
“Direnmen lazım,” diyordu mırıldanarak, duyulur duyulmaz bir sesle. Gözlerini aralamaya çalıştı.
Flört: Buluşabilir miyiz?
Serhat ilk önce ekrana dik dik baktı, anlamaya çalıştı sonra jeton düştüğünde “Hay,” dedi nefeslenip ve küfretmemek için zor tuttu kendisini.
Kafayı yemiş gibi ilaca ve bedeninin yorgunluğuna direnmeye çalışıp yatakta doğruldu. Zaten uykuya dalamıyordu, üstüne yatabilmek için ilaç içmişti, sürekli olarak aynı döngüye girdiği için de ilaç etkisini azaltmışa benziyordu, bu gidişle daha ağırlarına başlaması gerekecekti ama o yine yatmasına engel bir olayla karşı karşıyaydı.
Ne olursa olsun düzgün düşünmeye çalıştı:
Neyin var? Normalde yazmazdın bu saatte, iyi misin?
Serhat uykulu gözlerle saate baktığında saatin 01.47 olduğunu fark etti.
Flört: Buluşmak istiyorum seninle.
Serhat gözlerini ovuşturdu, ekrana uykulu gözlerle bakmak gözlerini acıtıyordu çünkü. Kaşları zaten çatıktı. “Sabrım deneniyor,” diye söylendi. “Yemin ederim ki sabrım deneniyor.”
Nerede buluşuyoruz?
Flört: Konum atacağım, gel lütfen.
Serhat telefonu yatağa attı ve elleriyle kafasını sıktı, belki de saçlarını çekiştirmek istemişti öfkeden ama bir yandan da sersem gibi olduğundan hareketleri doğru yapamıyor gibiydi.
“İlaca da uykuya da bedensel yorgunluğa da direnmen gerekiyor şu an,” dedi, kendini motive etmeye çalıştı, kafasına vurmayı düşündü ama bunu yapmadı ve yataktan inmek için hareketlendi.
Ayıktı ama sarhoş gibiydi, etraf zaten karanlıktı, üzerine bir şeyler geçiriyordu ama ne giydiği hakkında en ufak bir fikri bile yoktu, resmen kör gibiydi, belki de gerçek manada.
En sonunda banyoya girip mecburiyetten yüzüne soğuk su çarptı, üşüdü, demin yatmaya çalışırken şimdi de ayılmaya çalışıyordu ve sinirleri de acayip bozulmuştu. Kafayı yemek üzereymiş gibi hissettiği esnada telefonunu, cüzdanını ve arabasının anahtarını aldığında tam kapıdan çıkıyordu ki gözlerini yumup nefesini verdi.
Unuttuğu eşyalarını dönüp aldı, bıçağı her zamanki gibi çorabına sıkıştırırken silahını da galiba giydiği montunun iç cebine sıkıştırmıştı. Baygın bakan gözleriyle merdivenlerden inerken bir yandan da sağlıklı düşünmeye çalışıyordu.
Bekir Başkana mesaj atmayı akıl edebildi.
Levent bu saatte buluşmak istediğini söyledi.
Gecenin serin esintisi bir nebze de olsa Serhat’ı kendisine getirdiğinde titreyerek arabasına bindi ve eş zamanlı gelen mesaja bakıp bir tur daha küfretti hemen ardından ise Bekir başkana bir kez daha mesaj attı.
Beyefendi beni Yeşilköy mezarlığında buluşmaya çağırıyormuş.
Bu saatte mezarlığı sorun etmemişti aslında, sorun mezarlığın ismiydi, biraz da korkmuştu çünkü ya mezarlıkta olay ruhunu teslim etmiş herhangi birini rahatsız etmeye kayar iseydi?
Serhat bir yandan ayılıyor gibiydi ama bir yandan da hala esnemeye devam ediyordu.
“Sorunsuz bir gece olmayacağı kesin ama en azından en hafifinden bir gece olsun, lütfen.”
Levent ile konuşuyordu planlar doğrultusunda ve şimdiye kadar da gidişat istediği şekildeydi ama şu an bir şeylerin ters gittiğini sezebiliyordu. Bir sıkıntı vardı, hissedilebilirdi ama çözerdi de. Sersem gibi olmasına rağmen kendisine bu konuda güveniyordu.
Serhat, Yeşilköy mezarlığının önüne arabasını park etti ve sıfır tereddütle arabadan indiğinde biraz ileride de Levent’in arabasını gördü.
Ona mesaj atabilirdi, tam olarak konumunu öğrenmek için ama bunu yapmadı ve korkusuzca mezarlıktan içeri girdi.
Bir kez daha gecenin yorgun geçeceğini anlamıştı çünkü mezarlıktaki kulübede güvenliği görememişti.
Hava serindi, böcek sesleri belli bir müddet sonra kulağa ürkünç gelmeye başlıyordu ve gökyüzünde hiç yıldız yoktu, siyah bulutlar kapatmıştı yukarıyı, mezarlık ise dışarıya göre daha karanlıktı.
İnsanın içi üşüyordu burada, iyi anılar yoktu ve buranın esintisini otogarların soğukluğuna benzetiyordu. Ayrılık.
İleride, boş bir mezarın önüne diz çökmüş bekleyen o adamı gördü Serhat ve derin bir nefes verdi. Hazırlıklı mıydı bilmiyordu ama bir yandan da korkuyordu çünkü Levent’in beklediği boş mezarlığın hemen arkasındaki mezar tanıdık bir insana aitti.
Uykusu tam manasıyla açılmamış olsa bile şu an uykusunun tam anlamıyla açılması gerekiyordu. Bir yandan ilaç uykuyu getiriyordu bir yandan hava uykuyu bastırıyordu bir yandan gergindi bir yandan da sabırsız ve meraklı, biraz sarhoşları andırıyordu biraz da hayattan bıkmış imajı, keyifsizlik ama yine de aklı başında ve sorumluluklarının da farkında bir hal.
Olabildiğince normal bir şekilde ilerledi, mont mu yoksa ceket mi giydi şu an pek ayrımını yapamıyordu ama ellerini ceplerine soktu ve en sonunda ise mezarlıkta Levent’in karşısına çöktü.
Mezarlığı boş zannetmişti Serhat, sadece kazılmış sanmıştı ama toprak çukur gibi değildi. Serhat toprağı avuçladı ve nemi fark etti, bir mezar taşı bile yoktu, Levent’in arkasındaki bir başka tanıdık mezarın şatafatlı mezar taşını inceleyip ölümün gösterişli ve gösterişsiz halinin farkına vardı.
Levent ile çıkıntılı toprağın karşısında karşılıklı yere oturuyorlardı. Daha şimdiden toza toprağa bulanmışlardı.
Serhat nefeslendi, elini saçlarına daldırdı ve uykusuz durmamaya çabaladı daha sonra ise geldiğinden beri başı önünde eğik olan Levent’e baktı.
“İyi olmadığının farkındayım,” dedi Serhat yine de, ters giden bir şeylerin olduğunu sezse de bozuntuya vermeden sürdürerek. “Benimle konuşmak ister misin?”
Levent cansız bir manken edasıyla başını kaldırdığında kapüşonu da geriye düşmüştü.
Serhat kalbinin acıdığını hissetti, bir yandan da duyulur bir biçimde telefonu titremişti, Bekir başkan mesaj atmış olmalıydı fakat Levent’in gözlerine öyle odaklanmıştı ki telefonunu cebinden çıkartıp mesaja bakmayı düşünemiyordu bile.
Kimin kendisine ya da herhangi bir noktaya nasıl baktığını analiz etmeye çalışmak belli bir müddet sonra Serhat’ın birkaç tuhaf gayeleri arasında yer etmişti. İnsanlar, neye nasıl ve hangi duyguyla bakardı? Ya da insanlar üzerlerinde bu kadar gözlem yapılabilecek kadar değerli miydiler?
Levent ile bakışmaya devam ettiler. Levent tepkisiz bakıyordu ama bu tepkisizliğin Levent’in şu an çektiği acıdan kaynaklı olduğunu da biliyordu. Böyle birkaç saniye daha bakışmaya devam ettiler, en sonunda Levent acıyla gülümseyip gözlerini kaçırdı. “İyi değilim. Çok kötüyüm. Berbat hissediyorum.”
“Görebiliyorum,” diyebildi Serhat sadece.
Telefonu bir kez daha titredi ama Levent’in açık mavi gözlerine öyle odaklıydı ki şu an aklıyla hareket etmiyordu, edemiyordu çünkü bakışlar fena tanıdıktı.
Açık mavi gözler. Bir duygunun aynadaki yansıması. Feda.
Levent toprağı avuçladığında Serhat da toprağa baktı. “Hayat şu an çok boş geliyor, Serhat, biliyor musun?”
Serhat uyuyamadığı için ve ilacın uyku getiren etkisinden sersem gibiyken bunlardan ötürü zihnen ve bedenen bir çatışma içerisindeydi. Şu an ayık olmalıydı, uyku daha sonraydı o da başarabilirse.
“Kim gömüldü buraya?” dedi Serhat bir kez daha nemli toprağı yoklarken.
Levent bir kez daha gülümsedi ama yüzünde yer edinen tebessümün tatsızlığı çok belli oluyordu.
“Ne fark eder?” Büyük bir nefes verdi ama bu nefes sesinden bile Levent’in iç sıkıntısının büyüklüğüyle yüzleşti Serhat. “Sonuçta biri ölmüş ve şu an bu toprağın altında. Cidden, ne fark eder ki?”
Serhat şu an Levent’in kafasının iyi olmadığını anlayabiliyordu, acının sarhoşluğu tam karşısındaydı çünkü.
“Toprağın altında ölmüş biri olabilir ama sen hala o toprağın dışındasın, bunun farkında mısın Levent üstelik nefes alıyorsun, boğulmuyorsun da şu an.”
Levent yutkundu. “Ama sen de şu an bu toprağın altında değilsin.” Kafasını kaldırıp baktı. “Serhat?”
Serhat anladığında çenesini germemeye çalıştı, o esnada ise telefonu bir kez daha titredi.
“İkimiz de,” diye düzeltti Serhat çok dikkatli bir şekilde. “Henüz girmedik o toprağın altına ve bu kaybından önceki hayatını bu acını unutarak da sürdürebilirsin, sürdürebiliriz. Anlıyor musun?” Levent’in bir çocuk gibi kollarını dizlerine dolayışını izledi. “Anlıyor musun?” dedi bir kez daha Levent’in toprağa bakan mavi gözlerini incelerken. “Beraber. Hiçbir şey olmamış gibi yaşayabilirsin diyemiyorum elbette ama hislerini uç noktalara da taşımana gerek kalmaz.”
Levent gözlerini yumdu, galiba değil gerçekten de ağlıyordu ama bu ağlayışı bir karar vermek istermiş gibiydi. “Ben hislerimde sana karşı dürüsttüm.”
Serhat kaşlarını çattı çünkü fark edilmişti, yakalanmıştı ve uykusunun bir anda yok olduğunu hissetti ama yine de sürdürmeyi seçti. “Ne demek istiyorsun? Seni sevmiyormuşum gibi konuşma benimle.” Dürüst olsaydı sana değer vermiyormuşum gibi konuşma benimle derdi.
Levent dişlerini sıkarak açtı açık mavi gözlerini, hedef doğrudan Serhat’ın gözleriydi. “Hisler önemli değil artık.” Burnunu çekti. “Ben zaten bu hayata kandırılmaya gelmişim.” Kabullenilmiş bir çaresizlik hakimdi omuzlarına. “Umut etmeye çalıştım birçok şeyde ama hep kandırıldım, ölmüşler tarafından bile.”
Serhat dayanamadı ve en sonunda mezarın üzerine ellerini yaslayıp yüzünü Levent’e doğru yaklaştırdı. “Aklın başında mı senin?” Yeşil gözler olabildiğince ciddi gezindi Levent’in gözlerinde. “Sana diyorum,” nefeslendi, “sana diyorum ki hayat dolu ama sen çabanı hep boş insanlarda kullanmaya alışmışsın, değecek insanlarla karşılaştın belki de ama şu an pes ediyorsun. Farkında mısın bunun?”
Levent dolu gözlerle Serhat’ın gözlerine sonra dudaklarına ve sonra da yeniden gözlerine baktı. “Değmeyecek gibi hissediyorum.” Dudaklarını aralayıp Serhat’ın dudaklarına odaklandı. “Hayat cidden boş hissettiriyor ve yaşamaya değmezmiş gibi gelmeye başladı artık.”
Serhat bir kez daha titreyen telefonunu umursamadı ve Levent’in saçlarına dokundu, birkaç kere daha yapmıştı bunu ve şu an şefkatliydi çünkü karşısındaki iyi değildi.
“Sana şu an dünyanın en mantıklı cümlesini de kursam hiçbir şey değişmeyecek, biliyorum ama denemeye çalış, gecenin bu saatinde burada bulunmamalıydın.”
Levent dolu gözlerini kapatmıştı ve saçlarındaki eli hissederek acı içerisinde bir ileri bir geri sallanıyordu. “Gitmek istemiyorum buradan.” Bekledi, belki de hislerini sorguladı ama en sonunda bir anda Serhat’ın elini itekleyip “Hala beni kandırmaya devam ediyorsun!” diye bağırdı.
Bu sefer Serhat öz bakışlarına döndü, baygın ve dikkatli baktı. “Şu an değil,” dedi, biraz düşündü ama sabit ve kımıltısız bakışlarını değiştirmedi. “Ama evet, önceden hislerim konusunda seni kandırmıştım. Sen de hissettin ve şüpheye düştün, bunu gözlerin kapalıyken bile anlayabilmiştim.”
“Neye inanacağımı kestiremiyorum artık,” diye ağladı Levent, tam karşısında bir adam yoktu, tam karşısında acı çeken bir insan vardı.
Serhat nefes verip başka yönlere baktı. “Senlik bir durumumuz yoktu,” dedi itiraf ederek, bir zarar çıkmazdı bu itiraftan. “Sadece bize bir liste gerekiyordu, o liste de sendeydi.” Levent’in gözlerinin içine baktı. “Ben yalan konuşmadım seninle, demin bile içimden geldiği gibi konuştum çünkü sen kötü biri değilsin ve bunları da hak etmiyorsun.” Biraz daha Levent’in yüzüne doğru yaklaştı ve bu sefer dudağa bakma sırası Serhat’taydı.
Serhat kendisinden utanıyordu çünkü acısı olan birinden faydalanmaktı bu. Levent’in dudaklarına yaklaşıp onun dudaklarına odaklanmak büyük bir vicdandı, insan kendisini berbat hissediyordu ama bu fırsatı kaçıramazdı.
Levent her an bayılacakmış gibiydi, “Sana inanmak istiyorum ama korkuyorum,” dedi cılız bir sesle.
“Ben amacımı açık açık anlattım sana.” Serhat biraz daha Levent’in yüzüne yaklaştı. Levent’i manipüle ettiği için kendisinden utanıyordu ama tek çare buydu çünkü sona geldiğini fark etmişti, bir daha böyle bir fırsat doğmayacaktı.
“Babamı öldürdünüz,” dedi Levent gözlerini kapatıp dudaklarını aralarken. “Onu siz öldürdünüz.”
Gecenin belki de üçüydü, etraf fazlasıyla ürkünçtü ve ortam hakkında en ufak bir betimleme bile yapılamazdı, ancak yaşanırsa anlaşılırdı.
“İntihar,” dedi Serhat sıcak nefesini Levent’in dudağına üfleyerek. “Etti. Biz bir şey yapmadık, gerçekten.”
Serhat avcı rolünü üstlenip karşısındakini av yerine koyduğu için kendisinden utanıyordu, vicdanını tetikleyen manipüle tekniklerindendi çünkü bu.
“Ölüm bir kurtuluş mudur?” dedi Levent gözlerini aralayıp Serhat’a alttan bakarken.
“Ölüm bir sınırlandırmadır.” Levent’in gözlerine istese de ciddi bakamıyordu, en yumuşağından baktı. “Arkandan üzülecek insan yoksa bile kendini ikinci bir şahıs olarak görmeyi dene. Benim ölümüme ben olsaydım üzülür müydüm diye bir düşün.” İğrenç bir tavsiyeydi çünkü cevabı çok açıktı.
Levent, Serhat’ı dudağından öpmek istediği için biraz daha yaklaştı. “Senin arkandan ağlayan olur mu peki?”
Serhat düşünmeksizin “Senin arkandan ağlayacaklardan daha az olacağı kesin,” diye cevap verdi.
Levent bir kez daha acıyla gülümsedi, sanki istediği cevabı almış gibiydi. Yenilmiş bir ifadeyle geriye çekildi ve kol saatinden saatine baktı.
Serhat ise neden kendisini öpmekten vazgeçtiğini sorguluyordu ama bir yandan da biraz daha üstüne gitmeyi düşünüyordu çünkü bu anda listeyi alamazsa bir daha böyle bir fırsat eline geçmeyecekti.
“Ben gurursuz bir insanım,” dedi Serhat, bütünüyle dürüsttü şu an. “Çünkü gurur, insanların arasına giren bir engelden başka bir şey değildir.” Ağırca yutkundu. Levent’e yaklaştı biraz daha ve onu arzuluyormuş gibi baktı, büründüğü profesyonel rolden ötürü kendisinden tiksiniyordu.
Levent de aynı şekilde Serhat’a baktı ama bu sefer boynunu kütleterek ve kol saatini tutarak yapmıştı bunu, bir kez daha Serhat’ın telefonu titredi. Sonra bir kez daha titredi.
“Neden sana gelen uyarı mesajlarına bakmıyorsun? Neticede şu an güvende değilsin, benim de aklım pek yerinde sayılmaz. Sana bir şey yapmayacağım ne malum?”
Serhat alayla nefesini verdi. “İki seçeneğin var çünkü. Büyük kandırılmaların içerisinde yaşayan bir kişi ya bütünüyle insanları kandırır ya da kişileri kandırmaya çekinir. Sen şu an ikincisisin, bunu anlayabiliyorum.” Şu saatte bile Mervan aklının bir köşesindeydi.
Levent dik dik baktı mavi gözleriyle sonra gerçekten de göz yaşı döktü. Hala Serhat’a bakmaya devam ederken telefonunu çıkarttı ve parmağını okuturken bile Serhat ile olan göz kontağını bozmamıştı.
“Sadece İzmir’deki devlet memurlarının listesi var bende.”
Serhat şaşkınlığına engel olmak istemedi, bu kadar erken dökülmesini beklememişti çünkü.
Levent burnunu çekti. “Bana verilen kutuda annemden kalan hatıralar var diye kandırılmıştım, anahtarı ise bende değildi zaten sonra anahtarı da buldum ve kutunun içerisinde ise beklediğim şeyleri bulamadım.” Konuşmakta zorlanıyordu. “Bu olay daha yeni yaşandı sayılır, o ölmeden önceki yaşamımdan bahsetmeyeceğim şu an elbette ama artık kandırılmak istemiyorum, gerçekten.” Bir kez daha burnunu çekti, ağlıyordu. “İşleri zorlaştırmak istemediğimi fark ettim, o yüzden veriyorum telefonuma geçirdiğim listeyi sana.” Gözlerini sildi, mezarlığa baktı. “Beni daha fazla kandırma diye,” nefesini verdi, “dayanamıyorum çünkü, bir an önce her şey bitsin istiyorum artık.”
Serhat eline aldığı telefondan listeye baktı ve ne olur ne olmaz diye en acilinden listeyi e-postadan attı daha sonra ise Levent’e minnetle baktı. “Sen büyük bir olgunluk yaptın şu an, ailendeki kişilere asla benzemiyorsun.” Öyle sıcak hissetti ki bir anda Levent’e sarıldı. “Teşekkür ederim ve inanabilirsin ki her şey çok güzel olacak. Gerçekten, inan bana.”
“Sence buna, yaşamaya gerek var mı?” dedi Levent cılız bir sesle. “Değer mi?”
“Sen değerli bir insansın benim için. Seni kaybetmek istemem.”
“Ama,” cılız bir nefes, “sana istediğin şeyi vermeseydim benimle oynamaya devam edecektin.” Acı dolu bir inleme. “Ben son anıma kadar kandırılmayı hak edecek ne yaptım ki şu yaşamım boyunca?”
“Sadece yanlış zamanda yanlış insanlara verdin bütün çabanı ama ben yanlış insan olmayacağım, sana söz.”
Levent sanki yutkunmak istemişti ama yutkunamamıştı. “Artık gerek yok, en azından,” güçsüzce nefeslendi, “en azından ben öyle düşünüyorum.”
Serhat her şeye rağmen sıkıca sarıldı. “Ne demek istiyorsun?”
“Benim arkamdan ağlayacak insan sayısı seninkinden fazla değildir, buna emin olabilirsin.” Hırıltıyla nefes almaya çalıştı ama sanki ciğerleri acımıştı. “Çünkü ben bile kendime ağlamıyorum artık.”
Serhat’ın telefonu belki de milyonuncu kez titrediğinde “Anlayamıyorum,” dedi sadece sonra Levent’i her zamankinden ağır hissettiğinde sarılmayı bıraktı ve onu omuzlarında tutup geriye çekti.
Birkaç saniye bir farkındalık yaşayamamıştı, neye uğradığını şaşırdı ama aklını başına topladığında “Sen ne yaptın?” diyebildi en sonunda kısık bir sesle. “Sen ne yaptın? Levent?”
Levent’in ölü bakan gözleri babasının mezarına doğru kaydı. “Onun yanına gidiyorum.” Son bir nefes. “Hiçbir pişmanlığımın olmadığını bil.”
Sıcaklık.
Kol saati.
Kan.
Bütün odak artık görmeyen açık mavi gözlereydi, bu bir transa girişti belki de, takılı kalmaktı, bakmayan gözlere bir umut görebilir diye kilitlenmekti.
“İnanamıyorum,” diye inledi Serhat acı içinde. “Olmaz, böyle olmaz.” Büyük bir nefes vermek istedi ama onu bile yapamadı. “Bu böyle olmamalıydı.”
En acilinden Levent’i yatırdı ve kol saatini dikkatli bir şekilde çıkartıp bileğini kontrol etti. O kadar derin kesmişti ki biraz daha zorlasa eli kolundan ayrılırdı.
“Yeter artık,” diye acı içinde inledi Serhat. “Kaldıramıyorum.” Parmaklarını yeşil gözlerine götürdü, gözlerini kapattı. “Bünyem kaldırmıyor artık, yeter.”
O an Serhat vardı ya da yoktu. Nefes alıyordu ya da almıyordu. Zaman vardı veya yoktu. Kalbi acıdı veya acımadı, bunların hiçbir önemi yoktu. Hiçbir şey değişmemiş gibiydi fakat aynı zamanda da bir şeyler değişmişti.
Dünya, bir can kaybetmişti ya da birileri kurtulmuştu. Değişmeyen şey değişmişti ya da değişen şey değişmemişti. O bir daha geri gelmeyecekti, bu değişmeyecek olandı. Geride bıraktıkları ise acı içinde öfkelerini bastırabilmek için değişecek olandı.
“Onu mezar başında öyle kıstırmamam gerekirdi.” Acının tarifi yoktu. “Acısından faydalanmamalıydım.”
Aklını başına toplamaya çalıştı ve açık mavi gözleri sol eliyle kapadı.
Nerede bir harabe görse orada sürekli kendi el izini buluyordu.
Ambulansın ve siren seslerinin gürültüsünü işittiğinde zoraki ayağa kalktı ve burnunu çekti, gözlerini ovuşturdu ve aydınlanmaya başlayan havayı seyretti, soğuk bir nefes çekti ama içindeki bunaltı zerre ferahlık hissetmedi.
“Uyku ilacını almamalıydım.” Yürürken başını sallıyordu. “Uyku ilacını almamalıydım, aklım yerinde olsaydı fark ederdim.” Başını sallamaya devam etti. “Uyku ilacını içmemeliydim, yan etkiler yüzünden sersemledim ve psikolojisini çözemedim. Normalde anlayabilirdim. Normalde anlardım.”
Arabaya bitmiş bir halde kendisini attığında telefonunu çıkarttı ve saate baktı ilk önce, 05.27’ydi saat sonra da mesajlara girdi.
Bekir Başkan: Eğer hala yoldaysan gitme mezarlığa, evlat.
Bekir Başkan: Kulübede güvenlik yok, ters giden bir şeyler var bu yüzden kameralara eriştik fakat bakış açımızda değilsiniz, Levent’i biraz daha geriye gitmeye ikna etmeye çalış ki sizi izleyebilelim ve olası ters bir durumda anında müdahalede bulunabilelim.
Bekir Başkan: Anlamış olmalı, belki de seni öldürmek isteyecek.
Bekir Başkan: Sadece onun kafasını tuttuğunu görebiliyoruz, adamı biraz daha geriye itekle ki bakış açımıza tam girebilin.
Bekir Başkan: Seni öldürmek istiyor, geri çekil.
Bekir Başkan: Adam seni öldürmeyi aklına koymuş. Neyi bekliyorsun hala Serhat?
Bekir Başkan: Kol saatiyle bileğini kestiğini kamera açısı yüzünden göremedik ama fark ettiğimiz gibi ambulansa haber ettik, geliyoruz.
Bir yeni mesaj
Bekir Başkan: Artık bir yaşam belirtisi de yok maalesef.
Öylece telefona kilitlenebildi sadece, bir an telefon kapandığından siyah ekranda kendisini gördü ve kendisinden tiksindiğinde telefonu yan koltuğa attı.
İntihar; acı ve korkunç bir kelimedir ama bazen insanlar öyle bir noktaya gelir ki bu acı ve korkunçluk hissinin yerini tatlı bir mayhoşluk alır. Bu his tatlı olabilir ama eylemin kendisinin sonuçlarının korkunç olmasının gerçeğini değiştirmez.
Arkanızdan ağlayan birinin bulunmayacağı gözleri doldurabilir ama o gözler aslında kişinin kendisine ağlar çünkü şahıs pes etmiştir. Çünkü şahıs artık kendisini umursadığının bile farkında değildir. O gözyaşları kendimize acıdığımız için akar. O gözyaşları da yine bize aittir, hiçbir şeyimizin kalmadığı zamanlarda bile aslında birçok şeyimiz vardır.
İntihar, acıyı dindiremez çünkü acıyı hisseden yaşar, acı yaşadığımızın farkındalığını sağlar.
Serhat ani bir şekilde arabayı sürdüğünde “İlacı içmeseydim fark edip müdahalede bulunabilirdim,” diye haykırdı. “Benim yüzümden, halinden anlayamadım. Benim yüzümden.” Gaza bastı. “Benim yüzümden.”
Doğru yolda olup olmadığının farkında değildi ama bazı anlarda direksiyonu bütünüyle bırakıp sol kolunu kaşıyordu. Bu bir acı çıkartma değildi aslında ama sol kolundaki kabuk bağlayan yaraları bir kez daha kaşıdı, soydu çünkü acıyı hissetmesi gerekiyordu.
Kalbinin acısının önüne geçebilecek bir acı yaratmaya çalışıyordu.
Acı farkındalık sağlardı, fark edebiliyordu şu an.
Acı iradeyi dinç tutardı.
Levent acısının yolunu kullanarak gitmişti o mezarlığa ve bir plan doğrultusunda da Serhat’ı çağırmıştı fakat bir şey olmuştu ve Serhat’ı hedef tahtasından kaldırmıştı.
Kol saatiyle intihar etmesinden de anlaşılıyordu, belki de planı Serhat’tan sonra kendi canına kıymaktı ama o sadece kendi canını hiçe saymıştı.
“Ben dayanamıyorum,” dedi Serhat belki de milyonuncu kez. “Olmuyor, bünyem kaldırmıyor.”
Bomboş yolda arabayı sürmeye devam ederken aynı zamanda da acısını sol kolundan çıkartmaya devam ediyordu. Acı Serhat için garip bir hissiyattı, belli bir müddet sonra keyif vericiydi çünkü.
Artık kesin bir şekilde uyuyamayacağını biliyordu, rahat değildi, sıkıntılıydı ve düşünmekten beynini küçük karıncalar kemiriyordu sanki.
Arabayı sürmüştü bir şekilde ve ayakları yere bastığında apartmanına girmişti. Bu öyle garip bir andı ki sanki sadece şu an gerçekti, asansörde bulunuşundan önceki kısımlar da birer rüya gibi hatırlanıyordu.
Eve geçtiğinde direkt dolaptan bir şişe aldı ve kendisini balkona attı. Sırtını duvara verdiğinde her ne kadar halının üzerine otursa da esiyordu ve gecenin serin esintisi insana bir ürperti veriyordu.
Uyuyamayacağını biliyordu, bu kabullenilmiş bir çaresizlikti.
Öylece balkonda oturup içmeye devam etti, düşünüyordu ama aynı zamanda da ne düşündüğünü bilmiyordu. İçkiden bir yudum daha aldı, dudaklarını yaladı sonra dünyanın en yalnız insanıymış gibi başını yukarıya kaldırdı ve tavandaki aynadan yansımasını izledi. Derin bir nefes verdi sonra yine önüne döndü sonra aydınlanmaya başlayan dışarıya baktı sonra yine yudum yudum içti.
İçeriye girse, sıcacık yatağına atsa kendisini yatamazdı, biliyordu. Belki rahat ve sıcak yatakta yatmak iyi hissettirebilirdi ama bir yandan da iyi hissetmek istemiyordu.
Hata yapmıştı ve Serhat’ın düşüncesi buydu: Bir yanlış üzerine rahat etmeye çalışırsa kendisinden utanırdı.
Böylece bir gün daha uykusuz geçmişti, çoğu günlerde olduğu gibi.
“Eğer ilaç içmeseydim her şey daha iyi olabilirdi.” Başını balkon tavanına kaldırdığında pişmanlıkla yüzünü buruşturdu. “Levent masumdu.”
Yeni bir güne girmişti, artık cuma gecesi değil cumartesi gündüzüydü, zaman kavramı da bir değişikti.
Belki de saatlerce balkonda durdu, sol kolu acıdan hissizleşmişti, bedeni üşümekten uyuşmuştu.
Halının üzerinde yan yattı ve bekledi, gözlerini bile kapatmadı hatta bir ara gözlerini kapatmadan öylece kımıltısız durmasını Levent’in ölü bakan gözlerine benzetmişti.
Öldürdüğü her insanın ruhu, tüm acılarıyla zihninde ve yüreğinde kendisini hep rahatsız ediyordu. En basitinden o acı içinde öldürdüğü ruhlar rüyalarını terk etmezdi, belki de uyku probleminin başlangıcı buna dayanıyordu. Serhat’ın rahat bir uyku çekmesine engel oluyorlardı çünkü hepsinin beddualarının izleri bedeninde, tam da kalbine giden damarların bulunduğu sol kolundaydı.
Son kez saate baktığında yanılmıyorsa 07.07’yi görmüştü.
Tam olarak uykuya daldığı söylenemezdi, gözleri kapalıydı ama bir yandan da bilinci açıktı. Garip garip şeyler görüyordu, bu bir rüya değildi ama gerçeklik de değildi.
Serhat gerçek manada uykuya dalamadığı için dışarıdan gelen en ufak bir sese bile odaklanabilirdi, zira öyle de oldu ama bir yandan da rahatını bozmadı. Tehlike sezseydi bu mayhoşluğu anında bozardı ama biliyordu, gerek yoktu.
Olumsuz birkaç ses duydu, istese cevap verirdi ama bunu da yapmadı sonra sol kolunda bir baskı hissettiğinde “Uraz,” dedi ağzının içinde. Gözleri hala kapalıydı ve kaşları da çatıktı. “Beni bir salar mısın?”
“Uyumadığını biliyordum.” Serhat’ın sol kolunu sargı beziyle sarıyordu. “Bir sürü ama bir sürü bok yiyorsun fakat ben yine de seni destekliyorum.” Nefesini verdi. “Şaka gibi. Gerçekten o kadar garip bir insansın ki dünyanın en büyük kötülüğünü de yapsan ben yaptığın o kötülüğün içinde iyi anlamlar aramaya çalışırım. Bir kötülük etmişsindir derim evet ama sonuçlarının iyi olacağını bildiğinden o kötülükleri yaptığına inanırım.”
Serhat gözleri kapalı durmaya devam etti sonra da kolunu çekti, gözleri hala kapalıydı. “Boş konuşma.”
Uraz karşılık olarak kahkaha attı çünkü Serhat’ın şu anki kafasını anlayabilmişti. “Dışarıda işlerim olmasaydı seni vicdanınla baş başa bırakmazdım ama bu gidişle vicdanınla baş başa kalacak gibisin.”
Serhat büyük bir nefes verdiğinde zoraki bir şekilde gözlerini açtı ve yutkundu ardından saate baktı: 09.07.
“Lanet-” okumaktan vazgeçti, “Sadece iki saat mi dinlendirmişim gözlerimi? İnanamıyorum gerçekten.” Büyük bir yorgunlukla ayağa kalkmaya çalıştı, kemiklerini gerdi ve acıyan bedeni yeterince esnediğinde de mutfağa girdi.
Gözleri kararıyordu, önünü göremeyecek kadar hem de ama o yine de direnip ezberden yürümeye devam ediyordu. Duşa girmek istiyordu ama bir yandan da Uraz’ın yeni sardığı sargıyı açmak istememişti.
Üzerini bütünüyle çıkarttı sonra altını da aynı şekilde ve şort giymişti daha sonrasında sol kolunu inceledi. Yaralar hiçbir zaman tam anlamıyla iyileşmiyordu, iyileşemiyordu, bir acı çıkacaksa o da sol kolundan çıkıyordu çünkü.
Neden bilmiyordu ama bu sefer de küçük balkona gitmek istemişti, ufak odaya girdiğinde sol tarafındaki büyük duvar aynasında esmer vücudunu fark etmişti. Nefesini verip duraksadı ve cesaretini toparladığında ise aynaya bakabildi hatta yetmedi kollarının arasındaki aynada kendi yansımasını sıkıştırdı.
Neon yeşili gözlerinin içine baktı sonra gözlerinin akını göremedi, kırmızı damarları inceledi sonra bir daha neon yeşili gözleriyle bakıştı.
“Tiksiniyorum,” dedi gözlerinin rengini idrak edebildiğinde. Hatırlamak istemese bile hatırlardı çünkü bu beyindi, kötü anıları severdi. Dudaklarını yaladı. “Midem bulandı, kendimden.” Gözlerinin altının nasıl da mor olduğunu gördü bu sefer de. Siyah şortunun altından boxerının siyah-beyaz şeridi görünüyordu. “Bir insan günahlarının sonucunda, yüzündeki bütün nuru bu kadar mı kaybedebilir?” Geriye çekildi, aynadan yüzünü aldı. “Kendimden bir kez daha tiksindim.”
Balkona gitmekten vazgeçti ve televizyon odasına geçti sonra da kendisini koltuğa attı.
Öteki odadan bir ses gelmiyordu ve kontrol etmeyi de gerek görmedi çünkü içi rahattı onun haricinde evde başka hiçbir ses duyamadı. Zaten hava ne zaman aydınlık olsa buzdolabının da sesi kayboluyordu ama geceleri buzdolabı sesi gayet netti ve ürkünçtü de.
Serhat televizyonu açtı ve rastgele bir programa girdi, ses verdi, gözleri kapalıydı ve tavana doğru dönüktü, bütün amaç sadece kendi nefesi dışında bir ses duyabilmekti şu an.
Yalnız değildi, kimsesiz de değildi. Sadece, tek başınaydı.
Geçmiş denen şey tuhaftı, tam unuttum denilirdi ama bilinçaltı kısa bir rüyayla hatırlatırdı her şeyi.
Serhat uyumuyordu, ortada gördüğü bir rüya da yoktu ama hatırlıyordu çünkü zihni unutturamıyordu hiçbir şeyi.
Kindar değildi, hatırlardı sadece ve üzülürdü ama duygusallaşmazdı da.
Serdar, Serhat ve Serkan. Üç erkek kardeş.
Serhat ve Serkan günlük kıyafetlerini giyerken Serdar yine Kurban Bayramı’nın ilk gününe göre fazlasıyla şık ve beyaz giyinmişti.
Serdar yanında getirdiği kamp sandalyesine bir ayağını öteki dizine atarak otururken “Üzerime kan sıçratmazsınız diye düşünüyorum,” diyordu bardaktaki suyu elit bir şekilde içerken.
Serhat kafasına güneş geçmesin diye siyah bir şapka takmıştı ve şapkanın altından Serdar’a, abisine baktı. Mutsuzdu ama mutluydu da çünkü sadece üçünün olduğu bir zamandaydı. “Üzerine kan kokusu sinmeyecekse niye ortak oldun ki bize o zaman? Bu kurban kesmek değil bu resmen kesilen kurbanı izlemek.”
Serkan ağır bir şekilde yürüdü, yürüdükçe altındaki kurumuş otları ezdi ve eline bıçakları aldı, bıçakları birbirine sürttü ve hiç konuşmadı.
Serhat o esnada Serkan’ın eline bakıyordu. Serkan hiçbir zaman kalıcı bir dövme yaptırmazdı ama arada bir, bir yerlerine geçici dövmeler yaptırırdı. Serhat sessiz bir halde Serkan’ın eline bakmaya devam etti. Ağzını yara bandıyla çaprazlamış bir yüz, Serkan’ın elindeki dövmeydi.
Ağzını yara bandıyla çaprazlamış sade bir yüz, acıdan ve kanamaktan konuşamamak. Serhat anlıyordu ama Serkan ile bir diyaloğa bu tür konularda girmiyordu hiç.
Kurban Bayramı’nda üç erkek kardeşin birlikte kurban kesmeleri bir gelişme değildi, istenilse daha güzel şeyler de yapılırdı ama bir soğukluk vardı, belki de birkaç soğukluk. İsteseler çevrelerine aralarının mükemmel olduklarını yansıtabilirlerdi hatta öyle güzel yansıtırlardı ki içlerine sonradan dahil olan biri aralarından hiçbir şekilde su sızamayacağını düşünürdü.
Serdar içinin zıddını yansıtıyordu, neşeliydi ve hayattan keyif aldığını görebilirdiniz.
Serhat içinin zıddını kısmen yansıtıyordu, bu mutluluğu ve mutsuzluğu aynı anda yaşamaktı.
Serkan içini bütünüyle dışına yansıtıyordu ve hala konuşmuyordu.
“Hayvanı keseceğiniz zaman haber edin de ortamı terk edeyim.”
Serhat nefesini vererek güldü. “Özellikle senin görebileceğin şekilde kurbanı keseriz Serdar, buna emin olabilirsin.”
Serkan yine konuşmadı. Bilenmiş bıçakları biraz daha biliyordu çünkü sadece dananın canının acımasını istemiyordu. Serkan bilenmiş bıçaklardan birini Serhat’a verdi o esnada ise Serhat, Anıl’ın inandığı batıl inancı hatırlamıştı.
Birinin eline doğrudan bıçağı verirsen o kişiyle kavgalı olurmuşsun.
Bu düşünceyle neon yeşili gözler Serkan’ın koyu mavi gözlerini buldu, gözleri izlerken düşündü ve neden olmasın ki dedi kendi kendine. Herkes herkesle kavga edebilirdi, en yakın insanlar bile anlaşamayabiliyordu sonuçta.
Serhat, elindeki bıçakla danaya doğru ilerlerken gözleri dalgın bir şekilde elindeki bıçağın keskin kısmındaydı. O keskin kısmın sol bileğini kestiğini yetmedi elinin kolundan ayrılana kadar bıçağı sürtmeye devam ettiğini hayal etti.
Serhat ani bir şekilde yutkundu ve zihninden çıktığında kardeşlerine baktı. Hayır, kimse böyle bir şeyi hayal ettiğini bilemezdi.
“Benim aslan parçalarımın büyüdüğünü görmek ne güzel böyle.” Özder. Gelmişti. Gözlerini duygusallıktan siliyormuş gibi yaptı. “Tamam, çalışkansınız falan ama insan babasına da bir haber etmez mi?” Güldü. “Kurban Bayramı’mı kutlasaydınız bari.”
Serhat, babasının Kurban Bayramı’nı kutlamıştı ama kardeşlerinin yanında sesini çıkartmadı. İki yüzlü değildi ama ikili oynaması gerekiyordu içten içe.
Babasını gördüğü gibi Serdar’ın gözleri yanındaki su bardağına kaydı ama eli bardağa gidemeyecek kadar kaskatı kesilmişti.
Serkan huzursuzlaştı ama yine sesini çıkartmadı ve babası yanlarına hiç gelmemiş gibi davrandı.
Serhat sadece babasının kendisine bakmayan gözlerini seyretti. Gözleri aynıydı.
Serdar ise babasına bakmak yerine açık renk gözlerini en alakasız yerlerde dolandırmıştı.
Özder gülümsedi. “Oğullarıyla iletişim kurmaya çalışan bir baba var karşınızda, farkında mısınız?”
Serhat dudaklarını yaladı ve babasıyla bir diyaloğa girecek adımın cesaretini, Serdar’ın çekinceli ifadesinden dolayı kendisinde bulamadı ama yine de babasına yumuşak bakıyordu.
Özder, Serhat’a içten bir şekilde gözlerini kapatıp açtı ama bunu ne Serkan ne de Serdar fark etmişti.
“Serdar,” dedi Özder içten bir şekilde ama bu Serdar’da ters tepti, Serdar o an sadece masanın üzerinde duran ve elini uzatmaya çekindiği bir bardak suya odaklıydı. Oturduğu yerden kalkabilirdi ama gücü hissedemiyordu.
Özder yeşil ışık alamayınca kendisine bir kez bile bakmamış Serkan’a döndü. “Uğursuz,” diye seslendi Serkan’a, her zamanki gibi. Özder, Serkan’ın kendisini hiç umursamadığını gördüğü halde nefesini verdi ve yeniden diklendi. “Uğursuzsun,” dedi bir kez daha.
Serkan koca cüssesini gerdi ve elini yumruk haline getirdi, dövmesi kısmen kaybolmuştu.
Serhat iki kardeşinin yanındayken babasına iki kardeşinin babalarına olan davranışından daha farklı davranırsa iki kardeşi tarafından da hor görülmekten çekinirdi. Babasıyla nadiren görüşüyordu, kardeşleriyle de nadir kelimesinin bir tık üstü ve iki tarafın da hoşuna gitmeyecek bir şey yaparsa iki tarafla da olan nadir görüşmelerini bir anda sıfırlayabilirdi. İnsan değer verdiği bir şeyi kaybetme ihtimalinden elbette ki korkardı.
Serdar oturduğu yerde o kadar rahatsız hissediyordu ki bütün çabası dizlerini titretmemeye çalışmaktı.
Özder bunu fark ettiği için Serdar’a bakmamaya çalıştı, Serhat’ta uğraşacak bir şey bulamadı ve yine Serkan’a döndü.
“Yüzüme bak.” Özder bekledi, Serkan koyu mavi gözlerini sıfır duyguyla Özder’in neon yeşili gözlerine sabitlediğinde ölüm sessizliğiyle duruyordu.
Özder; Serkan’ın kendisiyle konuşmasını bekledi, Serkan ağzını hiçbir şekilde açmadı ama bir atak görmeyi bekliyordu çünkü hiçbir şekilde sakin bir yapısı yoktu. Konuşmuyordu ve şu an tamamen kırıp dökmeyi bekliyordu, yumruk yaptığı elinin kaşınmasından bile belliydi bu.
Serkan her şeyiyle çok düzdü, nasıl görünüyorsa aynısını yansıtıyordu, karmaşık hiç değildi ve bütünüyle sonuç odaklıydı.
Serkan’ın kalıplı bedenini Özder’in bedenine benzettiği çok olmuştu Serhat’ın. Aynı şekilde esmer oluşlarını da. Neon yeşili gözleri babasıyla aynıydı, karakteri de öyle ve esmer ten üstüne kalıplı yapı Serkan’dı. Serdar’ın babasına benzeyen hiçbir özelliği yoktu.
Serhat büyük bir nefes aldı ve sakinlikle nefesini verdiğinde babasının inadının kendisi gibi olduğunu biliyordu, bu yüzden “Serkan,” dedi sakin bir sesle. Serkan’ını kendisine dönmesini sağladı çünkü babası aynı kendisi gibiydi, birine bakışlarını çekmeden sonsuza kadar bakabilirdi. Serkan da babasının kendisine kesintisiz bakmasına öfkelenip işleri yumruklaşmaya götürebilirdi ve Serhat bunu istemiyordu işte. “Danayı sen kesmelisin bence çünkü bileğimde güç bulamıyorum, ben de sana hayvanı tutarak yardımcı olurum.”
Özder gözlerini devirip Serhat’a döndü. Kendisi oldukça sakin ve sabırlıydı ama Serhat’ın, kendisinin Serkan ile arasına girmesi hoşuna gitmemişti. “Serhat küçüklüğünde kabaydı, büyüdükçe uslandı ama ben onun uslanma rolünü yaptığını düşünüyorum çünkü özünde hala yobaz ve kaba birisi.” Serhat çenesini sıktığında babası sözlerimi kanıtlıyorsun dercesine baktı ama Serhat rolden midir bilinmez anında yumuşadı, sanki az önce karanlık bir bakış atmamış gibiydi ve babasına dudaklarıyla zehir öpücüğü gönderdi korkusuzca. Tanımlayamadığı bu tarz olaylar hoşuna giderdi.
Babası derin bir nefes alıp Serdar’a döndü ama Serdar hiçbir şekilde bakışlarıyla karşılık veremedi. “Sen küçükken çok naiftin, uysaldın ve hala da öylesin.” Serhat, Serdar’a döndü ve Serdar’ın bir etrafa bir su bardağına bir etrafa bir de su bardağına baktığına şahit oldu. “Özün bu, rolün yok.”
Ağaca bağlanmış dana tepinmeye başladı.
Özder; Serkan’a bakmadı bile, yorum yapma gereği duymadan ayrıldı oradan.
Babaları gittiği gibi Serdar ayağa kalktı ve su bardağına yetişti, hiç düşünmeden içtiği esnada ise Serkan ve Serhat abilerine bakacak yüzü kendilerinde bulamadılar.
Herkes her şeyin farkında gibiydi ama kimse dile getirmeye hazır değildi.
İş danayı kesmeye geldiğinde ise Serhat danayı tutmaya çalıştı sonra bir an dananın gözlerinin mavileştiğini fark etti.
Kaşları çatıkken ne olduğunu anlamaya çalıştı, bir anlam veremedi ve “Dur, Serkan,” dedi nefesle. “Kesme.” Serkan’a döndü hiçbir şey anlamayarak ama o sırada kendisine bakan Serkan’ın gözlerini açık mavi gördü.
Serhat ettiği küfürle danayı ani bir şekilde bırakıp “Gördüklerimi sen de görüyor musun?” diye sordu Serdar’a.
Danayı aniden bıraktığı için Serkan bir anda danayla baş başa kalmıştı ve zarar görmeden koca hayvanı korkusuzca zapt etmeye çalışıyordu.
“Serkan’ın ve dananın gözlerinin rengi değişmiş,” dedi Serhat bir kez daha Serdar’a dönüp ama dönmemiş olmayı dilemeyi seçerdi çünkü, çünkü Serdar’ın gözlerini de açık mavi olarak görüyordu.
“Levent.” Serhat bir anda gözlerini açtığında tavanla bakıştı, nefeslendi ve yüzünü sıvazladı. “Gerçeklik.” Başını sağına çevirdi. “Rüya.” Televizyondaki programı izledi. “Kâbus.”
Serhat bedenini de sağına döndürdü ve halıya bakarken düşündü, bir şey düşünmüyordu ama kolayca da zihnine dalabiliyordu. Evde kalmak istemedi çünkü tek başınayken daha fazla düşündüğünü hissediyordu.
Aceleyle telefonunu üstünde ve etrafında aradı, bulduğunda ise Savaş’a mesaj attı.
Seninle geçen gittiğimiz deniz manzaralı lokantada buluşalım.
Bir buçuk saat sonra orada ol.
Eliz’i de getir. Kız nefes alsın biraz.
Sonra Şevval’in mesaj kutusuna girdi.
Sana atacağım konumda buluşalım. Savaş ve Eliz de orada olacaklar.
Aynı anda hem Savaş hem de Şevval geri dönüş yapmıştı.
Savaş: Aranıyordum ben de. İyi olur.
Şevval: Hazırlanmam geç sürer, siz geçin ben gelirim.
Serhat nefeslendi, uykusuzluktan çekiyordu ama son enerji kırıntılarını birleştirip ayağa kalktı ve yatak odasına geçti. Çok hızlı bir şekilde beyaz uzun çoraplarını ve gri eşofmanını geçirdi altına. Üzerine ise beyaz incecik bir kazak, onun üzerine siyah bol bir tişört ve onun üzerine de grimsi bir naylon ceket geçirdi. Eline ilk gelenleri geçiriyordu üstüne ama bir yandan da bu salaşlık yakışıyordu kendisine. Cüzdanını, telefonunu ve arabasının anahtarını da aldığında odadaki nefesi hiç kontrol etmeden evden ayrıldı.
2 Saat Sonra
Aslında bakıldığında kimse tek başına değildir, çevresinde illaki insan ya da insanlar vardır ama, aması işte tek başına değilken bile yalnız olunabilirdi. İsteğe bağlı ya da şartlardan ötürü. Serhat kendisini düşündü. Kimsesiz miydi? Tek başına mıydı? Yalnız mıydı?
Denemek istiyordu, nereye kadar tek nefessiz idare edebilirdi? Onun için bu dönemi, bu testi yapmak için çok uygundu.
Eliz ve Savaş karşısında oturuyordu. Serhat’ın sol tarafı denizdi, Savaş karşısındaydı ve Eliz de karşı çaprazında. Buluşalı bir on dakika olmuştu ama kimse kimsenin yüzüne bakıp da iletişimi başlatmıyordu çünkü üçünün de düşündükleri ve düşüncelere dalmalarını sağlayan yaşanmış ya da yaşanacak hikayeleri vardı.
Eliz nefeslendi, sessizlikten rahatsız oldu ve “Ben çok açım,” diye masumane konuştu Savaş’a bakarak.
Savaş onun bu haline gülümsedi ve Eliz’in sandalyesini kendisine doğru çektiğinde “Doyururuz gülüm,” dedi gülümseyip. “Sen doymak iste yeter ki.”
Eliz, Savaş’ın yaptığı hareketlerden etkilendiğini nasıl belli edeceğini düşünüyordu, çekindi biraz ama en sonunda gülümsedi hafifçe.
Serhat dudaklarını yaladı, yutkundu, çenesini sıktı, karşısındaki çifte dik dik baktı en son dayanamayıp “Buluşmak için seçeceğim yerin ben ta,” derken denize bakmamak için elini gözünün yanına koydu.
Savaş kehribar gözlerini karşısındakine dikti. “Bol çeşitli içsel ve dışsal faktörlerden ötürü bozulan psikolojinin mis gibi denizden ne istediğini sorabilir miyim?” Bekledi. “Ciddiyim.”
Eliz ellerini kucağında birleştirdi. Kahve gözleri bir çizgi dizide olsalardı şu an gepgeniş gözükürdü. “Atlamayı düşünmüyorsun, değil mi?”
“Siz çift olarak beni bayağı iradesiz görüyorsunuz, herhalde?”
Savaş kehribar gözlerini devirdi. “Kırk yılın başı nursuz yüzünü adamakıllı görme fırsatım olmuş zaten.” Dimdik oturuyordu ve geniş omuzları sığmıyordu. “Onda da deli hareketlerinde bulunmazsan sevinirim.”
Eliz alttan Savaş’ın bacağını çimdikledi. “Kırıcı konuşmayı bırakır mısın?”
“Çalışırım,” dedi Serhat, Savaş’a karşı sadece ve dikleşip geriye yaslandı. “Denizi sadece haddinden fazla açık mavi gördüm, o kadar.”
Savaş simsiyah saçlarını karıştırdı ve kahkaha attı. “Hala deli numarası yapıyor.”
Serhat en sonunda çenesini sıktı ve sıfır mimikle Savaş’a kilitlendi. “Ben istediğim için beni, hareketlerimi ve halimi görüyorsun ve istesem hiçbir şeyimi göremeyeceğinin de farkındasın.” Fazlasıyla ciddileşti ve masaya dirseklerini yaslayıp Savaş’a doğru eğildi. “Bak oraya.” Denizin herhangi bir yerinde siyah bir simit vardı. “O aslında bir göz bebeği ve mavi deniz de irisler. Anlıyor musun?”
Savaş da eğildi ve çenesini sıktı. “İnsanların gözleri açık bir şekilde ölmesini sağladıktan sonra gelip de burada vicdan yapamazsın, Serhat.”
Eliz gerildiği için kabuğuna çekildi bedenen ama bu biraz da Savaş’tan uzaklaşmaktı. Serhat’a baktı ama çekincesizce çünkü o Serhat’tı; biliyordu, güveniyordu. “Sonuç ne olursa olsun ben senin sebepsiz ve yanlış bir şey yaptığını düşünmüyorum, Serhat.”
Savaş, Eliz’in kendisine katılmamasına kehribar gözlerinin koyulaşmasına izin vererek tepki gösterdi ama daha fazlasını yapamazdı çünkü kırmak istemiyordu, kimseyi.
Serhat işittiği sözlerle daha da vicdan yaptı ve nefesini verip inadına siyah simide, denize odaklandı.
Kısa bir an sonra bir el omzuna dokundu Serhat’ın ve Serhat hissetti, sırf o dokunuşun verdiği cesaretin tanışıklığından bile o kişinin Şevval olduğunu anlardı.
Serhat denizden gözlerini çekip mutlu bir şekilde Şevval’e döndüğünde bir an Şevval’in açık mavi gözleriyle bakıştı, yüzünü ani bir değişime uğratmamaya çalıştı bunun sonucunda ve oturduğu yerden Şevval’in sandalyesini Şevval otursun diye geriye çekti.
Şevval “Selam millet,” dedi enerjik sesiyle ve nefeslenip Serhat’ın yanına oturdu, dimdik durdu. “Nedense kendimi şu an Türk dizilerindeki sosyetik insanlar gibi hissettim.”
Eliz, Şevval’in gelmesine sevindiği için ellerini çok hafif bir şekilde çırptı ve Şevval’e doğru eğildi. “Hoş geldin.”
“Uzun bir aradan sonra bakıyorum da dörtlü bir randevu yapabilmişiz,” dediğinde Şevval, genişçe gülümsüyordu.
“Hiç gelmeseydin,” dedi Savaş rolden bileğindeki saate bakarken.
Savaş’ın saatine bakması Serhat’ın kaşlarının çatılmasına yol açtı. “Bugün günlerden ne?”
“Cumartesi,” dedi Şevval anında. Herkes bir anda kendisine dönmüştü. “Kuaför randevum bugüneydi de oradan biliyorum ayol.”
Serhat geriye yaslandı ve sağına döndü, Şevval’i izledi. Nedense Şevval’siz bir şekilde Eliz ve Savaş ile buluşurken eksik hissediyordu. Sonrasında Şevval’in ne olursa olsun yanındaki kişiye bir şekilde gücü ve cesareti aşılayabildiğini hatırladı. Şu an tam olarak öyle olmuştu mesela. Savaş ile atışacağı zaman illa Şevval’i de yanında görmek istiyordu. Şevval’e bakmayı sürdürdü. “Tarihi tam vermeni bekliyorum şu an.”
Şevval gülümsedi ve sarı saçlarını kaşıdı. “Ne bileyim o kadarını ben be?”
Serhat, Savaş’ı hiç görmedi ve direkt Eliz’e döndü. “Telefonu açıp bakmaya çok üşendim, Eliz.”
Eliz kendi telefonundan tarihe baktı. “20 Ekim Cumartesi.”
“2018,” diye mırıldandı Savaş sonra da Serhat’a döndü. “Bu arada tarihi sormadan önce de tam bir şekilde bildiğine o kadar eminim ki.”
Serhat neon yeşili gözlerini dalgayla devirdi. “Niye? Ben ilah mıyım?”
Dördü de güldüğünde başka bir masadan bakan eğlendiklerini düşünürdü ama hepsinin gülümsemesi eksikti. Bu eksikliğin boyutu hiç fark etmiyordu çünkü neticede gülümsemeler hiçbir zaman tam değildi.
“Bu arada,” dedi Eliz, sağına döndü ve Savaş’a yüzünü buruşturarak baktı ardından Şevval’e geri döndü. “Sen gelmeseydin bunlar birbirini yiyecekti ve ben de arada kaynayacaktım.”
Savaş kaşlarını kaldırdı. “Abartmasak mı?”
Serhat da tam olarak bundan bahsediyordu işte. Şevval’in garip bir etkisi vardı. Bir şeyi bir ortama girdiğinde kesebiliyordu ya da daha şiddetlisinin olmasını sağlıyordu.
Şevval’in hiçbir zaman anlatacak şeylerinin bitmemesi ortamda konuşmaların sıklaşmasını sağlamıştı, Serhat ise nadiren konuşmalara dahil oluyordu çünkü zihninin içerisinden çıkamıyordu. Sürekli düşünüyordu, sürekli düşünmeliydi, sürekli bir şeyleri tahmin etmeye çalışmalıydı.
Bir ara konuşulanlar sadece bir uğultu şeklinde duyuldu onun için sonra etrafta fazlasıyla açık mavi renklerini görmeye başladı ve yetmedi bu renklerin konumlarına haddinden fazla odaklandı.
Mavi denizin üstündeki siyah simit dalgalarla savaş veriyordu. Arada bir Şevval’in kendisine bakan açık mavi gözleri zaten başlı başına Levent’in gözleri gibiydi.
“İyi misin, Serhat?”
Lokantanın içerisinde mavi siyah bir tablo vardı, kendilerine uzatılan menünün kapağı maviydi ve yazıları da siyahtı.
Kötü hissetmesine neden olacak dış etmenler bu kadar fazlayken bir ara inadına Şevval’in mavi gözlerini izledi, sırf yaptığı hatayı hatırlayıp kendisine acı çektirmek için fakat Şevval bu göz kontağını kendisi gibi uzun sürdüremedi.
Şevval gözlerini belli bir noktaya uzun süre dikemezdi çünkü üvey erkek kardeşi öldüğünde ondan gözlerini hiç ayıramamıştı, bu onda bir travma olarak kaldı.
“Siz ne alırdınız, beyefendi?”
En son, masalarına gelen garsonun mavi kot pantolonuna ve beline taktığı siyah kemere odaklanmıştı. Tuhaftı, belki de mavi bir gözün cansızlaşmasını sağlamasa bu kadar çok mavi-siyah görmezdi.
Savaş boğazını temizledi.
Garson ne yapacağını bilemediğinde bir adım sağa kaydı fakat Serhat’ın neon yeşili gözleri de kendisiyle beraber hareket etmişti.
“Beyefendi, nereye bakıyorsunuz acaba?”
Neon yeşili gözler bakıyordu fakat görmüyor gibiydi.
En sonunda Şevval, Serhat’ın omzuna elini koydu daha sonrasındaysa Serhat hiç irkilmeden gözlerini yavaşça adamın kasığından çekti. Bir toparlanma süreci olmaması Serhat’ın nasıl da kontrolünü kaybetmediğini gösteriyordu. Yavaş bir şekilde garsonla göz kontağı kurdu, garsonun mavi gözlerini fark ettiğinde ise küfretmeden gülmemeye çalıştı. “İki porsiyon ızgara levrek ve yanında mevsim salata alabilir miyim?”
Garson başını salladı ve yanlarından ayrıldığında kimse demin olanlardan bahsetmiyordu.
Şevval bacaklarının pozisyonunu değiştirirken bir fikir attı ortaya. “Gece kulübüne falan mı gitsek acaba dördümüz? İyi gelir sanki, eğlenmiş de oluruz hem.”
Savaş, Şevval’e ters ters baktı ardından da Eliz’in sandalyesini kendine doğru çekti biraz daha. “Biz gelmiyoruz.”
Eliz yemeğini yediği için yorum yapamadan Serhat girdi araya. “Kıza sordun mu, sen?”
Şevval, Savaş’a geri kafalı muamelesi yaptı ve bunları yaparken de suratını ona karşı ekşitiyordu.
Bir ara Savaş ve Şevval lavabolara gittiğinde masada Eliz ve Serhat kalmıştı.
Serhat, Eliz’in bir şeyleri konuşup konuşmamak arasında kararsız kalışını beden dilinden anlayabiliyordu ama teşvik edici herhangi bir harekette bulunmadı.
En sonunda Eliz suya uzanmıştı. “Sen iyi misin, Serhat?”
“Hiç olmadığı kadar hem de.”
“Emin misin, peki?”
Serhat nefesini verdi. “Sence, Eliz?”
“Bence,” dedi Eliz de nefeslenerek. “Bir psikiyatriye görünmelisin.”
“Psikolog bile değil, direkt psikiyatri diyorsun, ha?”
“Sen daha iyi bilirsin tabi ama ben sadece tavsiye veriyorum. Gidersen iyi olur. İyi gelir mi bilemem ama en azından denemiş olursun.”
“Gitmediğimi nereden biliyorsun peki?” Eliz’in tepkisini izlerken bir kez daha büyük bir nefes verdi. “Sana yemin ederim ki Eliz, sadece halimi görün diye gizlemedim kendimi yoksa beni biliyorsun, pot kırdığıma denk gelmemişsinizdir bile.”
“Biliyorum, Serhat ama nereye kadar dayanacaksın ki böyle? Sürekli sürekli dik durmaya çalışamazsın.”
“Ben istediğim sürece hiçbir şekilde yıkılmayacağıma o kadar eminim ki. Sadece aklımı doğru zamanda ve doğru şekilde kullanmam gerekiyor. Bu yıllardır böyle, bir alışkanlık haline gelmiş, beni anlıyor musun?”
“Anlıyorum,” dedi Eliz daha fazla diretmeden.
Serhat, aynı anda gelen Savaş’a ve Şevval’e kaydırdı gözlerini. “Onların bizden daha fazla desteğe ihtiyacı var.” Eliz’e döndü. “En azından ben öyle düşünüyorum.”
“Emin ol, Serhat,” Eliz durdu, yutkundu ve düşündü. “Zamanla her şey o kadar netleşecek ki çünkü ben bazen kimsenin gerçek yüzünü gördüğümü düşünmüyorum.”
Serhat kendisini düşündü, göründüğü gibi miydi yoksa değil miydi diye ama net bir sonuca varamadı.
Masada yarım saat kadar oturmaya devam ettiler sonra kızlar arasında bakım konusu açıldığında Şevval, Eliz’i de bir tur kuaföre götürme kararı aldı ve Savaş’ın mırın kırın etmesini umursamayıp bir on beş dakika sonra masadan ayrıldılar.
Serhat sebebini anlayabiliyordu ama yine de sormak istedi. “Eliz’i fazla baskılıyorsun.”
Savaş kirli sakallarını kaşıdı ve kehribar gözleri Serhat’ın üzerinde umursamaz durdu. “Anlamanı beklemiyorum zaten.”
“Anlıyorum.” Başını salladı. “Gerçekten ama hiçbir şekilde işini bilmiyorsun, sana neyi nasıl yapman gerektiğini söyleyecek değilim ama çevrene biraz olsun güvenip önlem almayı genişletmezsen eğer Eliz’in gözünde bir müddet sonra özgüvensiz bir adam gibi görünmeye başlayacaksın.”
“İşler çok karışık,” dedi Savaş, parmaklarını göz pınarlarına bastırırken.
“Hayır,” dedi Serhat karşılık olarak. “Sadece sen çok salaksın.”
Gülüştüklerinde sohbet sohbeti açmaya devam etti, Serhat başlarda kendisini gösterdiği gibi göstermiyordu asla ve her şey çok normaldi ama sadece dışından.
Bir yandan sohbet ediyordu bir yandan da deniyordu, nereye kadar böyle devam edebilecekti?
Yarım saat daha oturabilirler diye görünüyordu fakat Haydar oğlunu aradı ve Savaş’ın kalkması gerekti. Kasaya doğru yürüdüklerinde Savaş cüzdanını çıkartıyordu fakat Serhat telefon kılıfının arkasındaki kartını temassızdan okuttu ve bütün hesabı ödedi.
“Mal mısın?”
“Senden daha az.” Lokantadan çıkıyorlardı. Serhat ise tek nefes kalmamayı amaçlıyordu ve aklına Savaş ile tekelde karşılaştıkları o an geldi, beraber içememişlerdi. “Akşama içmeye ne dersin?”
Arabalarına doğru ilerlerlerken Savaş hiç reddedecek gibi durmuyordu fakat Serhat’ı inceledi. “Çok uykusuz duruyorsun, bence yarın akşam yapmalıyız.”
Serhat dudaklarını birbirine bastırdı ve başını salladı, gün boyu tek nefes kalmamaya çalışıyordu fakat bir şeylere ısrarcı olarak bunu yapmayacaktı.
Saat 13.23
Koridorun karanlığı ve tepesindeki loş ışık, her ne kadar ortam karamsarlığı anımsatsa da rahat bir uykuya özlemi çağrıştırmıştı onda. Eve gidebilirdi, rahat yatağına geçebilirdi, uyumaya çalışabilirdi ama o işkence peşindeydi ve sanırım vicdan denen şey onu bu şekilde davranmaya itiyordu.
Tek nefes kalmamaya olan inadından bütün şartları zorluyordu, en son Ufuk ile konuşmuştu ve Ufuk da işlerinin on beş dakika kadar sonra bitebileceğini söylemişti fakat Serhat on beş dakika da olsa tek nefes kalmak istemiyordu.
İlaç odasının kapısını açık gördüğünde durdu ve içerdeki hışırtıya odaklandı.
İlaç odası ona hatırlatmıştı. Eğer Hira’nın yerinde olsaydı parktaki bankta otururken su şişesine yan etkisinin bazen geçici körlüğe sebep olduğu ilacı kendisinin boşalttığını düşünürdü fakat ilacın etkisi Hira’nın bir çocuktan aldığı su matarasından kaynaklanmıştı.
İlaç odasında kimin olduğunu tahmin edebiliyordu. Rolsüz bir şekilde esnediğinde ilaç odasına giriş yaptı ve hiç şaşırmadı. Polat. Artık on beş dakikayı nasıl değerlendireceğini biliyordu.
Kapı girişindekinin kim olduğunu gerisine bakmadan anlamıştı Polat. “Kimleri görüyorum buralarda böyle?”
“Anneni,” dedi Serhat itinayla sataşarak.
Polat çenesini sıktı. “Mutlu uyanmıştım, mutlu da devam ediyordum ta ki seni görene kadar.”
Serhat aradığını bulmuş gibi ellerini birbirine sürterek Polat’ın yanına gitti. “Aradığın ilacı söyle de tekte bulayım sana, bu kadar uğraşmazsın en azından.”
Polat öfkeleniyordu. “Sana bugün mutlu günümde olduğumu söylemiştim.”
Serhat gözlerini devirerek Polat’a döndü. “Ben de mutsuz bir günümdeyim, üzgünüm.” Polat’ın kendisini takmamaya çalıştığını gördü ve sırıttı. “Ebu Cehil’in öz oğlu gibisin, eğitimler verilirken korkudan saklanmış olmalısın yoksa genelde aranılan ilaçlar maksimum üçüncü denemede bulunur.”
Polat kaşlarını çattı ve öfkeyle Serhat’a döndü. “Buradan aldığın ilaçla kullandırttığın ilacın bir olmadığını fark edemeyecek kadar bakar kör biri mi söylüyor bunları?”
Serhat cidden aradığını bulmuş gibi sırıttı, öfkelenmiyordu sadece öfkelendirtmeye çalışıyordu. “Ben sadece direnç kontrolü yapacaktım fakat sonrasında gizlice eşyalarımı kurcalayıp ağır yan etkileri olan bir ilaçla değiştirdin.” Polat’ın üzerine doğru bir adım attı. “Her işe burnunu sokmaya çalışma çabana gülüyorum sadece.” Öfkelenmiyordu ama canı sıkkındı. “Aldığım ilacı ağır bir ilaçla değiştirerek eline sadece kötülük geçmiş oldu, benim sana karşı olan büyüyen kinim hariç ve sonuçlarını hiçbir zaman düşünemiyorsun.”
Polat altta kalmak istemiyordu. “Ben ilacı değiştirmiştim evet ama sen o kadar kurnazsın ki ilacı değiştirdiğimi bildiğin halde müdahalede bulunmadın, işine yaradı herhalde yaptığım?”
Ortam artık sarmadığı için Polat’tan uzaklaştı. “Adam kutusuna kadar değiştirip yetmeyip aldığım ilaca birebir benzer bir ilacı koyuyor yerine ve ben bunda bile bir şeylerin değiştiğini anlayabiliyorum.” Elini mükemmel dermişçesine bir şekle soktu. “Her zaman açık algılarım sayesinde bir numarayım, sen de yoluma taş atmaya çalıştıkça aslında beni öne taşıdığını hiçbir zaman fark etme, tamam mı? İşime yarıyorsun. Öptüm seni.”
Polat’ın kaşları fazlasıyla çatıktı. “Şu an tam bir alçak egoist gibi görünüyorsun.”
“Dediğin gibi, gibi görünüyorum, öyle değilim.” Gülümsedi ve sonrasında toparlama kararı aldı. “Yok, ben başlattım bu sefer, farkındayım çünkü canım sıkkın ve kavga edip dövüşebileceğim birisini arıyordum. Aklıma da sen geldin işte.”
“Sen tam bir kaçıksın,” dedi Polat tükürürcesine.
“Teşekkür ederim,” dedi Serhat da karşılık olarak ve kapıya doğru yöneldi. “Tartışmayı uzatıp iyice harlayarak seni öyle terk etmek isterdim fakat sana harcadığım yedi dakikanın bile fazla olduğunu fark ettim. Geriye kalan sekiz dakikamı başka şeylerle meşgul olarak geçireceğim. Tekrardan öptüm seni.”
Bekir başkanın odasında sekiz dakikadan daha fazla durmak zorunda kaldı çünkü gecenin değerlendirmesini yaptıkları yetmezmiş gibi bir de önemli ve konuşulması artık gerekli olan başka konulara da yönelmişlerdi.
“Bu konuda sana tam yetki vermiş olabilirim, Serhat ama eğer yapacağın hataların sonuçları bizi bir felakete götürürse-”
“Ben yaptıklarımı üstlenmekten geri durmayacağım,” diye net bir şekilde söze girdi Serhat. “Üzerinde çok fazla düşündüm, kişilerin karakteristik özelliklerinin yeterli olup olamayacaklarını bile ve adım gibi de eminim ki bu işin sonu başarısızlığa gitmeyecek.”
Konu Serhat ve Serhat’ın yaptığı planlar olunca Bekir Başkan’ın bünyesi otomatik olarak güven duygusu oluşturuyordu. Biraz daha konuştular fakat Serhat profesyonel bir şekilde yalan söylüyordu, kusursuz bir plan yapmış olabilirdi fakat olumsuzluğa itecek küçük ihtimaller her zaman vardı ve bunların hiçbir güvencesi de yoktu.
Sadece kendisine güveniyordu; ağır, acelesiz ve kusursuz bir şekilde ilerleyeceğinden emindi.
Yalan o kadar garip bir kelimeydi ki başlarda rahat geliyordu ama sonradan işler acayip karmaşık bir hal almaya başlıyordu ve o başlardaki rahatlığı artık bulamıyordun.
Yalan demek bütünüyle bir çıkmaz demekti.
Serhat dudaklarını yaladı. Asla başarısız olmamalıydı çünkü bu bir çıkmaz demekti. Oluşacak tüm bu kargaşaların ortasında ise her bir candan kendisi sorumluydu.
Ufuk’u koridorda yakaladığında kendisini fark etsin diye el kol hareketi yaptı, işe yaradığında koridorda yan yana yürüdüler.
“Zaman geçirmemiz lazım.”
“Geçiririz kanzi,” dedi Ufuk gözlerini ovuştururken.
Bir uykusuz daha, diye içinden geçirdi Serhat sonra da “Aklıma yapacak hiçbir şey gelmiyor,” dedi. “Seni aramadan önce ne yapacaktın?”
“Eve gidip yatağa girmeyi düşünmüştüm.”
“Kıyamam,” dedi Serhat acıktığını hissederken. “Benim için uykusunu erteliyor, vay be.” Asansöre girdiler. “Bu arada ne yapacağımızı buldum.”
Asansörden ilk Ufuk çıktı. “Neymiş?”
“İstikamet sizin ev.”
Ufuk düşünürken mırıltıya benzer bir ses çıkarttı. “Olabilirdi ama annem evde.”
“Amaç da o zaten,” derken gözlerini devirdi Serhat. “Ev yemeği yemek istiyorum.”
Ufuk hala kararsızdı. “Bilemiyorum, annemin düşünceleri günümüz şartlarına göre biraz-”
“Keser misin sesini?” Serhat hiç üşenmeden elini Ufuk’un pantolonunun arka cebine ezberden attı ve telefonunu çıkarttı. “Ara anneni ve eğer yemek yapmışsa arkadaşımla beraber eve geleceğimizden bahset, yapmadıysa da benden hiç bahsetme, uğraşmasın kadın. Dışardan yeriz sonra.”
Ufuk sen istedin dercesine kaş göz yapıp annesini aradı.
“Efendim, oğlum?”
“Ne yapıyorsun, anne?”
“İyiyim. Ne zaman geleceksin eve?”
Serhat genel olarak insanların ne yapıyorsun sorusuna iyiyim demelerini düşündü. Farkında olmadan veya alışıldığı için söylenen iyiyim kelimesi bile bir yalandı.
“Eğer istersen on beş dakikaya arkadaşımla eve yemek yemeye geleceğiz.”
“Mal,” dedi Serhat dudaklarını oynatarak. “Demedim mi ben sana yemek yaptıysa gideriz yapmadıysa da uğraşmasın diye.”
Ufuk, Serhat’ı susturmak için elini kaldırdı ve etrafta oynattı.
“Gelin, gelin,” dedi annesi hemen. “Gelmemezlik etmeyin bak, bekliyorum.”
“Tamam anne, geliriz biz o zaman.”
“Ufuk, hele sesimi hoparlörden çıkart bakayım.”
Ufuk telefonu kulağına götürdü dinlemek için fakat Serhat hiç umursamadan Ufuk’a yaklaştı ve dinledi.
“Kasaba git ve kırmızı et getir, patates ve içecek de al gel ben hazırlarım hemencecik.”
Serhat hiç çekinmeden Ufuk’un kafasına geçirdi bir tane. “Bir daha senden bir şey istersem bok olayım. Uğraşacak kadın işte ya.”
“Tamam annecim çok hızlı bir şekilde alıp geliyoruz. Görüşürüz, haydi.”
Telefon kapandığında Serhat ve Ufuk dik dik bakıştılar.
“Ayı mı oynuyor oğlum karşında?” dedi Ufuk. “Ev yemeği yemeye gidiyoruz işte. Hem zaten annem kaç yıldır yemek yapıyor, o kadar pratik ki yemek yapmaya mutfağa ne ara gitti diye sorgularsın kendini.”
“Çok konuşma, Ufuk,” dedi Serhat dilini ağzının içinde dolaştırırken. “Ayrancılar’ın içine girelim, alırız oradan malzemeleri geçeriz sonra sizin eve.”
Serhat arabasına bindiği esnada Ufuk da kendi arabasına binerken Serhat’a sallıyordu. “Benim eve gidiyoruz farkındaysan, fazla artistlik yapma kovarım seni tekte.”
Kasabın birine girdiklerinde Ufuk ve Serhat camın ötesinden etlere bakıyordu.
“Kürt ailesi değil mi işte her seferinde her misafire illa kırmızı et yapacak,” diye mırıldandı Serhat, Ufuk’a.
“Çok söyleniyorsun, yaprağım. Yapıyoruz işte ye sen de.”
Şu anki gülüşleri bir mesajlaşmada gerçekleşseydi HASSJSĞHAHSAH diye mesaj atılırdı.
İş ödemeye geldiğinde Serhat, Ufuk’u engelledi fakat Ufuk direttiğinde de adam kartı Serhat’a doğru uzattı hemen. Kasaptan çıkarlarken Ufuk söyleniyordu. “Eleman ödetmemek için kendisinin tanıdığı kasaba götürmüş beni,” başını salladı, “inanılmaz.”
Arabanın arka kapısını açıp etleri koltuğa yerleştirdi Serhat fakat Ufuk “Suyu koltuğa damlatır, etler donuk değil,” dediğinde karşılık olarak “Dünya malı değil mi illaki temizletiriz,” dedi Serhat.
“Kokudan dolayı ‘illaki temizletiriz’i birkaç saat sonra ‘hemen temizletiriz’e çevirmezsen ben de orospu çocuğuyum.”
“Zaten öyle değil misin?” diye bir karşılık aldığında yine randomdan gülüştüler. Patatesleri de Serhat ödediğinde Ufuk artık ne halin varsa gör diyordu. Daha sonrasından içecekleri almak için tekele girmişlerdi.
“Biraz şaşırt, Allah için.”
“Yaratıcımın adını mevcut konumumuzda söylemezsen sevinirim,” dedi Serhat sonra da “Şuradan iki bira alıp çıkmamız yok mu?” diye de ekledi.
Ufuk parmaklarını göz pınarlarına bastırırken bir cevap bile vermemişti.
Serhat içecekleri de ödedikten sonra yeniden arabaya geçtiler ardından da Ufuk’un oturduğu İnönü Mahallesine girdiler.
Apartman girişindeyken Ufuk kapı şifresini giriyordu. “Bekir başkan bir şeyler anlattı. Fuhuş çetelerinden birinin içlerine sızacakmışız.”
Serhat başını salladı. “Tahmin et bakalım hangisine sızıyoruz?”
“Haydarların malikanesine,” dedi Ufuk durgun bir sesle değil, durgun bir şekilde.
Serhat yeniden başını salladı.
“O adam seni tanıyor,” dedi Ufuk sessizce ve merdivenlerden çıkıyorlardı.
“Biliyorum.”
“Yetmezmiş gibi üstüne hem fiziken hem de psikolojik olarak kusursuz olmamız lazım.”
“Onu da biliyorum,” dedi Serhat büyük bir nefes verirken. Ufuk’un ne demek istediğini anlamıştı. “Ne kadar dipte olursam olayım algılarım her zaman açık olacak, zihnim hiçbir zaman kapanmayacak ve sürekli hızlı ve pratik düşüneceğim.” Bekledi. “Sonucunda ya daha da beter olacağım ya da bir şekilde her zamankinden daha iyi ama ben nedense ikincisinin bir şekilde gerçekleşeceğine inanıyorum.” Yine bekledi ve düşündü. “Kafamda birkaç yol var, bazıları çok riskli ama halledilemeyecek gibi değil. Onun beni tanımasına gelirsek de hainlik yapıyormuşum gibi görünmeyeceğim.”
Ufuk cebinden anahtarını çıkartıp kapıyı açıyordu. “Yine aynı ekip mi peki?”
“Evet,” dedi Serhat bakışları baygınlaşırken. “Sadece artı bir fazlamız olacak.”
Ufuk kaşlarını çatmıştı fakat eve girdikleri için daha fazla soru sormadı.
İçeriye girdiklerinde Serhat arkadan ilerliyordu ve içten içe çekinmişti şu an fakat belli etmedi, her ne kadar benim burada ne işim var diye içinden geçirse de adımlarını hiç aksatmamıştı.
Ufuk salonu kafasıyla işaret ettikten sonra eşyaları bırakmak için mutfağa geçti.
Serhat ise kapalı salonun kapısının önünde beklerken koridoru ve evin havasının hissettirdiklerini düşündü. Eşyalardan yılların eskimişliğinin kokusunu alabiliyordu, ev karanlıktı fakat bu karanlık hiçbir şekilde insanda bir karamsarlık hissi uyandıramıyordu. Görüntü soğuktu fakat tende sıcaklık hissediliyordu.
Ufuk’un mutfaktan hemen çıkmayacağını anlayan Serhat yavaş bir şekilde kapıyı açtı ve salona girdi selam vererek. İçten içe çekinceli olabilirdi fakat görünüşüne bunu asla yansıtmadı.
Kadın da selam verdiğinde Serhat üçlü koltuklardan birinin köşesine rahat bir şekilde oturdu.
Salon da aynı şekilde, biraz da ikindinin etkisiyle karanlıktı fakat bütün camdan içeriye az da olsa gün ışığı giriyordu.
Serhat, Ufuk’un annesinin kilolu mu yoksa zayıf mı olduğunu çözememişti, eşarbını yukarıdan bağlamıştı ve sol kolunda altın bileziği vardı.
Sol kol. Serhat içinden de olsa küfretmemeye çalıştı ve bir an gözlerini sol koluna da hiç indiremedi.
“Nasılsınız?”
Kadın, Serhat’a yumuşak bir şekilde baktı. “Ben iyiyim elhamdülillah ama siz,” kadının gözleri Serhat’ın tahminini boşa çıkartmadan sol koluna kaydı. “Üzülüyorum valla size, canınızı yakacak işler yapıyorsunuz hep.”
“Ajitasyon yapmasan mı, anne?” diye içeriye girdi Ufuk fakat annesi “Sus!” dedi yüksek sesle. “Eşek sıpası,” dediğinde Serhat gülmemek için cama doğru baktı. “Para kazanıyorsunuz da her zaman da tehlikedesiniz işte. Anne yüreği, sen işteyken gözüm hep dışarıda acaba oğlum sağ salim gelir mi diye dışarıyı gözetliyorum.”
Serhat yapay bir şekilde Ufuk’a öfkeli baktı. “Utanmıyor musun anneni merak içinde bırakmaya? Hem yarım saatte bir bilgilendirme mesajı atmıyorsun hem de gelmişsin burada nankörlük ediyorsun. Çok ayıp, Ufuk.”
Ufuk kafasını sallayarak sen ev çıkışı göreceksin bakışı attı Serhat’a sonra da annesine döndü. “Aldıklarımızı mutfağa koydum.”
O esnada ise Serhat göz ucu sol koluna bakıyordu. Giydiği gri naylon ceketi bol olduğu için gizliyordu kolunu fakat parmaklarındaki yaralar ve dövmeler açıktaydı. Umursamıyordu fakat bu eve davet edilmemişti, kafa dağıtmak amacıyla isteyerek gelmişti ve yadırganarak canının sıkılmasını istemiyordu.
Annesi, Ufuk’a beklesinler mutfakta diye bir işaret yaptıktan sonra Kürtçe konuştu, Serhat’ın anlamayacağını düşünerek fakat Serhat anlıyordu ve şu anlık düşündüğü bunu belli etmeli miydi yoksa etmemeli miydi? Ufuk, Serhat’ın kendilerini anladığını biliyordu fakat Serhat’ı beklediği için renk vermedi.
“Aynı yerde çalışıyorsunuz, değil mi?”
Serhat başını salladı.
“Allah yardımcınız olsun, evladım. Ne diyeyim?”
Serhat, kadının bir gözünün öteki gözüne göre biraz tuhaf durduğunu fark ediyordu ama sormamalıymış gibi hissediyordu.
“Annenle baban nasıllar, evladım?”
Serhat ensesini kaşıdı. “Annem ben küçükken vefat etti, babam da…” kötü, kötülük anlamında hem de, “iyi işte, yaşıyoruz bir şekilde.” Yaşıyoruz ama ayrı ayrı.
Kadının gerçekten üzüldüğünü Serhat gözlerden okuyabilmişti. “Baban bir şey yapmadı, değil mi?”
Serhat insanları iyi analiz ederdi ve kadının gözlerinden birinin yapısının neden diğerine göre değişik olduğunu anlayabilmişti. “Yok, babam anneme çok iyi davranırdı.” Dudaklarını yaladığında kadının, kendisinin devam etmesini beklediğini gördü. “Annem hastaydı.”
Kadın başını üzüntüyle salladı. “Kaç kardeşsiniz peki?”
“Üç.” Kadın yine bir cevap bekliyordu. “Erkek. Üç oğlanız.”
“Numaran kaç eleman?” diye araya girdi Ufuk fakat Serhat bunun cevabının bile karışık olduğunu fark etti fakat yine de kısa kesip “İki,” diye cevap verdi.
“Hayat işte evladım, ben ne diyeyim daha? Herkes bir şeylerle sınanıyor işte.”
“Aynen öyle,” dedi Serhat etkisiz bir şekilde. “Evde sadece anne oğul yaşıyorsunuz, değil mi?”
“Evet,” dedi kadın. “Eşim rahmetli oldu zamanında.”
“Herhangi biri rahmetli oldu,” diye araya girdi Ufuk gözlerini devirirken.
Kadın hiç çekinmeden “Çok döverdi beni,” dedi ama artık bunları ezberden anlatıyormuş gibiydi, hiç duygu kalmamıştı. “Ben de işte bedenim acıya acıya büyüttüm oğlumu bir şekilde. Hayat o zamanlar çok zordu, geleceği karanlık görüyordum fakat şimdi burada, bu salonda sizlerle oturup sizlere bunları anlatıyorum.”
“Hayat cidden çok garip,” diye mırıldandı Serhat.
“Müstakil bir evde oturuyorduk, o zamanlar Urfa’daydık. Adamın kafası Ufuk doğduktan üç dört yıl sonra ayık olmamaya başladı. Sürekli dayak, sürekli dayak.” Kadın bütün zayıflığıyla iki adama anlatıyordu bunu ve herkesin gözleri farklı yerlerdeydi. “Bir keresinde beni evden kovmuştu, başkasına gitmeme de izin vermiyordu diye bahçede uyumuştum. Uykuya dalmıştım daha doğrusu. Daha birkaç hafta önce yanağımda ağrı hissediyorum diye hastaneye gitmiştim doktor bana yüzüne darbe aldın mı hiç diye sordu. İnsan tabi zamanında kocam elmacıkkemiğimi mermere çarpmıştı diyemiyor. Eve gitmeme izin vermiyordu evden çıkmama izin vermiyordu bedenimi morartıyordu saçlarım seyrekleşmişti aç kalıyordum bayılıyordum telefonum yoktu.” Sol gözünü gösterdi. “Bir keserinde öyle bir vurmuştu ki gözüm kapının sivri yerine çarpmıştı.”
İnsan cevap olarak ne söyleyebileceğini bilemiyordu hiç.
“Ben hep söylerim etrafımdaki kızlara, erkeklerle bir işiniz olmasın ve merhametli adamlara bakın diye. Erkek ve adam arasındaki farkı öğrenmek lazım.”
Annesinin anlattıkları Ufuk’un her seferinde zoruna gidiyordu fakat sesini çıkartmadı. O sırada annesi, oğluna bakıp Kürtçe konuşarak eski eşine küfrediyordu.
Serhat’ın telefonu titredi ve çıkartıp baktı.
Babam: Neredesin?
Serhat cevaplamadı ve yeniden onlara döndü.
“İşte fiziken Allah güçlü yaratmış bizlere göre ama bu, bunu şiddette kullanmalarını gerektirmez.”
“Babanın mezarı İzmir’de mi?”
“Hayır,” dedi Ufuk, Serhat’a.
“Mezarlığına asit döküp eritme fikrinde bulunacaktım.”
Ufuk kafasını ciddiyetle salladı. “Asla reddetmezdim.”
“Peeyy,” dedi annesi. “Ölmüş gitmiş adam, ne yapacaksınız daha?” Sonrasında kadın oğluna Kürtçe ben mutfağa gideyim dedi fakat Serhat artık konuşulanları anladığını göstermek için “Şey,” dedi. “Biz de yardım etsek olur mu? En azından patates falan soyarız.” Olumsuz geri dönüş alacağını bildiğinden diretti. “Lütfen, otururuz ve beraber soyarız.”
Annesi, konuştuğu dilden Serhat’ın anladığını gördü. “Sen nerelisin, evladım?”
“Adana.”
“Eee, yakınmış bize.” Kadın, Ufuk’a döndü sonra yeniden Serhat’a baktı. “Biz de Urfalıyız, biliyorsun zaten. Adana’nın neresindensin peki?”
İşte Serhat bunu söylemeyi hiç istemiyordu. “Yüreğir,” dedi mecburiyetle.
Kadının yüzünü buruşturmasını bekledi fakat kadın güldü. “Serserinin itin kopuğun en çok olduğu yer, he?”
“Biraz öyle,” dedi Serhat hafif gülümseyerek.
“Sen de öyle misin?” dedi kadın fakat Serhat, kadının sol koluna bakmama çabasını görmüştü.
“Hiçbir fikrim yok,” dedi karşılık olarak Serhat.
“Değilsin, değilsin, görüyorum ben,” dedi kadın sonra da Ufuk’a döndü. “Hele git mutfaktan patatesleri getir de soyalım.”
Ufuk bir süre sonra küçük leğende patates ve bıçaklarla geldiğinde annesi de koltuktan ayağa kalkmaya çalışıyordu fakat bedeni o kadar yapılı olmadığı halde bayağı zorlanmıştı. Serhat zamanında kadının bacaklarına da fazlasıyla darbe almış olabileceğini düşündü ve kalbi acıdı.
“Sen aldın değil mi malzemeleri?”
Ufuk suyla dolu kabı da yere bırakırken yüzünü yandım dercesine buruşturmuştu. “Serhat aldı, anne.”
“Eşek sıpası,” dedi kadın ve oğluna koltuk yastığı fırlattı. “Misafire ne ödetiyorsun?”
“Ya anne dur ne rezil ediyorsun beni arkadaşımın yanında ya.” Yere düşen yastığı koltuğa geri koydu. “Çalışıyor o kadar, tek nüfuslu, kız arkadaşı yok, evinde yemek de yapmıyor çoğu zaman evinde olmadığı için faturaları da çok düşük zaten bırakayım da harcasın Allah Allah.”
Serhat eli dudaklarında gülümsediğinde ayağa kalktı. Ufuk göz alışkanlığı artık Serhat’ın sol kolunu fark edemiyordu fakat Serhat kaş göz yaptığında Ufuk “Koridorda lavabo, bulursun zaten,” dedi birkaç saniye içerisinde anlayarak.
Serhat banyodayken iki elini de yan yana getirdi ve resmen zıtlık halini gördü. Sağ eli tertemizdi, sol eli ise yaralı, dövmeli ve tırnaklarının arasında da kan parçaları vardı.
Sakin ve yavaş bir şekilde ellerini olabildiğince temizledi, artık ne kadar başarılı olduysa sonra da kuruttu fakat banyodan çıkmadan önce sinirlerini kontrol etmek için sol elini birkaç kez yumruk yapıp açtı. Canını acıtan birkaç nokta vardı fakat çok da büyütülecek gibi değildi, belirginleşen damarlarını izledi biraz, kan akışını düşündü, başının ağrımasını ve uykusuzluktan uğultu sesi işittiğini sonra da çıktı lavabodan ve yeniden salona girmeden önce de “Bedenim bok gibi sinyaller gönderiyor,” diye konuştu.
Kadın yere oturmuştu ve patates soymaya başlamıştı, Ufuk da çaprazda patlıcanları soyup tuzlu suya koyuyordu.
Serhat, kadının karşısında yere çöktü, bedenen çöküntüde olduğunu hiçbir şekilde belli etmemeye çalışarak dizlerinin üzerine geçtiğinde kadın da ona patatesleri soysun diye bıçak uzatmıştı.
Kendisi batıl inançlara inanmazdı fakat ne zaman kendisine bir bıçak uzatılsa aklına Anıl’ın uzatılan bıçağı almak o kişiyle ileride kavgalı olmanıza neden olabilir sözünü getiriyordu. Serhat hiç düşünmeden bıçağı aldığında kadınla göz göze gelmişti, hiçbir düşmanlık ihtimali vermedi sonra kendisine düzgün bir patates seçti ve soymaya başladı.
“Sen spora gidiyor musun?”
Serhat bir kadına bir de patatese döndü. “Evet.” İnce soymaya çalışıyordu. “Şu sıralar aksatıyorum biraz ama hala bırakmadım.”
“Belli, belli.”
Ufuk, annesi anlamasın diye Serhat’a doğru dudaklarını oynatarak küfretti. “Şerefsiz pezevenk, zor diye patlıcan soymadığı yetmemiş gibi patateslerin de en soyulabilir olanlarını seçiyor it.”
“Ya,” dedi Serhat içten bir şekilde gülerek. “Düzgün seçmeye çalışıyorum fakat farkında değilim.”
“Sen ne misafire karışıyorsun?” dedi annesi azarlayarak. “Gelmiş kırk yılın başında biri onu da kaçıracaksın ha evden.”
Yeniden gülüştüklerinde Serhat, acaba Ufuk da Anıl gibi kan bağı olan birisini kendisinden kıskanır mıydı diye düşünüyordu hatta şakadan da olsa Ufuk’un annesi Ufuk’a kendisi için sataştığında travmatik olarak aklına bu geliyordu ve içten içe kafasına bir daha buraya gelmemeyi koymuştu.
“Kaç saat çalıştın da bu kadar uykusuz görünüyorsun, evladım? Hareketlerin ve bakışların dinç ama göz altı morlukların uykusuz olduğunu belli ediyor. Üstelik gözlerin de ne güzelmiş senin. Lens mi?”
“Analar neler doğuruyor,” diye iç çekerek konuştu Ufuk sonra da annesine göz ucuyla baktı. “Bizimki de kara kaş-”
Annesi Ufuk’un kafasına hafiften bir tane geçirdiğinde yine gülüşmüşlerdi. “Anne sen bugün şiddete çok meraklısın ya, hayırdır? Kim sıktı canını?”
“Gelin adaylarım canımı sıkıyor.”
Ufuk eğer bir şey içiyor olsaydı kesinlikle boğazında kalırdı.
Serhat olaya el atıp “Siz mi evleneceksiniz?” diye sordu kadına.
“Yok, ben oğluma bakıyorum.”
“Gelin adayı diyor geri zekâlı, kız kıza mı evlenir annem sence?”
“E oğlunuz baksın kendisine?”
Kadın gülüyordu. “Evlen diyorum arayışa girmiyor, ben ne yapayım?”
Serhat bir kadına bir Ufuk’a sonra yine kadına baktığında kadının kendisine bakmadığını gördüğü gibi Ufuk’a döndü: “Dilek’ten bahsetsene amk salağı. Göt korkun neye?”
“Kes sesini.”
Kadın, Serhat’ın patatesi tutan elinin sürekliği değiştiğini fark etmişti. “Sen hangi elini kullanıyorsun, evladım?”
“İkisini de kullanabiliyorum.”
“Anne, sen elemanı bir de çalışırken göreceksin. Sinsilik desen var, şeytanlık desen var, kurnazlık desen o da var.”
Ufuk’un bu sözlerine karşın sen görürsün şimdi işareti yaptı Serhat sonra da Ufuk’un annesine döndü. “Demek Ufuk’a gelin adayları bakıyorsunuz?”
Ufuk kaşlarını kaldırıp indirdiğinde “Evet ya,” dedi annesi. “Pek bulamıyorum öyle ama. Var mı senin çevrende Ufuk’uma yakışır hanımlar?”
“Olsaydı ilk kendisine bulurdu, anne. Ne biçim sorular soruyorsun ya?”
“Sus,” dedi annesi ve Serhat da anında “Sen karışma iki dakika,” dedi haince sırıtarak. “Valla teyzecim,” kadın heyecanla Serhat’a baktı. “Yok galiba ya.”
Ufuk kahkaha attığında “Bende mevcut da işte ben beğenemiyorum,” diyordu annesi.
Serhat böyle bir diyaloğa girdiği için kendisine hayret ediyordu. “Oğlunu en kısa sürede evlendirmen gerekiyor ablam, bu aralar erkek erkeğe çok insan görüyorum, oğlunu aradan çıkar da kurtulsun.”
Ufuk sessiz bir şekilde küfrettiğinde “Peyy,” dedi annesi sanki kedi ağzında fare görmüş gibi. “Her geçen gün yaşadığımız çağ daha da boktan oluyor zaten. Bir de erkek erkeğe, he? Aboo.”
Serhat gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Yaptıklarını düşününce ben ne iğrenç bir insanım ya diye geçiriyordu içinden.
“Kime zararları dokunuyor anne ya, sen de.”
“Kafana vurmaktan elim yoruldu, bir sus da. Ne kadar günah ne kadar haram haberin var mı senin?”
Serhat, Ufuk’u dürttüğünde Ufuk da “Haklısın anneciğim,” dedi. “Ben de kendime erkek birini bulurum artık.”
Gülüştüklerinde Serhat’ın telefonu bir kez daha titredi. Bu sefer cevap yazmak için ıslak ellerini eşofmanının üzerine kuruladı Serhat sonra telefonunu çıkarttı ve baktı.
“Söyleseydin havlu getirirdik ya, evladım.”
Babam: Neredesiniz?
“Allah için, anne. Fakir olsa böyle mi davranır züppe bebesi.”
İlk mesajında sadece beni sormuştun şimdi diğerlerini de soruyorsun. Neden?
Ufuk’a ve Ufuk’un annesine baktı sonra da istemsiz düşündü. Acaba zamanında annesi vefat etmeseydi ve onun yerine de babası ölseydi o zaman acaba annesiyle ve kardeşleriyle aynı evde yaşayabilirler miydi? Anne rolü birleştirici bir faktör müydü?
“Buna artık cevap vermem gerekiyordu.” Telefonunu ceketinin cebine attı ve yeniden bitmek üzere olan patateslerden birini aldı. “Neden oğlunuzun evlenmesini bu kadar çok istiyorsunuz? Ne güzel beraber yaşıyorsunuz işte? Bunca yıldır da buna alışmışsınız,” kadının düşünce yapısını merak etmişti, “hiç kıskanmaz mısınız?”
“Hiç kıskanmam valla hatta ben diyorum işte evlenirse oğlum yakınımda başka bir evde otursun diye, rahat rahat hanımıyla yaşasınlar.”
“Tek kalacaksınız ama?” Serhat ciddiydi.
“Ben giderim arada, onlar da buraya gelir çay yemek sonra yine herkes kendi evinde yatar. Ben bu konuda öyle eski kafalı değilim evladım, gelinimle aynı evde yaşamak istemem. Ne olur? Torunum olur, sütten kesilecek yaşa gelir ben de bakarım mis gibi.”
“Annemin hayalleri benimkilerden bile daha lüks,” diye söylendi Ufuk. “Anne, ne çocuğu bu devirde Allah için.”
“Sus,” dedi annesi yine kızarak. “En az üç çocuk.”
Ufuk daha fazla uğraşmamak için “Gelininle konuşursun artık anne,” dedi. “Ben doğurmuyorum sonuçta, kaynana gelin anlaşırsınız siz.”
“Arkasında durman gerekenler kişi değil, konu ve konunun sonuçlarına en çok kimin katlanacağıdır.” Serhat dik dik Ufuk’a bakıyordu. “Biraz net ol. Adam mısın prenses mi belli değil. İstiyorsan istiyorum istemiyorsan da istemiyorum diyeceksin.”
“Üzerime üzerime geliyorsunuz kaçamıyorum da bıktım ya.” Serhat’ı gösterdi annesine bakarak. “Benden önce şuna bul birini de rahatlayak be.”
“Olur valla,” dedi kadın hevesli hevesli.
“Olmaz.” Serhat neon yeşili gözlerini irileştirdi. “Yani ben pek herhangi bir aileye damat olabilecek kadar iyi biri olduğumu düşünmüyorum.”
“Yalan atıyor, anne. İçkisi yok kumarı yok kazancı da var daha ne olsun?”
Serhat, Ufuk’a kaçamaktan gözlerini kısarak baktı sonra yine kadına döndü. Gizleyecek bir şeyi yoktu gerekirse fazlasını da söylerdi, gerçi kendisinde fazlası da vardı. “Ufuk’un saydıklarından daha fazlasının olduğuna emin olabilirsiniz.”
“Sizin de var ya çükünüzden başka bir şeyiniz yok be, bu ne böyle korkak korkak tavırlar.”
Serhat gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdığında bakışlarını anında başka yöne çekmişti.
“Kaç yaşına gelmişim beni mi kandırmaya çalışıyorsunuz? Ben sanki anlamıyor muyum hoşlandıklarınızın olduğunu? İyi iyi, en azından hedeflerinizden vazgeçmiyorsunuz.”
“Sıyırdık paçayı,” diye dudaklarını oynattı Ufuk.
“Öyle görünüyor,” diye aynı şekilde karşılık verdi Serhat.
Kadın ağır bir şekilde ayağa kalkmaya çalışırken Ufuk annesinin kalkmasına yardımcı oldu ve mutfağa gittiler.
Serhat mutfak sandalyelerinden birine çöktüğünde kadın yemek yapmaya başlamıştı ve Ufuk da ayakta getir götür işlerini hallediyordu.
Kimse kadının yemekleri ne ara bitirdiğini anlayamamıştı. Karnıyarık, pilav ve cacık çıkmıştı kadının ellerinden.
Yemek yedikleri esnada Serhat bir ara sadece lezzete odaklanmıştı ve cidden anne elinin lezzeti diye bir gerçek vardı. Bir ara babasından yine mesaj gelmişti.
Babam: Görüşelim.
Görüldüde bırakmıştı sadece fakat sonrasından içi buna el vermedi ve mesaj attı.
Olur.
Bazen çok fazla isyan edesi geliyordu fakat sonradan da tutuyordu kendisini ve şükretmesi gereken sebepler arıyordu. Hayat, onun annesinin yemeklerini yemesinden kendisini mahrum bırakmıştı fakat bir yandan da iyi arkadaşlar göndermişti ve başkalarının annelerinin yaptığı yemekleri yiyebiliyordu.
Sadece kendisine acıyordu.
Laf arasında kadın neden evde zamanında yemek yapmadığını söyleme gereği hissetti. “Oğlum geceye kadar çalışacağını söylemişti ondan ben de geciktirdim yemekleri, sizi de beklettim biraz. Kusura bakmayın.”
Ufuk kendisine on beş dakikaya işim biter demişti.
Serhat dudaklarını birbirine bastırarak Ufuk’a döndü ve ona minnetle baktı fakat bakışlarına mahcubiyeti yerleştirmemeye çalıştı.
“Uykusuzdum zaten, erkenden paydos etmek işime yaradı hem.”
“Poşete baktım da ada çayı göremedim. Nereden geliyor bu koku?”
“Serhat’ın kokusu, anne. Ada çayı ve nane arası bir şey kokar kendisi.”
Yemekler yendi, Serhat masayı toparlamaya yardım etti sonra da gidecekti fakat annesi bırakmadı ve çay içerek bol bol sohbet ettiler.
Serhat eve ısındığı halde ve ortamı beğendiği halde bir daha buraya gelmemeyi aklına koymuştu, arada annesi kendisine hak verip şakadan da olsa Ufuk’a sarıyordu, Ufuk’a baktığında Ufuk zerre alınmış durmuyordu fakat yine de kendisinin içi rahat etmemişti.
Bu Anıl’ın kendisinde bıraktığı bir etkiydi, insanların aileleri kendisini severse bunun kıskançlığa gidebileceğini düşünüyordu artık.
Annesiyle uzaktan vedalaştıklarında “Yine beklerim,” dedi kadın gülümseyerek ve gerçekten istekli bir halde.
Serhat aklından kesin hüküm verdiği halde nezaketen “Olur,” dedi ve başını tebessümle salladı. “Her şey için çok teşekkürler. Hakkınızı helal edin.”
Kapıya geçip ayakkabısını giydiği esnada “Annem yüz yılın başı tanıştırdığım bir arkadaşımı beğendi,” dedi Ufuk. “Sevindim buna, gelirsin artık arada.”
Serhat eğildiği için yüzünü tam göremeyen Ufuk’a binaen “İmkânsız,” diye dudaklarını oynattı ardından doğrulduğunda “Neden olmasın?” dedi. “Sen de anneni alıp gelirsin bize, kadına da değişiklik olur.”
Ufuk bu teklifi cidden düşünmüştü. “Bakalım artık ne zamana nasip olacak. Bizim müsaitlik durumları yavaş yavaş azalıyor, pek mümkün değil gibi.”
“Hiç hatırlatma,” dedi Serhat kafasını sallarken. “Haydarlar çok yoracak bünyeyi. Adam o kadar profesyonel ki kayıtlarda tertemiz görünüyor ve bizim bu duruma karşı aksi kanıtlar bulmamız lazım”
“Hallederiz ya,” dedi Ufuk elini rastgele sallarken. “Çok takma kafana.”
“Sen beynime bir sor bakayım bende olayları kafama takacak bir baş kalmış mı diye?”
Gülüştüler sonra da vedalaştıklarında Serhat merdivenlere yöneldi. Arabasına binerken de şimdi ne yapabilirim diye geçiriyordu içinden.
“Tek nefes kalmamaya olan çabam saat 18.57’ye kadar mıydı sadece?”
Bedensel fonksiyonlarının berbat bir durumda olmasına karşın arabayı sakin bir şekilde sürdü ve oturduğu siteye arabasını park etti.
Asansörde iki kişiydiler, kendisi ve aynadaki yansıması.
Oturduğu binanın kapısını açmadan önce bir şeyler gözlerine tuhaf geldi, sol taraftaki ayakkabısı yerinden milim oynamış gibi duruyordu.
Serhat eğildi ve elleriyle kontrol ettiğinde ayakkabılarının ıslak olduğunu gördü, güldü sonra da “Yavşak Anıl,” diye mırıldandı.
Evin anahtarlarını cebine geri attığında merdivenlere yöneldi ve bir kat indi, sağa döndü ve kendi dairesinin tam altında oturan Anıl’ın evinin önüne geldi.
Aynı anda hem zile bastı hem de tokmağı vurdu, bir yandan da eğer Anıl şu an evdeyse zamanı kestiremediği halde anlık olarak tek nefes kalmaktan kurtulacaktı. Anıl kapıyı açtığı gibi yok olmuştu, Serhat ne olduğunu anlamaya çalışırken içeriden gelen yoğun erkek parfümü kokusunu soludu.
“Randevun var herhalde?”
“Soru sormak yerine içeriye girip kapıyı kapatmaya ne dersin? Evin farklı köşelerinde kombin yapacağım diye çıplak dolaşıyorum da çünkü.”
“Bir an hiç davet etmeyeceksin sanmıştım,” dedi Serhat gözlerini devirirken ve arkasından kapıyı kapattı.
Anıl ise banyodan çıktı, boxerıyla uçarak kendi odasına girdi, hâkî yeşili bol bir alt giydi sonra yine lavaboya girdi ve anında çıktığında ise kahve saçlarını düzeltmişti.
“Başımı döndürüyorsun.”
“Çok karizmatiğim çünkü,” dedi Anıl ve mutfağa adımladı, neden mutfağa girdiğini hatırlayamadığında yine koridorda göründü.
Serhat ise hala koridorda tek omzunu duvara yaslamış bir vaziyette Anıl’ı gözleriyle takip ediyordu.
“Çok önemli bir şahsiyet herhalde?”
Serhat ütü sesi duydu sonra Anıl kendi odasından elindeki beyaz tişörtle çıktığında tişörtü kafasından geçirdi. “Abin mi?”
Serhat, Anıl’ın kiminle buluşacağını anladığında “Orası öyle,” dedi abisi için. Anıl’ın hazırlanmak için koşuşturmasını izledi. “Bu kadar hazırlığa gerek var mı sence?”
Anıl yine git gel yapmıştı ve koridora sırtını tıpkı Serhat gibi verip beyaz çoraplarını giymeye çalıştı. “Abin çuval giyse yine de yakışacağı için yanında yetim evladı gibi görünmek istemiyorum.” Sonra düşündü ve doğruldu, Serhat’ı da inceledi. “Gerçi bizim ekip cidden manken ajansından fırlamış gibi.”
“Değil mi?” dedi Serhat da alayla sonra evin içerisindeki yoğun kokuya alışsa bile başındaki ağrıyı artırdığını fark etti. “Ben de bir kızla buluşacaksın falan sanmıştım, o kadar çok sıkmışsın ki bir buluşman olsaydı yüksek ihtimalle kız baygınlık geçirirdi.”
“O kadar alışmışım ki herhalde koku almıyorum ve biraz daha sıkmayı düşünmüştüm.”
Serhat, Anıl’ın odasına geçti ve kendisini direkt yatağa attı. Bu yatakta o kadar çok beraber yatmışlardı ki, kimsesizlikten ve bütün eşyalar hafızada birer anıyı saklıyordu.
Serhat yüzüstü geçti yatağa ve yastık kafasıyla buluştuğu gibi de gözleri kapanmıştı fakat uyuyamayacağına emin olduğu için hiç sıkıntı etmiyordu şu an.
Birkaç dakika sonra yatağın bir tarafı çöktü ve Anıl da aynı kendisi gibi uzandı yatağa.
“Gitmeyecek misin abimin yanına?”
“Daha üç saat var ona. Erken hazırlandım bilerek şimdi kafam rahat son beş dakika kalana kadar yatacağım.”
“Genelde insanlar hazırlanma sürelerini düşünerek yatarlar ve ona göre de erken kalkarlar. Sevdim bu değişik hareketini. Eğer simülasyon hata verecek olsaydı bu senin sayende olurdu.”
“Kullan sen de. Daha çok lazım olur sana.”
Derin bir şekilde iç çekti Serhat sonra gözlerini açtı, Anıl’ın sırtını gördü sonra da değiştirdiği kombinini. Siyah baggy pantolon üzerine açık mavi bol tişört. “Senin ben bugün üstüne giymek için seçtiğin renge-”
“Küfür duymak istemiyorum,” dedi Anıl anında.
“Bütün uykumu, hadi uykumu da geçtim yorgunluğumu bile kaçırdın amına koyayım.”
Anıl da nefesini vererek Serhat’ın tarafına döndü. “Ne laf edip duruyorsun yarrağım? Giymişim işte, yakışmamış mı?”
“Çok yakışmış,” dedi Serhat ve sırtüstü uzanıp kolunu gözlerine koydu sonra da Anıl’ın anlayamamasını ve Savaşgillerin ise jetonlarının anında düştüğünü gözlemledi.
Gerçi yanlış bir kıyaslamaydı çünkü Savaş bu işin içindeydi, Anıl ise dışında.
“Sana bir şey diyeyim mi, Anıl? Herkes şu an bok gibi.”
“En koyusu da sen misin?” dedi Anıl ciddiyetle fakat bir yandan da dalgayla.
“Bu kadar zeki olmanı neye borçlusun acaba?”
Serhat’ın aksine Anıl, Serhat’a doğru dönüktü ve Serhat’ı izliyordu. “İnsan senle takıla takıla şu şekil bir evrim geçiriyor işte.”
“Ben ne yaptım?”
“Yanlış soru.”
Serhat dudaklarını yaladı. “Doğru, ben ne yapmadım ki? Her boku yemişim anasını satayım.”
“Israrcı oldum diye böyle bir cümle kurmadıysan ben de hiçbir şey bilmiyorum.”
“Ne kötülüğümü gördün sanki?”
Anıl cevap olarak esnemeyi seçti. Cidden mantıklı bir cevaptı.
Serhat pozisyonunu korumaya devam ederken Anıl’ın biriyle mesajlaştığının farkındaydı. Abisiyle mesajlaşıyordu, biliyordu ve ikisinin cidden çok iyi anlaştıklarının farkındaydı, buna seviniyordu fakat bir yandan da her insan farklı dozlarda buruk hissederdi. Bu dışlanmışlık hissini andırıyordu, bir an Anıl’ın yanına hiç gelmemiş olmayı dilemişti.
“Ayakkabımı neden ıslattın?”
“Aynısını babamla misafirlikteyken sen de yapmıştın çünkü.”
Serhat, Anıl’dan beklediği cümleyi duyduğunda sırıttı. “Hazır lafı geçmişken, baban nasıl bu arada?” Kötü biri değildi fakat istemsiz bütün sinsiliklerini hep saman altından yürütürdü.
“İyi,” dedi Anıl kestirip atmak istercesine bu konuyu.
Serhat yine masum bir şekilde “Birkaç gün önce görmüştüm onu,” dedi. “Bayağı yorgun duruyordu Fırat dayım.”
Anıl gözlerini kapatarak nefesini verdi. “Olabilir, gayet normal.”
“Babana iyi bakmıyorsun.”
Anıl sabrının sınandığını hissettiğinde “Sen bak çok istiyorsan,” dedi sesinin tonunu bozmamaya çalışarak.
“Yapmadığım şey değil,” dedi Anıl’ın üstüne gitmeye devam ederek. Bazen sebebini anlayamadığı bir şekilde insanları vurmaktan hoşlanıyordu.
“E yani,” dedi Anıl, hala sinirlenmemeye çalışıyordu. “Babamla birbirinizi seviyorsunuz sonuçta.”
Serhat bir an ben ne yapıyorum ya diye geçirdi içinden, aklı başına geldi ve durumu toparlamaya çalıştı. “Anıl,” dedi sakinlikle. “Baban beni senden çok sevmiyor.” Net konuştu ve örnek vermek istedi, biraz da dürüst olmak. “Öyle olsaydı kardeşini ilk önce bana anlatırdı ama sana anlatmış.”
“Normal olanı da bu değil mi zaten?” dedi Anıl kinayeyle. “İlk önce bana anlatmalıydı zaten çünkü ben onun oğluyum,” dedi baskılayarak.
Serhat sessizleştiğinde nedenleri düşünüyordu ve içten içe de her şeyin farkındaydı. Sahip olamadığı değil, ulaşabilmiş olsa bile faydalanamadığı bir sevgi durumuna karşı masum görünerek siper alıyordu.
Anıl kötü biri değildi, bu yüzden diretmemeyi seçmişti.
“Ama başka zaman nasıl anladın?” Serhat cevap vermeden önce soruyu anlamaya çalıştı, Anıl ise Serhat’ın sessizliğinden sorduğu soruyu genişletti. “Babam mı söyledi, bir kardeşim olduğunu?”
Anıl’ın anlayacağı türden yalan söyledi. “Yani, Hira arabamı incelerken beni kendine doğru çekmiştin sonra senin kardeşinin üstüne tanışalım diye sıcak ada çayı dökmüştüm. Bakalım Anıl'ın kardeşi de Anıl gibi şekilsiz mi sorusunu cevaplamaya yönelikti o hareketim.”
“Bekle,” dedi Anıl. “Hani kardeşim olduğunu o kafeteryada anlamıştın ona olan davranışlarımdan şüphelenerek? Zaman sıralaması hatası var şu an.”
Anıl’ın telefonundan bildirim sesi duyuldu, bu Serdar’dı.
Dudaklarını yaladı Serhat ardından kolunu yüzünden çekti ve Anıl’a yan gözle baktı.
“Serhat, bana yalan mı söylüyorsun?” dedi Anıl, Serhat’tan önce konuşarak.
“Anlayabilmene sevindim.” Çekincesiz bir şekilde Anıl’ın kahve gözlerini seyretti. Anıl’ın iyi biri olduğunu ve kendisini zamanında frenlemesi gerektiğini biliyordu fakat içsel bir dürtüyle bunu yapamamıştı, Anıl’ın duygularıyla oynama isteği şu anda fazlaca yersiz olduğu halde çok güçlüydü ve buna karşı koyamıyordu. “Baban senden önce ilk bana söylemişti, kâğıtlara baktırmıştı ve sonrasında onunla uzun uzun da dertleşmiştik.”
Serhat’ın yalanı en başa dayanıyordu çünkü Anıl’ın, babam benden önce Serhat’a mı anlattı diye bir düşünceye girip üzülmesini istememişti fakat şimdi o şekilde hissedemiyordu. Karşısındaki üzülmesin diye yalan söyleyip günaha bulanmak vardı bir de dürüst olup kalp kırmak ve seçimler her zaman iradeyle yapılırdı.
Anıl ilk bekledi, Serhat’ın ciddiyetini ölçmek için sonra neon yeşili gözlere odaklandı, kendisini o gözlerde görebildiğinde ise “Sen benimle dalga mı geçiyorsun?” diye parladı ve bir anda doğruldu. “Zırt pırt insanları kandırıp onlarla oynamaktan zevk mi alıyorsun, Serhat?”
Yutkundu Serhat sonra da doğruldu. “Neden bilmiyorum ama, galiba ileri derecede uykusuzluk çekiyorum diye hiçbir şekilde seni ciddiye alamıyorum şu an, Anıl.”
Kahve gözler beklenmedik bir durumla karşı karşıyaymış gibiydi ve yarım da hayal kırıklığı içeriyordu. “Sana inanamıyorum, hiçbir şekilde hem de.”
Serhat kaşlarını kaldırıp indirdi alayla ve “İnanabiliyor musun?” dedi dalgayla. “Ben de kendime inanamıyorum.” Kalp kırma konusunda hala bilinçli bir şekilde geri adım atmıyordu, içten gelen bir dürtüyle geri adım atamıyordu.
Anıl sakinleşmek adına mavi tişörtünü salladı, serinlik duymak istiyordu sonra babasının tercihlerinde sürekli ikinci, belki üçüncü belki de daha da geriye kayıyor oluşunu sindirmeye çalıştı.
“Yalan konuşmaktan hiç utanmıyor musun? En başından beri bir kandırmaca içerisine girmek boğmuyor mu cidden?” Duygusal bakmamaya çalışıyordu. “Sanki seninle arkadaş değiliz de düşmanmışız gibi davranıyorsun.”
Serhat, Anıl’ın üzerindeki mavi tişörtte takılı kalmıştı sonra telefona cevap vermeyen Anıl’a bir bildirim daha geldi abisi tarafından. Kalp kırmaya daha fazla tetikleniyordu kulak çizen bildirim sesi yüzünden.
“Sen buna yalan mı diyorsun, cidden?” dedi Serhat ve yataktan ayrıldı. Anıl ise Serhat’a bakmak yerine Serdar’a mesaj atmayı tercih etmişti, yüksek ihtimalle abisiyle daha erken bir buluşma ayartmaya çalışıyordu.
Serhat başka bir yöne dönüp dudaklarını birbirine bastırdı. “Her şey ne kadar da kısasa kısas.” Sadece kişiler tarafından verilen tepkilerin tavrı ve boyutu değişiyordu.
“Sonunda,” dedi Anıl, Serhat orada hiç yokmuş gibi davranarak yatağından ayrıldı hala telefona bakmaya devam ederken.
Anıl’ın öfkeli durmayışını inceledi Serhat, yüksek ihtimalle bu umursamaz tavırları da kalıcı olmayacaktı.
Serhat ayakkabısını üstünkörü giydiğinde Anıl da evden ayrılmak için Serhat’ın peşinden gelmişti.
Anıl’ın üzerinde bir deneme yapıp yapmama konusunda kısa bir kararsızlık yaşadı Serhat fakat sonrasında ertelememeyi seçti, doğrulan Anıl’ın gözlerinin içine baktı.
“Şimdi buldum, icat ettim, başkasının bulduğunu sahiplendim ya da gerçekten ben buldum ya da başkasının bulduğunu çaldım. Hiç fark etmez üstüne fark ederse de kahrolayım. Öyle bir bakış var, Anıl. Mal bakışı.”
Anıl tiksintiyle Serhat’ı süzdü, uykusuzluğunu ve dağınık tipini inceledi. “Öyle bir hal de var, Serhat. Bilir misin? Mal hali.”
Anıl merdivenlere yöneldiğinde Serhat, Anıl için sıkıntı yok dercesine gülümsemişti sonra kendi dairesine girmeden önce titreyen telefonunu çıkartıp bildirime üstten baktı.
Serkan: Bu Özder kaşarı telefon üzerinden rahatsız edip duruyor dakika başı.
Serkan: Nerede biliyor musun onun olduğunu?
Durmadan ertelediği bir konu vardı, Serkan ile baş başa bir şekilde yüz yüze gelmekti bu ve şu an bunu gerçekleştirmek için muhteşem bir andı. Müsaitlik durumu el verdiği için merdivenlere yöneldi, zemin kata vardığında sol yaptı ve karşı dairenin kapısını çaldı.
Ses yok.
Serkan’ın evde olmadığını çok rahat bir şekilde düşünebilirdi fakat sebepsiz yere ezberlediği ve Serkan’ın hiç dokunmadığı duvar köşesindeki ayakkabılar simetrisine göre mevcut konumda değildiler.
Serhat dudaklarını yaladı ve bir kez daha kapıyı çaldı.
Bekledi, yine açan olmadığında ilk kararsız kaldı sonra kontrol edip çıkarım düşüncesiyle cüzdanından kullanmadığı bir kredi kartı çıkarttı. Birkaç denemenin ardından kapının kilitlerini açtığında kapıyı araladı fakat manzara beklenmedikti.
“Baba?”
Özder yeşil gözlerini kıstı ve nefesini vererek gülümsedi.
Serhat, kaşlarını çattığında aklına ilk kardeşi Serkan geldi ve “Serkan!” diye evin içine doğru bağırdı çünkü babası hala ayaktaysa Serkan’ın başına bir iş gelme olasılığı yüksekti.
Ses işitemediğinde arkasından kapıyı kapattı ve hemen yanındaki askılığa yöneldi, tekte bir montun cebine elini attı ve bulduğu anahtarla dış kapıyı kilitledi ardından anahtarı ceketinin cebine attı yetmedi fermuarı bile kapattı.
Hemen hemen aynı boyda ve yapıda olan babasını solladığında sırasıyla bütün odaları dolaştı, Serkan’ı kontrol etmek için ve son odayı da kontrol ettiğinde rahat bir nefes almıştı.
Arkasını dönüp odadan ayrılacakken babasının gözleriyle göz göze geldi. Ya da belki de kendi gözlerinin bir kopyasıyla.
“Kimleri görmeyi umarken kimleri görüyorum karşımda.” Özder konuştuğu gibi Serhat anlamıştı ve keşke en azından alkollü bir şekilde gelseydi diye geçirmişti içinden. Babası konuştuğundaki o kokuyu buram buram solumuştu. “Özezer bir kişiyle denk gelmiş bir baba olarak ne kadar güvendeyimdir acaba?”
Neon yeşili gözlerini kararttığında çenesini sıktı. “Özsever birinin özezer bir kişinin kardeşinin evinde işi veya derdi ne olabilir acaba, peder bey?”
“Bir baba olarak oğlumun,” dilini pis bir şeye sürtmüş gibi yüzünü ekşitti, “Serkan’ın evine geldim. Gayet normal. Çok normal.”
Bir adım geriye gitti Serhat çünkü onu solumak istemiyordu. “Nasıl girdin eve?”
“Sen nasıl girdiysen ben de o şekilde girdim işte. Sen de evin anahtarını monttan tekte bulmaların falan Serkan’ın sana anahtarların yerini söylemediğine bile eminim bu kadar babana çekmiş olamazsın.”
Özder’in titreyen ellerine kilitlendi Serhat sonra da terleyen alnına baktı. “Fazla kullanmışsın.” Yüzünü gerdiğinde babasını eve götürmek için babasının aşırı terlemiş kolundan tuttu. “Neden geldin diye sorsam cevaplamazsın ama ne tesadüftür ki neden buraya geldiğini biliyorum.”
Özder, kendisini kapıya doğru götüren Serhat’a karşı dişlerini sıktı ve “Bırak,” dedi net bir şekilde, itaat edilmediğini gördüğünde ise güç uyguladı ve kolunu kurtardı.
“Serdar’ın gözlerini görmem lazım.” Acınası bir ses ya da ihtiyacı olan birinin yalvarışı.
Serhat, sırtı babasına dönük diye umutsuzlukla gözlerini yumdu, birkaç saniye sonra açtığında daha farklı bakıyordu, bu büyük bir kabullenişti.
“İmkânsız,” dedi korkusuz bir halde. “Seni bu halde kimsenin yanına götüremem.”
Özder’in öfkesi ve kaynayan kanı her halinden belliydi. “Hatıraları unutmak üzereyim,” dediğinde sesi titriyordu fakat bu kendisini kontrol edemediğindendi. “Yeniden canlandırmam lazım.”
“İnadımı biliyorsun,” dedi Serhat baskılayıcı bir tonda ve babasının üzerine yürüdü. “Mervan’a götüreceğim seni.”
Babası kızarmış yeşil gözlerini kısabildiği kadar kıstığında yapılı bedeni bir yerleri dağıtsın diye güçlü sinyaller yolluyordu yarım yamalak kalmış iradesine.
“Önümden çekil ve kapıyı aç bana.”
Serhat her şeyi göze almış bir halde bir kez daha babasının üzerine yürüdü. “Hayır. Bu konudaki netliğimi ve inadımı hiçbir güç bozamaz.” Babasının yüzüne doğru eğildi ve babasının gözlerinde kendi yüzünü görebilecek bir konuma geldi. “Kimin inadının daha dirençli olduğunu test etmek ister misin?”
Babası göz kontağını bozmadan kazağının kollarını sıvamaya başladı. “Hem benim buradan çıkmamı engelleyeceksin hem de bana zarar vermemeye çalışacaksın.” Özder başını eğdi ve kaldırdı. “Belki de o anda benim farkında olmadığım başka şeyleri de idare etmeye çalışacaksındır? Belki komşuları? Belki evin düzeninin bozulmamasını belki de,” bekledi ve gülümsedi, “küçüklüğünün…”
Serhat büyük bir nefes verdiğinde hiçbir şekilde istifini bozmamıştı. “Benden korkmadığını biliyorum çünkü irademe güveniyorsun, ne olursa olsun sana hiçbir zararımın dokunmayacağına da eminsin üstüne üstlük birden çok şeyi kontrolüm altında tutacağımı da biliyorsun.” Gülümsedi. “Böyle bir yapım olduğunu bilmeseydin bu şekilde rahat davranamazdın hiçbir şekilde.” Yutkundu, öyle olsun o halde dercesine başını yana eğip kaldırdı ve yanlışlıkla bile olsa zarar vermemek için ellerini arkasında birleştirdi.
21.07
Her şey o kadar komikti ki. Her şey gerçekten de çok komikti.
İnsanlar gülerdi, onların mutluluktan güldüğünü anlayabilirdiniz.
İnsanlar gülerdi, onların sinirden güldüğünü anlayabilirdiniz.
Ve bazı insanlar da gülerdi, onların delirme evresine geldiğini düşünürdünüz.
Serhat durumun komikliğine kahkaha atıyordu, gülmesi dışarıdan bakan bir göz için üçüncü seçenekti.
“Bayılıyorum şu takdiri ilahiye ya.” Anıl’a yaptığını düşündü. “Kır birinin kalbini sonra da karma senin canını yakacak bir şeyler çıkartsın piyasaya.” Babasını omzuna yaslayıp sürükleyerek apartman dışına çıkıyordu. Hayatın tuhaflığını düşündü. “Evrenle olan şu ödeşmelerimize şakasız bir şekilde bayılıyorum.”
Fazlasıyla güç sarfettiğini bedeninde hissettiğinde tek eliyle demir kapıyı kendisine çekiyordu. Bedenen o kadar yorgun hissediyordu ki hala nasıl ayakta olduğuna şaşırıyordu.
Binadan çıktıkları gibi Mervan tam bir denk gelişle site bahçesine geldi ve arabanın arka kapısı önlerine hizalanacak şekilde durdu.
Serhat bütün gücünü sömürdüğünü hissedebiliyordu, belki de akışına bıraksa baygınlık yaşardı fakat bütün sınırları zorluyordu.
Mervan aceleyle arabadan indiğinde arka koltuğu açtı ve Serhat da babasını koltuğa yerleştirdi.
İki bedenden tek bedene hafiflediğini hissettiğinde rahat bir nefes verdi ve geriye çekilip arabanın kapısını kapattı.
Arkasını döndüğünde Mervan tam olarak karşısında duruyordu ve sırıtıyordu. “Yerinde olsaydım utancımdan kendi kanımda boğulurdum.” Serhat’ın dudağının kenarında oluşan yaraya kitlendi. “Bu yaşta peder beyden dayak yemek de nedir?”
Serhat arabaya yaslanmak için bir iki adım geriye gitti, sol dizinden gelen acı sinyallerine karşın yüzünü sabit tutmaya çalıştığında Mervan’a atacak bir laf bulmasına gerek bile kalmadığını fark etti.
Mervan’ın arkasındaki apartmanın alt katında bir teyze balkona çıkmıştı ve ikisini izliyordu. Serhat babasını arabaya koyarken kimsenin onu izleyip izlemediğine dikkat etmişti fakat içinde hep bir şüphe kalacaktı.
Serhat’ın bakışlarından Mervan anladığında sırıttı ve Serhat’a konuşması için yol açtı. İkisi de gözlerle anlaştılar, kadın onları dinlediği için konuşacaklardı.
“Gömleğini eksik ve hatalı bağlamışsın, Mervan, kırmızı kravatın şu an boynunda acayip derecede saçma duruyor, saçlarındaki boyayı geçirmek için siyaha boyamışsın saçlarını fakat tecrübesiz biri bile onların yıprandığını görebilir. Kulağın, burnun, dudağın ve kaşındaki pirsingleri geçtim bedenindeki yetmemiş suratındaki dövmelerden bahsetmiyorum bile. Senin yanındayken ben sadece uykusuz görünüyorum.”
Mervan gülümsediğinde gözleri kenarlara açılarak kısıldı. “Senin yaşadıkların sadece sol koluna işkence etmeyi uygun görüyor, benim yaşantım ise bütün bedenimi müsait kılıyor. Aradaki farkı anlayabiliyor musun?”
Serhat bir cevap vermediğinde Mervan arabanın camında arkasını görmeye çalıştı, kadın hala onları izliyordu.
“İlk olarak uykusuz duruyorsun, Serhat. İkincisi göz altların mosmor, dudağının kenarında ve çeşitli yerlerinde darp izi var, sol kolundaki yaralardan ve dövmelerinden bahsetmiyorum bile, saçların haddinden fazla dağınık üstelik rüküş tarzın nedense çok hoş duruyor. Psikolojik olarak bok gibi olduğun halde psikolojik olarak çok da güçlüsün.”
Gülüştüklerinde “Arada övgü dolu bir söz kaçırdın ağzından yanlışlıkla,” diye konuştu Serhat. Yaslandığı arabayı fark etti. “Bugatti mi aldın lan sen?”
Mervan dişlerini hafiften gösterdi. “Zenginlik işte.”
Yaslandığı arabanın arka camına iki tık vurdu, babasını kastetti. “İş üstündeyken bile sana mesaj atmam peki.”
Mervan dudaklarını gülümseyerek yaladığında beyaz gömleğinin yanlış yere konumlanmış düğmelerini gösterdi. “Sevişirken bile mesajına dönmem peki.” Yüzünü ekşitti. “Yazık oldu.”
Neon yeşili gözler kısıldı. “Parana mı kadına mı?”
Mervan hafiften kepçe kulaklıydı ve bu onun karizmasını yükseltiyordu. “Zevkime.”
“Şerefsizsin işte,” dedi Serhat gözlerini devirirken. “Neyse,” dedi sonradan. “İş esnasında telefona bakacak zaman bulduğuna göre pek de zevk almıyormuşsun zaten.”
“Hislerim,” avucunda bir şey sıkıyormuş gibi yaptı. “Köreliyor.” Göz göze geldiler. “Hem ya bakmasaydım mesajına, o zaman ne yapmayı düşünüyordun?” Yeniden sırıttı. Fazla gülümsüyordu. “Üstelik iş esnasında, işten kastım dayak yemen, bana mesaj atabilecek zaman yaratmışsın, bebeğim. Aynı karşılığı veremeyeceksem neden beraberiz ki?”
“Biz birazcık geniş miyiz?” Serhat cebinden telefonunu çıkarttı ve üstten baktığı bildirime, Serkan’a geri dönüş yaptı.
Babamdan önce|
Sil.
Özder’den önce asıl sen neredesin, Serkan?
Mervan bir adım yaklaştı Serhat’a.
Serhat telefondan gözlerini ayırdığında “Bana özezer dedi,” diye konuştu Mervan’a.
“Sen de özseversin deseydin.”
“Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun, bana özezer demesinin?”
Mervan’ın gözleri Serhat’ın sol koluna kaydı ardından da neon yeşili gözleri dikkatli bir şekilde izledi.
“Öyle miyim değil miyim bilmiyorum fakat benim bir işim var ve böyle bir şeyin gerçekliğinin ortaya çıkması sıkıntı yaratır.” Dudaklarını birbirine bastırdığında arka koltukta yatan babasını işaret etti. “O benim babam ve ben de onun oğluyum. Kendimi biliyorum ve onu da tanıyorum.” Sıkıntılı bir nefes verdiğinde suçlayıcı bakışları Mervan’ın üzerindeydi. “Cidden kullanmış, bunun da farkındayım ama bu belki de bir plandı, zamanı denk getirdi ve bilinç dışı yaptı bir şeyleri, benim onun bana yaptıklarının hoşuma gidip gitmeyeceğini test etmek istedi belki de, bilemeyiz.”
“Fazla paranoyakça düşünüyorsun.”
“Anlamıyorsun,” dediğinde başını olumsuzca salladı. Babasıyla o odadayken sırf hiçbir şey anlaşılmasın diye bütün karmaşalarını içinde yaşadığını ve hoşnutluk hissini yüzüne yansıtmamaya çalıştığını hatırladı. “Serdar’ın gözlerini görmekten bahsetti, isteseydi Serdar’a giderdi ama bunu yapmaması gerektiğini kalan az bir iradesiyle, bilemiyorum belki de vicdanıyla yapmadı. Bu iyi bir şey olabilir ama bu bir plan da olabilir. Onun hakkında öyle ya da böyle düşünmemi istemiş de olabilir. Geldiği konuma bakılırsa Serkan’a bir şeyler yapmak istemiş de olabilir. Hatta belki de arka koltukta uykuya dalmamıştır ve bu konuştuklarımızı dinliyordur, beni anlayabiliyor musun?”
“Herkesi kendin gibi görmeyi bırakman lazım.” Serkan kelimesine gözlerini devirdi. “İyi ki Serkan evde yokmuş, peder beyi dümdüz ederdi, o ya da Serdar bu konuda senin gibi değiller. Sen alttan almayı tercih ettin.”
“Bilemeyiz,” dedi Serhat karşılık olarak. “Serkan öfkesiyle saldırırdı, babam da aklıyla.”
“Serdar korkularıyla,” dedi Mervan yavaş bir şekilde ve Serhat’a gözlerini olabildiğince kısarak baktı. “Ve sen de dengeleyebildiğin bütün hislerinle.”
Serhat titreyen telefonuna gelen bildirimi üstten okudu.
Serkan: Anıllarlayım.
Kahkaha atmamak için dudaklarını birbirine bastırdığında telefonunu montunun cebine attı ve dayanamayıp patladığında Mervan ile göz göze geldi. “Annen iyi ki seni yutmamış da arkadaş olabilmişiz.”
Kaşlarını çattı ilk, anlamamıştı sonra jeton düştüğünde güldü ve “Senin ben ananı-” durdu, dudaklarını birbirine bastırdı susmak için çünkü Serhat’ın babası da buradaydı.
“Ya,” dedi Serhat başını sallarken. “Kalırsın işte böyle.”
Yaslanmayı bırakıp ileri adımladığında sol dizinde yine aynı acıyı hissetti ve adımları sekteye uğradı.
“Sen de şu sol tarafından ne çekiyorsun be?”
“Peder beyden altı yaş dayağı yerken eşyalara zarar gelmesin diye dizimi sabit tuttum uzun bir süre, zorladım bayağı o yüzden.”
“Altı yaş dayağı ne ki?” dedi Mervan karşılık olarak ve şoför koltuğuna ilerledi. “Sen hiç yeni aldığın ultra lüks çoraplarla ucuz plastik ve de ıslak banyo terliğine bastın mı?”
“Bir dahakine eve çağırırsın işte, standartlarını bu kadar düşürmeni istemem şahsen.”
“Böyle böyle akıllanacağız, adamım,” dedi Mervan ve arabanın kapısını açtı. “Buluşalım bir ara.”
Serhat başını sallamakla yetindi sadece.
Arabanın kapısını sıktığını hissettiğinde durgunlaştı Mervan ve bekledi, gözleri uyuyan Özder’i buldu. “Sessizliğinden, beni affettiğinin sonucunu çıkarıyorum.”
Suskunluk, hiç dile getirilmeyen Mervan’ın sorumluluğu üzerineydi.
“Sessizliğimden,” dedi Serhat, nefesini verirken ve Mervan’ın vicdanının sadece sevdiklerine aktif bir rol oynadığını gördü. “Kalbini kırmamak için sustuğumu anlaman gerekirdi.”
“Bir daha olmaz gibi net bir cümleyle söz veremiyorum ama bir dahakine her zamankinden daha dikkatli olacağımın sözünü verebilirim.”
“Her zaman söylemişimdir,” dedi Serhat bir adım daha gerilediğinde. “Sen güvenilecek bir adam değilsin Mervan, ben sadece her ne olursa olsun babamın seçimlerine güveniyorum.”
“Öyledir,” dedi Mervan tereddütsüz, sesini düzgün çıkartarak ve gözlerinin belli bir noktaya dalmasını da engelleyerek. Kırıcı sözlerdi fakat bünye alışmıştı herhalde veya sözler doğru olduğu için tepki vermeye bir hak yoktu. “Sonra görüşürüz.”
Gözlerini samimi bir şekilde yumup açtı. “Uraz’a ve Mehmet amcaya selam söylersin.”
Apartmanına doğru yöneldiğinde bütün bedenine kıyasla sol tarafı iflasa daha yakındı. Her adımında sanki sol dizi jelibon gibi hareketler sergileyecekti.
İçten içe şikâyet edip söylenmemeye çalıştığında yaptığı hatalardan sonra cezalandırılmayı hak gördüğünü bu yüzden de başına gelen her kötü olayı kabullendiğini düşündü. Kalp kırardı, bedeni zarar görürdü; ruhları yok ederdi, ruhu can çekişirdi.
“Kısasa kısas efsane bir şey.”
Evine girmek istemiyordu fakat artık gerçekten de yapacak hiçbir şey yoktu, beraber vakit geçirebileceği insan da kalmamıştı.
Bir ara Serdarların yanına uğramayı düşünmüştü her ne kadar davet edilmese de sonuçta abisi ve erkek kardeşiydi Anıl da arkadaşı fakat her ne kadar gurursuz bir insan olsa da bu fikri acayip derecede saçma bulmuştu.
Hava kararmıştı, yüksek ihtimalle saat 22.00’yi geçiyordu. Mesireye ya da herhangi bir çocuk parkına gidip marketten aldığı çikolataları dağıtma fikrini hayata geçiremezdi çünkü Serhat’ın gerçekten hiçbir konuda utanması yoktu fakat tipinden bazen o kadar soğuyordu ki çocuklara o şekilde görünmekten utanıyordu. Duşa ne kadar girerse girsin artık düzelmiyormuş gibiydi.
Hiçbir ışık yanmadığından eve karanlık çökmüştü öte yandan büyük bir sessizlik hakimdi öyle ki Serhat yine sadece buzdolabının o ürkünç sesini işitiyordu.
Aynalara bakmamaya çalışarak direkt balkona geçtiğinde sandalyelerden birine tersten bacaklarını açarak oturdu ve kollarını sandalyenin etrafına sardı, dışarıyı seyretti.
Karşı apartmanlardan ışıkları yanan daireleri seçti gözleriyle ve ailelere şahit oldu. İyi geçinenler kadar kötü geçinenler de vardı. Kimileri sadece bir evde yaşıyordu bazılarıysa bir yuvaya sahipti. Tartışanlar da vardı sevişenler de. Bir türlü çocukları olmayan bir aileyi de tanıyordu Serhat sürekli çocuklarına şiddet gösterdikleri için sitede imza toplanıp attırılmak istenen bir aileyi de görüyordu. Gençken anlaşamayıp yaşlılığın getirdiği yalnızlıkla hayatının en doğru evlilik kararını vermiş yaşlı çiftlerin yanında yol arkadaşlarını toprağa teslim etmiş tek başına yaşayan yaşlılar da vardı. Sağ tarafta kahkaha sesleri yükselirken sol tarafta ağlaşanlar elbette ki oluyordu. Sağlıklı bir ailede büyüdüğünü düşünüp bunun için şükreden gençlerin yanında, berbat bir ailede doğduklarını düşünen ve o an için tek hedefleri kendi ayakları üzerinde durarak aile evini terk etmek olan gençler de vardı.
Bir de ailesiz büyüyenler.
İlk nefesinden itibaren etrafında bir kan bağı görmeden büyüseydi daha farklı bakış açılara sahip olabilirdi fakat Serhat hem bir ailede büyümüştü hem o evi terk etmek istemişti hem de aynı zamanda ailesiz büyümüştü.
Üçünü de yaşayan bir insan olarak üçünün de bütünüyle iyi yanlarına şahit olamamıştı.
Ya da hayat sadece seçili insanlar üzerinde bütün acıları oynardı.
Tek bir derdi olabilirdi, iki ya da üç ama Serhat komple bir dertti.
Geçim sıkıntısı olsaydı çalışırdı, hasta bir yakını olsaydı iyileştirmeye çalışırdı, evlat olsaydı bir evlat gibi davranırdı, sınav kaygısı olsa ders çalışırdı, aşk acısı çekse çabalardı ya da bir başkasını bulurdu, bir yakınını kaybetse mezarını ziyarete giderdi fakat mesele bunlar değildi.
O zaman sıkıntı neydi?
Nasıl şekilde bilmiyordu fakat bir gün bir şekilde öleceğini hatırladı. O toprağın altındayken böyle dertlerin bir anlamı olabilecek miydi?
Bugün babasının annesine olan özlemini görmüştü gözlerinde, bu yalansızdı ve babasının da toprağın altına gireceğini fark etti. O zaman annesi ve babası kavuşmuş olacaktı.
Ağlamayı isterdi fakat sabit bakıyordu, göz yaşı yoktu ve ışığı yanan daireleri artık izleyemiyordu bile. Bakışları kesinlikle boş değildi, fazlasıyla karmaşık duygular içeriyordu.
Hayat yaşanıyordu, iyisiyle ve kötüsüyle anılar biriktiriyordun sonra bir daha hiçbir şekilde o geçmişi tekrar edemiyordun.
Babaannesi, Serhat küçükken anılarından bahsederdi Serhat’a ve bir keresinde demişti ki ben senin babana hamileyken canım sarma çekerdi, para yoktu ve yapamıyorduk. O sarmanın tadı hep kafamda kurduğum gibi lezzetliydi, yiyemiyordum ve sadece tadını düşünebiliyordum. Baban doğdu, ben o sarmayı kendi ellerimle de yaptım başkalarından da yedim fakat hiçbir zaman kafamda kurduğum gibi bir tada erişemedim. Bu hayal kırıklığı değildi, isteklerim zamanında gerçekleşmediği için o sarmayı o hevesle aramıyordum artık bu yüzdendi tadına varamamam.
Babaannesi yedi sene önce vefat etmişti ve Serhat insanlığın acizliğini bir kez daha fark etti.
Canın bir şeyler çeker, gücün yeterse alırsın ve yersin sonra ölürsün ve o yediklerin de seninle toprakla bütünleşir.
Garipti.
Fazlasıyla derin ve anlık düşünüldüğünde insani istekler ve ihtiyaçlar kısıtlı bir hayatta çok manasız geliyordu.
Alkol almak istiyordu, ellerinin karıncalanmasından da anlayabiliyordu bunu çünkü kanı sabit akmıyordu fakat direnç göstermesi lazımdı, bu gece o gece değildi.
Gökyüzü simsiyah duruyordu, aysız ve yıldızsız. İnsanı körleştirecek kadar karanlıktı.
İnsanlar acizdi, insan bedeni ise muhteşemdi. Zarar görürdün, bedenin zarar gören kısmını onarmaya çalışırdı, vücuttaki bütün fonksiyonlar belli bir sisteme ve plana göre çalışırdı fakat insanlar o şekilde bir mükemmellikle hareket etmezlerdi.
“İçmeye,” diye mırıldandı Serhat. “Gitmiyorsun.” Kendi kendisini frenlemeye çalışıyordu.
Şu hâlde bile hala zihinden bir şeyleri kurguladığını fark etti, bu iyi bir şey olabilirdi ama uzun bir süreçte akıl sağlığını kaybetmeye kadar kayabilirdi.
Rehberinden Bekir başkanı bulmaya çalışırken telefonun ışığı gözlerini acıtıyordu.
Göreve gitmek istiyorum.
Alnını sandalyeye yasladığında gözleri de otomatik bir şekilde kapanmıştı. Uyumak istiyordu fakat direnmesi lazımdı. Madem bu kadar uykusuz dayanabilmişti süreci deneme amaçlı uzatmalıydı.
Bekir Başkan: Biliyorsun, sizin grubun işi yok bu akşam.
Beni başka bir gruba dahil et bu gecelik.
Bekir Başkan: Dinlenmen gerekiyor.
Uykum üzerine kendimi deniyorum, ileri derece uykusuzluğun iş üzerindeki halimi nasıl etkileyeceğine bakmam lazım.
Bekir Başkan: Gece ikide kışlada ol.
Serhat ekrana dik dik baktığında küfretmemek için dudaklarını yaladı sabırla. İşe şimdi giderdi eve de üç dört gibi dönerdi diye düşünmüştü sonra yine söylenmemeyi tercih etti, bünyeyi daha fazla zorlayacaktı bu durumda.
Zifir’i Serkan’ın bahçesine değil de Serdar’ın evinin bahçesine bırakmıştı bu sefer, Serdar eğer evinde olsaydı köpeğini görmeye oraya giderdi çünkü çok özlemişti, onu yanında istediği halde koca hayvanı daire hayatında hapsetmek istemiyordu.
Balkondan ayrılıp yatak odasına girdiğinde ceketini çıkartıp yatağa attı sonrasında üzerini çıkarttı ve sadece siyah bir tişört giydi, gri eşofmanını çıkartmamıştı.
Yatağıyla bakıştı bir ara, sanki onu çağırıyordu fakat Serhat direnmeye devam etti. Yatağın üzerindeki telefonundan saate baktığında saatin daha 23.32 olduğunu gördü.
Derin bir nefes verdiğinde balkona gitti, yine aynı nizamda oturdu ve dışarıyı seyretmeye devam etti.
Eskiden ona verilen her göreve fazlasıyla heyecanlanırdı mesela bu gecelik başka bir gruba dahil oluyordu, eski Serhat olsaydı sürekli o insanları düşünürdü kafasında ama şimdi bunlar çok önemsizdi, bazen çok toy davrandığı da olmuştu zamanında ve yeni başlayanların nerelerde nasıl hatalar yapabileceğini artık çok iyi bir şekilde tahmin edebiliyordu.
Heyecan duygusu ölmüştü, akıllı davranıyordu ve yeri geldiğinde de hislerini görmezden gelebiliyordu artık. Bazen bu şekilde yaşamanın akılsal olduğunu düşünüyordu ama bazı zamanlarda sıradan insanlar gibi yaşamanın her ne kadar ot gibi yaşasa da daha iyi hissettirdiğini düşündü.
Gözlerini kısa süreliğine kapattığında Levent’in mavi gözleri belirdi karanlıkta ve anında göz kapaklarını açtı, gökyüzü de siyahtı ve mavi gözlerin yansımasını oradan bile seçebildi.
“İnanılmaz,” diye mırıldandı kendisini iğrenç hissederken.
Gözleri kendi kendine kapanıyordu sonra Serhat direnmek için bünyesini haddinden fazla zorladı, bazen zorlamasına da gerek kalmıyordu çünkü her ne kadar sahteden de olsa o mavi gözler uzun süre göz kapattırmıyordu.
Balkondan ayrılıp yatak odasına girdi tekrardan, evin içerisi o kadar karanlıktı ki belki de gözleri kapandığı için görmüyordu bir şey ama yine de Serhat ezberden yürüyordu.
Yatağa oturdu, sessizliği dinledi, gözlerini yumdu ama bunu yaptığı gibi mezarlıktaki halini hatırladı. Bu sefer ters etkiden gözlerini açmamaya çalışıyordu. Hatırlamak ve vicdan yapmak için. Hatanın tekrar etmemesi için. Sürekli hatırlamak istemiyordu ama bir yandan unutmamalıydı.
Gözleri hala kapalıyken dış dünyada evdeki buzdolabı sesini duyuyordu fakat iç dünyasında o mezarlıktaydı, kafasının içinde börtü böcek sesi üzerine o mavi gözlerle bakışıyordu. Dudakları kapalıydı fakat o karanlıkta, ölmüş insanların arasında mavi gözlerle konuştu.
Evin içinin boğuculuğu soğuk terler dökmesine sebep oluyordu fakat zihninde üşüyordu çünkü mezarlık soğuk esiyordu.
En son Levent’in cansız gözleriyle bakıştı, belki ilaç yüzünden belki de kendi dikkatsizliği yüzünden engel olamadığı bir ruhun göç etmesiydi bu.
Gözlerini açtı aniden ve ilk gördüğü zihninin beyaz duvara yansıttığı fersiz mavi gözler oldu.
“Beynim,” diye inledi çaresizlikle, nefesini verdiğinde kafası ellerinin arasındaydı. “Beni korkutmaya çalışıyor.”
Evde kimse yoktu fakat terlediği için en ufak bir esintide teninde hissettiği hisle bir ruhun ensesinde olduğunu düşündü. Aynalardaki gözler kendisini izliyordu ve şu an korku filmlerinden alamadığı o korkuyu duyuyordu.
Bazı zamanlar kendisinin katkı payıyla bir daha yaşayamayan insanların isimlerini sol koluna geçici dövmeyle yazardı tekrar tekrar hatırlamak için sonra canı yandığında o yazılara zarar verirdi ve bu onda bir alışkanlık haline gelmişti.
Açık camdan giren esinti teninde ürpertiye neden oluyordu, bu sanki bir varlığın nefesiymiş gibiydi.
"Benim yüzümden bir daha nefes alamayacak olan o ruhların bedduaları, bana, kendi gölgemden hatta kendi nefesimden bile daha yakın." Parmakları alnında masaj yaptı. “Nefesleri tenimdeydi, ruhları etrafımda ve bedenleri de aynadaki yansımalarda.”
Karşısındaki aynaya korktuğu için bakmamaya çalıştı aynı şekilde koridordaki aynalara da bakmadı ve balkona attı kendisini direkt. Gecenin serin esintisini teninde hissetmeye çalıştı kendisine gelebilmek için.
Serhat, evini aynalarla doldurmuş o kişiydi. İlk zamanlar tekti, evini aynalarla doldurdu ve kendisinden yüzlerce de olsa yalnız kalmadı. Yalnızlığını bile böyle paranoyakça bir yöntemle kendisi gidermişti.
İlk zamanlarda, özellikle de geceleri aynalar haddinden fazla ürkünç gelmişti çünkü yansımada kendisinden başka, orada ölmek istemeyen birçok korkmuş göz vardı fakat sonra, bir şekilde onlara da alışmıştı.
Her ne olursa olsun sakin bir şekilde kalmaya çalıştı, uykusunun kaçtığını hissediyordu ve evin içerisine girmek istemiyordu, buzdolabının sesi ise onu çıldırtmak üzereydi.
Zaman geçsin diye telefonunda bir süre takıldığı esnada dış kapıda anahtar sesi duydu ama hiç tetiklenmemişti. Kapı açıldı, eve adımladı sonra da mutfağa girdi. Daha önceden gelseydi keşke diyordu Serhat.
Mutfakta bir şeyler hazırladı sonra Serhat’ı karanlık balkonda gördüğünde hazırladıklarını oraya götürdü.
Serhat gözlerini telefonundan ayırmadı hiçbir şekilde, fazlasıyla dalgındı.
“Yüzüme bakacak mısın?”
“Bilmiyorum,” dedi Serhat yorgun bir sesle sonra kara saçlı, kara gözlü ve kara kaşlı o adamı seyretti. Giyim kuşamı bile simsiyahtı fakat teni bembeyazdı. “Saniyesinde içimi kararttın, Uraz. Allah’tan yüzün parlıyor.”
“Senin için ne zaman aydınlıktı ki zaten?” Uraz hazırladığı alkol tepsisini yere koymuştu ve sırtını da duvara yaslamıştı.
Serhat da yerde oturmak istiyordu, Uraz’ın karşısına geçmek ve alkol alıp sohbet etmek ama harekete geçmemeye çalışıyordu.
“O kadar iştah açıcı baktığın halde neden ayağa kalkmıyorsun?”
“İçmeyeceğim çünkü,” diye yanıtladı Uraz’ı.
“Canının çektiği çok belli. Engelleyen nedir?”
“Göreve gideceğim.” Neon yeşili gözler hala tepsideydi, yutkunmamak için zor duruyordu.
“Bu gece gitmeyeceksin sanmıştım.” Uraz, Serhat’ın bakışlarına rağmen yanına gelmeyeceğini anladığı için içmeye başlamıştı bile.
“Başka bir gruba dahil oldum bu gecelik.”
“Ne alaka?”
Dudaklarını yaladı sabırla. “Haddinden daha fazla yorulmadığım sürece uykuya dalamayacağım, ilaç kullanmak da istemiyorum o yüzden bedenimi zorlamam lazım.” Bakışlarını güç bela tepsiden çekti ve telefonuna geri döndü. “O kadar yorgun olmalıyım ki düşünmeye bile halim kalmamalı, karanlığın mavi yansımasından ürkmemem ve evdeki yalnızlığımı hatırlamamam lazım. İşte o şekilde ilaçsız ve alkolsüz uyumam gerekiyor.”
“Karar senin,” diye yanıtladı Uraz, parmakları alnında gezindiğinde ve yavaş bir şekilde içmeye devam etti. Sadece düşünüyordu.
Bir müddet sonra Uraz içeriye gitmişti, Serhat ise parmaklarını saçlarına daldırdı ve en son dayanamadığında sandalyeden kalktı ve tepsiye doğru ilerledi, iradesine hâkim olmaya çalışarak sırf daha fazla aklını alkolle meşgul etmemek için sadece bir yudum aldı ve lavaboya girdi.
Yeniden balkona girdiğinde Uraz balkona bir yer yatağı sermişti, Serhat hiç düşünmeden oraya yüzüstü uzandı ve yastık yanağının büyük bir bölümünü görünmez kıldı.
Uraz’ın adımlarını balkonda işittiğinde “Saat bir buçuk gibi evden çıkacağım,” dedi Serhat yamuk bir sesle. Gözleri kapalıydı ve kolları da yastığın altından yastığa sarılmıştı. Bu bir insana sarılmak gibi hissettiriyordu. “O zaman geçersin yaptığın yerine.”
Uraz yeniden aynı yerine geçmişti. “Balkondan çıkmaya niyetin olmadığını gördüğüm için yer yatağını sana hazırlamıştım zaten. Uyumaya gelmedim gün aydınlandığında evime gideceğim.”
“Sen harika bir şeysin,” diye mırıldandı Serhat, Uraz’ın varlığı karanlığın yansımalarından ürkmesini bir nebze azaltmıştı ve gözlerini dinlendirebiliyordu. Yattığı yerin rahatlığı ve gecenin serin esintisi iyi hissettirmişti.
Elbette ki uykuya dalamamıştı, sadece yansımalar görüyordu. Kalabalığın içerisindeydi, bir sahnede, bir uçurumda, binanın birinden atladığında ve bir ara kendisini öldürmeye çalıştığını gördü. Bazen yattığı yerin bile sarsıldığını hissediyordu her ne kadar gerçek olmadığını bilse de zihni öyle bir hissettiriyordu ki bunu sanki gördüğü ve hissettiği her şey gerçekti.
Bir ara bedenini zorlayarak kalktı, Uraz’ı yan bir şekilde uzanırken gördü; gözleri açıktı, konuşsa kekelemezdi yürüse sendelemezdi fakat zihnen sarhoştu ama yine de hiç kımıltısız karşısına bakıyordu.
Serhat yüzüne soğuk su çarptı, bakışlarını düzeltmeye çalıştı ve sendeleyen adımlarını kontrol altına aldığı zaman ise gerekli olan her şeyi yanına aldı ve evden ayrıldı.
21 Ekim Pazar, 2018
07.52
Hiçbir zaman bedeninin durumuna ve sağlığına önem veren biri olmamıştı bu yüzden hep kendisini yıpratma üzerine bir hayat kurmuştu.
Algılarının bozulduğunu hissediyordu, beyni karıncalanmış gibiydi. Konuşmak istese dudaklarını aralayamazdı, bedenini uyuşmuş hissediyordu, tahammül seviyesi acayip derecede düşmüştü, konsantrasyon eksikliği o kadar artmıştı ki arabayı nasıl kullanıyordu buna şaşırıyordu.
Gözleri sık sık uyku haline giriyordu, irkilerek kendine geliyordu kısa süreliğine ve sonra bu bir döngü olarak devam ediyordu.
“İşte,” diye ağzının içine konuştuğunda sarhoş gibiydi. “Aradığım tükenmişlik ve yorgunluk.”
Yatağa girdiği gibi psikolojisini sınayacak durumları düşünmeyecekti ve direkt uykuya dalabilecekti.
Arabadaki yakıt ibresi kırmızıya değiyor gibiydi fakat Serhat o kadar umursamadı ki uyurum uyanacağım zamana kadar, akaryakıt istasyonuna sonra giderim diye geçiriyordu içinden.
Bir ara arabasını gelişigüzel park etmişti ve apartmanın dış kapısını açarken bile zorlanmıştı. Yürüyüşünü adamakıllı kontrol edemiyordu.
Asansöre doğru savsak ilerlediğinde asansör düğmesine basmayı tutturamadı bir türlü ve tam o esnada dairelerden birinin kapısı açıldı.
Serhat işe giden herhangi biridir diye düşünüp hiç bakmamıştı fakat acı dolu bir inleme ve zemine düşen bir insan bedeni sesi işitti.
Yutkunup arkasını döndüğünde kendisini körmüş gibi hissediyordu fakat gözleriyle seçebildiğinde kaşlarını gererek yerdeki adama doğru istemsiz adımladı.
Sağlıklı düşünemiyordu ve huzursuzdu, yerde iki büklüm olan kişi yaşlı bir adamdı.
“İyi misiniz?”
Yaşlı adam öksürdü ve avucunu yere bastırıp kalkmaya çalıştı fakat yapamadığında boğazındaki hırıltıyla bir şeyler konuştu.
Serhat derin bir nefes verip gözlerini yumup açtı ve yutkunduğunda kendine gelmeye çalıştı, belki de düşünemediği gibi duyamıyordu da şu an. Dudaklarını yaladı ve yaşlı adamı yerden kaldırmaya çalıştı, bedeni o kadar güçsüzdü ki dal gibi adamı kaldıramadığı için kendisinden utandı sonra bütün gücünü toparlayıp adamı kaldırabildi.
“İyi misiniz?” diye sordu yeniden.
Yaşlı adam zapzayıftı, esmerdi ve yüzündeki kemikler o kadar belirgindi ki üç gün toprağın altında yatıp geri çıkan bir ceset gibi duruyordu.
Serhat kafasının içinde bir sürü çınlama duydu fakat adamı doğru düzgün anlayamadığını fark ettiğinde açık daire kapısından içeriye girdi ve mimari ezberden banyoya girdiğinde başını musluğun altına hiç düşünmeden soktu.
Adamın evinden çıktığında yaşlı adam bıraktığı yerde değildi, evine giren bir yabancıyı hiç umursamadan bina dışına çıkmıştı.
Serhat dairenin kapısını kapattığı gibi apartmandan çıktı ve yaşlı adamın peşinden gitti.
“Bu halde nereye böyle, amca?” diye yavaşça konuştuğunda yürümekte zorlanan yaşlı adamın kolundan tutmuştu.
“Hastane,” dedi yaşlı adam yüzünü acıdan ekşitirken.
Serhat dik dik baktı, yaşlı adamın daldan ince bacaklarını ve titreyen ellerini izledi. “Ben götürürüm hastaneye,” diye konuştu.
Yaşlı adam onay vermedi fakat inkâr edecek bir harekette de bulunmadığında Serhat adamı arabasına doğru yürütmeye çalıştı.
Yaşlı adam kıyafetlerinin içinde o kadar kaybolmuştu ki Serhat bir insanın kolunu değil de sadece kemiğini tutuyor gibiydi. Adamı güç bela yolcu koltuğuna oturttuğunda kemerini takacaktı fakat adam nefesinden bahsetti ve kemeri eliyle iteklemeye çalıştı.
Daha fazla diretmedi Serhat ve sürücü koltuğuna geçtiğinde eli ayağı birbirine dolanmış gibi hissediyordu, bu heyecandan değildi bu kendi bedeninin haklı olarak verdiği tepkilerdi.
Motoru çalıştırdı ardından sol ayağıyla debriyaja tam basarken sol bacağı öyle bir titredi ki kendisinden korkmuştu.
Bir şekilde arabayı hareket ettirdi fakat bu sefer de yakıt göstergesi yanıp sönmeye başlamıştı. “Anan-” diye konuştu ilk sonra sustu ve yaşlı amcanın haline baktı, sessiz bir halde oturuyordu sadece ve hastaneye gitmeyi bekliyordu.
“Amca,” dedi Serhat, uyuşuk hissettiği için yavaş konuşuyordu.
Yaşlı adamın kulağında sorun vardı sanırım çünkü anlamak için başını Serhat’ın tarafına yamuk bir şekilde eğmişti.
“Benzin almamız gerekiyor, hastanenin tersine süreceğim yakıt aldıktan sonra da direkt hastaneye gideceğiz.”
Yaşlı adam sadece başını sallamıştı.
Serhat akaryakıt istasyonunda durduğundan arabadan inmedi ve sadece camları tam bir şekilde açtı.
“Beyefendi,” diye konuştu görevli. “Motoru ne zaman kapatmayı düşünüyorsunuz?”
Serhat istese de bir türlü kendisine gelemiyordu. Kendisine saydırmamaya çalıştı sadece. Motoru kapattı, arabayı fulledi ve aracı hareket ettirirken neden olduğunu bile anlayamadan istop etti.
Bağırıp haykırdıkça kendisine deliler gibi zarar vermek istiyordu fakat yaşlı adamın ne olursa olsun koltuğunda sakin bir şekilde beklediğini gördükçe bunları yapacak gücü değil yüzü kendisinde bulamıyordu.
Anayola girdiğinde adamın can çekiştiğini görebiliyordu.
“Neyiniz,” sarhoş gibi olduğundan bütünüyle konuşamıyordu. “Var?”
Yaşlı adam bilmiyorum dercesine başını salladığında soğuk soğuk terliyor gibiydi, yüzü kaskatı duruyordu.
Serhat kendi algısını açık tutmak için bir yandan da adamın konuşarak dikkatini dışarıya vermesi için konuşmaya devam etti. “Tek mi yaşıyorsunuz?”
Yaşlı adam sol koluna masaj yaptığında Serhat utancından gözlerini kendi sol koluna çeviremedi bile. “Evet,” dedi yaşlı adam nefes darlığı çekerken.
“Eşiniz ya da çocuğunuz yok mu peki?”
Yaşlı adam artık toprağa benzemiş parmaklarını gözlerine dokundurduğunda Serhat’ın kalbinden gerçekten bir acı hissi duyulmuştu.
“Beş oğlum var.”
Serhat kaşlarını çattığında sormaması gereken sorular sormuş gibi hissediyordu.
Yaşlı adam parmaklarını gözlerinde ağır bir şekilde dolandırmaya devam etti. “Eşimi kaybettim, keşke ömürlerimiz aynı anda bitseydi.”
Serhat dudaklarını yaladığında bir yandan da direksiyon hakimiyetini kaybetmemeye çalışıyordu öte yandan bu haldeyken hız da yapamıyordu çünkü bazen doksanla gittiğini düşünüyordu fakat göstergede altmışı gördüğünde zihninden ürkmeye başlamıştı.
“Anneleri olmadan beş oğluma da sahip çıktım, onları besledim, okuttum, büyüttüm.”
Serhat’ın bünyesi her zamankinden daha hassastı, bu tarz şeyleri dinlemek istemiyordu ama yaşlı adamın içini dökmesine engel olmak da istemedi.
“Nankörlük ettiler, beni yok saydılar, hayat yaşamaya değer bir şekilde davranmadı bana.”
Serhat büyük bir nefes verdiğinde yaşlı adam bunu kendi anlattığı hikayesinden kaynaklı olduğunu düşündü, onun kendisine kederlendiğini sandı ve nefes darlığı eşliğinde devam etti. “Zamanında kendimi öldürecektim, o zamanlar evli de değildim ve keşke o zaman vazgeçmeseydim de bu hayatı yaşamasaydım. Yetmiş yedi yıllık hayatımın on beş yılı çocuk gibi yaşadım, erkenden ağır bir işe girdim ve bedenimi yıprattım, severek evlendim, çocuklarım oldu, eşimi kaybettim, babalık rolü dışındaki bütün rolleri de üstlenmeye çalıştım, biri bile düzgün bir yola girmedi, kırk yedi yaşımdan beri de yalnız yaşadım.”
Parmaklarının acıdığını hissettiğinde istemsiz direksiyonu sıktığını fark etti Serhat. Konuşmak, soru sormak istiyordu fakat ağzının içi o kadar kuruydu ki bunu yapamadı bir türlü.
Yaşlı adamın çenesi kaskatı kesilmişti hatta sadece çenesi değil bütün bedeni çünkü bir eşya gibi arabanın en ufak sarsıntısında sağa sola kayıyordu. “Keşke Allah evlat nasip etmeseydi.”
Serhat dişlerini sıktı.
“Narlıdere’de müstakil bir evde oturuyorduk, tepedeydik ve deniz manzarasına bakıyordu evimiz.”
Serhat bu cümleyi işittiği an ne yapacağını bilememişti. Oradaki herkes genelde birbirini tanırdı üstelik, babasına söyleseydi belki de bu adamı tanırdı.
“Evin tapu taşını almak için beni apartman hayatına hapsettiler, kiramı emekli maaşımla ödediğim gibi geriye kalan parayı almak için uğrarlar eve sadece.”
İnsanın canı her zaman şirindi, yaşlı adam belki de öleceğini hissediyordu ve apartman hayatının onu kötü etkilediğini anlatmasa da Serhat bunu anlayabiliyordu.
“Keşke eşim taş doğursaydı. Hakkım hiçbirine helal değil.”
Serhat o kadar zor yutkundu ki boğazı acımıştı. Hiçbir şekilde konuşamıyordu, çenesi kilitlenmiş gibiydi.
Yaşlı adam cebinden bir poşet çıkarttı ve eliyle karnını sıktığında poşetin içine kusmaya başladı.
Serhat’ın midesi bu konularda hiç bulanmazdı, yaşlı adam hava alsın diye onun tarafındaki pencereyi de tam bir şekilde indirdi ve arabaya giren esinti Serhat’a da iyi gelmişti. Yüzüne yüzüne çarpıyordu.
“Geceden beri kusuyorum.”
Serhat yine sesini çıkartmadı ama adamın kalp krizi geçireceğini ya da geçirdiğini anlayabilmişti.
“Evlendiğiniz zaman, evladım,” dudağını koluna sildi. “Hanımınıza merhametli davranın hatta sadece eşinize değil bütün kadınlara saygılı olun. Ben bunu oğullarıma annelik yapmaya çalışırken daha iyi anladım. Dokuz ay karnımda taşıyıp doğurmadığım halde o şekilde hissediyordum. Annelik kutsaldır.”
Serhat yutkundu.
“İnsan evlilik hayatında elbette ki çocuklarına da iyi bakacak ama öncelik her zaman yuvanındır. Çocuklara bakarsın evlenirler, kendilerine ait bir yuvaları olur, ayrı eve çıkarlar ama eşin hayata gözlerinizi yumana kadar yanınızda kalır ayrılmadığınız sürece.”
Serhat babasını görmek istiyordu şu an. İkisinin de kafası yerindeyken karşılıklı bir şekilde babasıyla konuşmaya ihtiyacı vardı.
“Kalp kırmayın hiçbir zaman. Bir insanı yersiz yere incitmek yerine kendini kır daha iyi.”
Verilen bu doğru tavsiyeler Serhat’ın o kadar zoruna gidiyordu ki ama yine de es geçmeye çalıştı ve adamın kalbini sıktığını gördüğü için hız yaptı fakat hakimiyeti kuramadığı için yine aynı şekilde ilerledi. Kafasının içerisinde kendi canına kıydığını hayal edip duruyordu sürekli.
“Bu dünya insanoğluna kalıcı hiçbir şey katmıyor, o yüzden iyilik, iyilik, iyilik.”
Serhat hisler yönünden o kadar karmaşık bir haldeydi ki neyi yapıp yapmadığını bile kavrayamıyordu. Biri arabasındaki bu adamı Serhat’ın öldürdüğünü söylese inkâr edecek gücü kendisinde aramak yerine kabullenirdi, öyle bir haldi bu.
Hastaneye yaklaşmışlardı, yokuşta arabanın önüne başka bir araba çıktı aniden ve Serhat tamamıyla durmak zorunda kaldı. Yokuştayken arabayı kaldıracaktı fakat yine ne olduğunu anlayamadan yokuşta da istop etti. Küfredecek hali kendisinde bulamadığında ikinci kez denedi ve bu sefer de arabayı geriye kaydırdı.
Yapamıyordu, anlatılanlara dayanamıyordu ve pes etmek üzereydi fakat yaşlı adamın yan tarafında sabırlı bir şekilde beklediğini gördükçe kendisini sıkmaya çalışıyordu. Dayanamıyordu fakat direnmeliydi.
Üçüncüde başardığında hastane bahçesine girebilmişti sonunda.
“Ben hiç senin bedenindeki yaraları ve ileri derece uykusuzluğunu sorgulamadım evladım çünkü insanın yaşantısı ve görüntüsü kalbinin temizliğini hiçbir zaman doğru bir şekilde yansıtmaz. Bunu sana yetmiş yedi yaşındaki bir adam söylüyor.” Nefes alamıyordu, eli kalbindeydi. “Öleceğimi biliyorum ve bu sözlerimin bilinç altına gireceğini de.” Nefeslendi fakat nefeslenemedi. “Bana yaptığın bu iyiliğin mükafatını Allah tarafından bir şekilde alacağını da biliyorum.” Yine midesi bulanıyordu. “Hayat bir şekilde son bulur fakat ben geçmişte yaşamaya devam edeceğim.”
“Hayır,” diye inledi Serhat ve arabadan fırladığında ağlamak istiyordu, gözlerinden yaş gelmiyordu belki fakat duygu durumu fazlasıyla yoğundu. Artık sadece uykusuzluktan değil boğazına oturan yumrudan dolayı da konuşamıyordu.
Yaşlı adamın bedeni o kadar kaskatı kesilmişti ki Serhat acil kısmından girerken felç geçirmiş birini taşıyor gibiydi.
İçerisi bomboştu, görevliler ilk baktılar anlamayarak sonra jeton düştüğünde biri doktoru çağırmaya gitti öteki de hastayı almak için yanlarına koştu.
Son bakışı yaşlı adamın şeffaflaşmış ve bir sürü göz beni oluşmuş mavi gözlerineydi.
Ne kadardır hastane koridorunda duvarlardan birine sırtını yaslamış bir vaziyette çöküp bekliyordu bilmiyordu fakat elleri alnındaydı, görünmeyen yüzünde ise yorgunluğuyla beraber gözleri de kapalıydı hatta arada uykuya daldığını hissediyordu.
“Hastayı kaybettik maalesef, beyefendi. Yakınlarına da ulaştık ve haber verdik.”
“Telefonunu istiyorum.”
“Anlayamadım,” dedi hemşire Serhat’ın yere çökmüş ve değişmeyen pozisyonunu izlerken.
“Hastanın telefonunu istiyorum,” diye yavaşça yeniledi Serhat.
“Bu mümkün değil maalesef, hastanın eşyalarını ve kıyafetlerini yakınlarına teslim edeceğiz.”
Serhat sabırlı bir şekilde nefesini verdi ardından da çöktüğü yerden kalktı, uzun bir süre gözü karardığı için kendine gelmeyi bekledi.
Beklemek için bilerek bu konumu seçmişti çünkü kameraların görüş açısında değillerdi. Serhat serisinden insanı tatmin edecek bir miktar parayı hemşirenin önlüğünün cebine attı. “Sadece beş dakikalığına telefonunu istiyorum hastanın.”
Hemşire ilk tereddütte kaldı fakat Serhat gözlerden anlayabiliyordu, bu onun ilk rüşveti değildi diye düşündü.
“Hemen,” dedi hemşire ve ortadan kaybolduğunda Serhat kör gözlerle Bekir başkanı seçmeye çalıştı.
Hemşirenin biri verdiğim rüşveti kabul etti, ilk kabul edişi değildir diye düşünüyorum. Araştırılması lazım.
Hemşire, adamın eski telefonunu getirdiğinde Serhat oturaklardan birine oturdu ve adamın, oğullarına attığı mesajları bulup üstünkörü okudu.
Kötüyüm oğlum. Beni hastaneye götür.
Eşimin mezarlığına gitmek istiyorum.
Torunuma söylesene yanımda kalmaya gelsin, evde tek başıma sıkılıyorum.
Anneniz ikinci oğlumdan sonra bir düşük yapmıştı, acaba o doğsaydı yine sizin gibi hayırsız mı olurdu?
Eğer bir gün ölürsem cesedim evde siz emekli maaşıma doyana kadar kalabilir.
Şu an eliniz ayağınız tutuyor olabilir ama benim durumuma geldiğinizde inşallah elden ayaktan düşmezsiniz, ben daha ne diyeyim artık?
Bu hayatta kendimi hırpaladım siz zorluk çekmeyin diye ama keşke öyle davranmasaydım da biraz hayatın gerçekleriyle yüzleşseydiniz, o zaman en ufak bir mutluluğun ve ailevi değerlerin farkına varırdınız.
Hastaneye götür beni.
Hastayım.
Serhat daha fazla okumak istemedi ve telefonu hemşireye uzattı. Bomboş bakıyordu sadece.
Ağır bir şekilde hastanenin çıkışına doğru yürüdü.
Başını tavana kaldırdığında pişmanlıkla yüzünü buruşturdu çünkü yine öyle bir şekilde düşünüyordu ki bütün suçu kendisinde buluyordu. Daha yeni kendi sitesinde yaşayan insanların hayatlarını düşünmüştü ve erkenden her ne kadar sevmese de komşularıyla yardımlaşabilirdi.
Aynı apartmanda yaşadığı yaşlı bir adamı hastaneye yetiştirmeye çalıştıktan sonra adamın hastanede öldüğünü öğrendiği bir andaydı.
“Bakar mısınız, bayım?” diye gür bir ses işitti Serhat ve arkasını döndüğü gibi iki hastane polisiyle karşılaştı.
Serhat o kadar ketum bir şekilde ikisini izledi ki sanki karşısında hiçbir varlık yoktu.
“Alkolmetreye üflemenizi istiyoruz, aracınızla bu halde geldiğinizi biliyoruz.”
“Üflemeyeceğim.” Fazla netti.
“Bunu yapmak zorundasınız.”
Sabır dolu derin bir nefes verdi, zaten konuşmakta zorlanıyordu şimdi açıklama yapması tutmuştu. “Alkollü değilim.”
“Bizi zorlamayın.”
Serhat çenesini öyle bir sıktı ki bedenini uyuşmuş hissetmese canının yandığını fark ederdi. “Sadece,” dedi yavaş ve sabırlı bir halde. Yalnız dudakları değil elleri de konuşuyordu. “Uykusuzum.” Elini eşofmanının cebine attığında polisler hareketlendi fakat Serhat cüzdanını çıkartmıştı. Meslek kartını gösterdi ağır bir şekilde. “Gece yoğun bir şekilde çalıştığım için o şekilde görünüyorum, alkollü falan değilim.”
Durum çözüldüğünde Serhat sonunda hastane çıkışını görebilmişti ve bir kez daha hayata ve hastanelerin durumuna şaşırdı. Birileri buraya tek beden girip iki beden çıkıyordu, bu çoğu zaman mutluluktu.
Serhat ise iki nefesle girmişti bu hastaneye ve şimdi de tek nefes ayrılıyordu buradan, bu da çoğu zaman mutsuzluktu.
Evine giriş yaptığında öyle berbat bir durumdaydı ki ayak tabanları bile yok olmuştu sanki. Başı çatlıyordu, garip uğultular duyuyordu ve yürürken koridordaki aynalardan destek alıyordu hatta bu öyle bir bedensel yorgunluktu ki aynalara o haliyle bakmaktan korkmuyordu bile.
Yatağına geçtiğinde elinde dolaptan ne ara aldığını hatırlamadığı alkol şişesi vardı. Hali o kadar kötüydü ki hislerine daldığı halde etkilenemiyordu, sadece kuru bir şekilde düşünüyordu, içi vicdanen sızlayamıyordu bile.
Ölen o yaşlı adamın şeffaflaşmış ve bir sürü göz beni olan mavi gözleri canlandı gözü önünde. İşin duygusal tarafını hissedemese de şu an düz bir şekilde düşünüyordu. Gece görevdeyken Bekir başkan, Levent’in yönelimine rağmen bir kızla görüştüğünü ve yuva kurma hayallerinin olduğundan bahsetmişti.
O yaşlı adam ise mavi gözleri geçmişinde dolanırken bir keresinde canına kıyacağını sonra da bundan vazgeçtiğini anlatmıştı.
Belki de Levent, o yaşlı adamın gençliğiydi ve o yaşlı adam da Levent yaşasaydı Levent’in geleceği olacaktı.
Bencilce davrandım, uyuyamıyorum diye ilaç aldım ve yan etkisinden sersemlediğim için Levent’in psikolojisini anlayamadım, şimdi ise yine sadece kendimi düşünerek bütün fonksiyonlarımın sınırlarını zorlamakla kalmadım resmen bütün fonksiyonlarımın içinden geçtim ve doğru düzgün hareket edemedim. Başımı suya sokmak zorunda kalmasaydım, yakıtı zamanında alsaydım, arabayı hızlı kullanabilseydim, erken hastaneye varabilseydim iyi olurdu değil o an düşünüp ambulansı aramam gerekiyordu en kötü sağlıklı düşünebilseydim adamın kemerini takardım ve sağlam hareketlerde gazı köklerdim. Yine bir aptallık yaptım, hata yapmamaya çalıştıkça üst üste yanlışlar yapmaya devam ediyorum. Bu şekilde mi Haydar’ın görevinden sorumlu olacağım cidden? Kendimden ölesiye nefret ediyorum.
Yine tarihleri karıştırdığı için telefonuna baktı. 21 Ekim Pazar saat 10.23’tü. Halbuki Serhat bugünü pazartesi sabahı sanmıştı.
Beden ve zihin etkinliği bu kadar yavaşlamamış olsaydı sıkı bir takip sonucu Ayrancılar pazarında eğer Hira annesiyle pazara gitmişse denk gelebilirlerdi fakat o kadar yüz yüze geldikleri halde hala bazı şeyler için çok erkenmiş hissiyatına kapılıyordu.
Artık uyumak üzereyken bile mırıldanıyordu. “Hangi dala tutunsam kırılıyor.” Umutlarını düşündü. “Hangi dağa yaslansam yıkılıyor.” Babasını ve annesini hatırladı. “Hangi çiçeği koklasam soluyor.” Küçüklüğündeki iki farklı anıyı ama içeriğindeki aynı başrolü anımsadı. “Neye dokunsam parçalanıyor.” Yorum yapacak gücü kendisinde bulamadı. “Kimi sevsem gidiyor.” Kardeşleri ve arkadaşlarıydı. “Kimi görsem ölüyor.” Fiziken veya hissen bütün hayatıydı.
Uyandığımda kendimi, boşluğa düşmüşlük hissinden bile daha kötü hissedeceğim.
İlk yedi saatlik uykusunda canı acıdığı için gözlerini aralamıştı ve sol kolunu kanlar içinde görmüştü, bunu bir rüya gibi hatırlıyordu fakat acının hissine bakılırsa gerçekti. Yine de hiç kalkamadı ve üstüne beş saat daha yattı. Bir ara yatağındaki alkol şişesine çarpmıştı ve yatağı ıslanmıştı fakat bu bile onu yataktan ayırmaya yetmemişti çünkü hazır uyuyabiliyorken bunu sonuna kadar sömürmesi gerekiyordu.
Yazıktı kendisine, zavallı gibi hissediyordu. Rüyasında bile ölümler görüyordu fakat hiç tiksinmiyordu, uyku halindeyken bile kendisine zarar veriyordu ve Bekir başkandan gizleyerek bir psikiyatriste gidiyordu ve yetmiyordu gerçek dünya harici aynanın yansımalarında bile cansız açık mavi gözler beliriyordu.
//
Yeterince uzun bir bölümdü, yoruldunuz mu nasıl gidiyor?
Sizce Serhat, Levent'in intihar edeceğini anlamayarak bir hata mı yaptı yoksa anlamaması normal miydi?
Bu bölümü çok seviyorum bu arada, ne zaman okusam vay be diyorum. Kafamdakileri ne güzel dökmüşüm yazıya
kalp butonuna basmayı unutmayınn
Instagram:esmanur.yilmaazz